Sanat Tarihi eğitimi almış biri olarak utanarak söylüyorum ki 2015’in Aralık ayında Pera’da düzenlenmiş olan ve 1960’lardan günümüze kadar gelen video sanatı ile pop müziğinin ilişkisini irdeleyen, aralarında Andy Warhol, Vito Acconci gibi isimlerin de yer aldığı ”Bu Bir Aşk Şarkısı Değil” adlı sergide bu isimle tanıştım.

Kusama, 22 Mart 1929 yılında Japonya- Nagano kentinde dünyaya gelmiştir. Çocukluğundan beri kendini gösteren mental bozukluk sanatçımızı resme iten en büyük etken olarak bilinmektedir. On yaşında ilk çizimlerini yapmaya başlayan Kusama’nın eserlerinde o dönemde dahi başta kırmızı puantiyeler olmak üzere, ağ ve çiçek motifleri göze çarpmaktadır. Mental bozukluğu nedeniyle takıntılı bir şekilde tekrarladığı bu şekillerin sebebini de şu sözleriyle açıklamıştır:

”Bir gün kırmızı çiçekli desenli bir masada oturuyordum. Ufuktaki kocaman güneş çok parlıyordu. Başka yere bakınca nihayetinde her şeyin kırmızı desenlerle kaplandığını görüyordum. Kendimi duvarlarda tırmanıyor, tavanlarda dolaşıyor gibi hissediyordum. Bütün mekanlarla birlikte sonsuzlukta yüzüyor gibiydim. Sonra sonsuzluğu bir hiçlik  olarak görmeye başladım. Kırmızı benekler, çiçekler çoğalarak etrafımı sarıyordu. Bir süre sonra bütün kırmızı benekler sanki üstüme gelmeye başladılar. Kaçmaya başladım, merdivenlerden hızla iniyordum. Ben koştukça merdivenler sonsuzluğa uzanıp gidiyorlardı.”

Söylediklerine bakılırsa Kusama’nın sanatı aslında gördüğü halüsinasyonların yansımasıydı. Resim de nereye giderse gitsin peşinden gelen bu hayali görüntülerden, kabuslardan kurtulma yoluydu.

Kusama’nın gençlik yılları, içinde bulunduğu dönem nedeniyle, oldukça zorlu geçmiştir ve onda dolayısıyla sanatında derin izler bırakmıştır. İkinci Dünya Savaşı, ülkesinde patlatılan ilk atom bombası ve milyonlarca ölüm… Bunların hepsinin kendisinde zaten bulunan mental bozukluğa eklendiğini de düşünün. Evet, sanatçımız hastalığından, gördüğü halüsinasyonlardan kurtulamayacağını biliyordu fakat sanatını daha iyi icra edebilmesi için ülkesinden uzaklaşabileceğinin farkındaydı. Aslında ülkesinde Japon resim sanatına dair eğitim almaktaydı. Alıyordu almasına da Japonya’da sanat için yeterince özgür bir ortam yoktu. Ve bu durum onun yaratıcılığını öldürüyordu. Ülkesindeki Amerika düşmanlığına rağmen kendisi gibi birçok sanatçı arkadaşıyla 1957’de, yani 28 yaşında, soluğu özgürlükler ülkesinde aldı. Ama sorunlar yine peşini bırakmadı ve bu sefer de ekonomik sıkıntılarla uğraşmak zorunda kaldı. Aylarını tek bir odada doğru düzgün dışarı çıkmadan resim yaparak geçirdi. Yaşamının bu dönemi, onun resim sanatındaki karakterini, yerini bulmasına yardımcı oldu. Yukarıda da bahsettiğim puantiye, ağ, çiçek, dalga gibi motiflerin takıntılı tekrarlar halinde kendini göstermesi Kusama’nın New York yıllarında oluşan sanat anlayışıdır. Bunun yanı sıra renk seçimleri de bu dönemde biraz farklıdır. Şöyle ki parlak ya da metalik renkler ön plandadır. Daha önceki yazı konularımdan biri olan Andy Warhol’un da parlak-metalik renklere olan zaafından bahsetmiştim. Anlaşılıyor ki dönemin Modernist sanat anlayışı Kusama’nın sanatında da kendini göstermektedir. Kusama bu 60’lı yılların sonlarına doğru başlarda oluşturmuş olduğu Modernist Resim anlayışından uzaklaşmış ve popüler kültüre yönelmiştir. Aynı dönemdeki ressamlarda da görülen çöpleri, işe yaramaz nesneleri sanat malzemesi olarak görmüş değerlendirmiştir. Yine aynı dönem popüler kültürün yanı sıra Feminizmi destekleyen bir sanat anlayışı da geliştirmiştir. İşin bu kısmında da kadınlarla ilişkilendirilebileceğimiz nesneleri -elbise, tava, topuklu ayakkabı vb.- kullanarak çeşitli eserler üretmiştir. Kendisinin ”Yığma Heykeller” olarak adlandırdığı bu eserlerinde temel olarak Pop Art Sanatı ve Feminizm hareketi işlense de diğer ressamlardan farklı olarak Kusama’nın takıntılı noktaları  ve formları kendini göstermektedir.

Sanatında yeni yeni oluşturduğu Pop Art ve Feminist anlayışı sadece resim sanatıyla da sınırlı tutmamıştır. 1968 yılında sürekli katıldığı festivallerde çevresinde gördüğü bütün nesneleri, hayvanları, insanları puantiye motifiyle boyamıştır. Hatta bu performanslarıyla ”Japon Aşk Tanrıçası” ünvanını kazanmış ve medyanın üzerinde durduğu önemli sanatçılardan biri haline gelmiştir. Ve bu performanslarından birini  ”Self Obliteration” yani ”Kusama’nın Kendi Kendine Yok Oluşu” adı altında film olarak sergilemiştir. Şunu belirtmeden de geçmemeliyim bu filmini çektiği dönemde medyada Andy Warhol’dan bile daha ön planda olduğu söylenmekte.

Bir Pazar günü Manhattan’da St. Patricks Katedralinin önünde çekilen bu filmde dönemin Country Joe, The Fish gibi önemli müzik gruplarının şarkıları eşliğinde hippi gençler birbirlerini soyup boyamaya başlıyor. Boyama işlemi tamamlandıktan sonra bu gençler öpüşüp sevişirken görüntüleniyor. Ve çağırılmış olan basının önünde yaklaşık 60 adet  ABD bayrağı yakılıyor. Tabii hal böyle olunca polislerin önünü almak pek de kolay olmuyor. Bir takım zorluklara rağmen bu filmle sanatçımız cinsel açıdan özgürlüğün, Feminizmin, eşcinselliğin kabul edilmesi için direnen en önemli isimlerinden, sembollerinden biri haline geliyor. Filmin, bu toplumsal ve siyasal içeriğinin yanı sıra sanatçımızın kendisi içinde göstermiş olduğu çabasından bahsetmeden geçmek olmaz. Videoda da görüldüğü üzere sadece insanlar değil; her yer, her nesne puantiyelerle süslenmiştir. Böylece Kusama, kendi çabasıyla bir süreliğine de olsa halüsinasyonlarını doğal çevresine aktarmış, etrafını görmek istediği gibi görmeyi başarmıştır. Sanatçımızın, dönemin en popüler konularını kendi yöntemiyle, farklı bakış açısıyla eleştirip büyük bir yankı uyandırdığı bu filmi Belçika’da ”Dördüncü Uluslararası Deneysel Film Yarışması” ödülünü kazanmıştır.

Medyada ve sanat dünyasında aşkın, cinsel özgürlüğün simgesi haline gelmiş bu kadının özel hayatına da değinmeliyim. ABD’li, dönemin çağdaş sanat ressamlarından biri olan Donald Judd ile yaşadığı kısa süreli ilişkisi hakkında şu sözleri sarf etmiştir Kusama:

”Birbirimizi platonik olarak sevecek kadar tutkuluyduk.”

Aralarında 26 yaş fark olmasına rağmen -bir süreliğine de olsa- sanatçımızın bilinen tek romantik ilişkisidir. Bu ilişkiye değinmemin sebebi ise sürekli cinsellikle anılan bu kadının sevdiği adamla bile bu bağlamda herhangi bir ilişkide bulunmamasıdır. Kısacası Kusama için bu konu tamamen bir ideolojidir. Tam da bu noktada medyanın kendisine yakıştırdığı ”Aşk Tanrıçası” lakabının hakkını tam anlamıyla verdiğini bizlere kanıtlamaktadır. Her neyse Donald Judd’ın 1972’de vefat etmesiyle işler tamamen değişmiştir. Bu durum, sanatçımızdaki etkisini 1973’te göstermeye başlamıştır. Artık Kusama, dışarıdaki yaşamdan gün geçtikçe kopmaya başlamış ve zihinsel bunalıma girmiştir. En sonunda bu bunalıma yenik düşmüş ve kendi isteğiyle ülkesine, Tokyo’ya dönmüştür. Ve yine kendi isteğiyle burada bir akıl hastanesine yerleşmiştir. Yapılan röportajlarda bu konuyu ”Psikiyatrist tavsiyesi  üzerine burada yaşamayı seçtim,” şeklinde özetleyen sanatçımız çalışmalarına burada da devam etmiştir. Obsesif Kompülsif bozukluk yani takıntı hastalığı olarak adlandırabileceğimiz bir teşhis nedeniyle 1973’ten 1980’li yıllara kadar akıl hastanesinde kalan Kusama, burada 500 küsur heykelin yanı sıra birçok sayıda otobiyografi, roman yazarak edebi kariyerini de başlatmıştır.

Anlaşılıyor ki Kusama sanatını sanat yapan kariyerini oluşturmada temel yapı taşı olan hastalığını pek dert edinmiyor. Hatta bu hastalığın nimetlerinden faydalanmayı da iyi biliyor. Hastalığı ile sanatı arasındaki ilişkiyi de şu sözlerle özetliyor:

”Sanat icra ederken halüsinasyonlar ve obsesyonel görüntüleri çevirebiliyorum. Pastel tüm çalışmalarım obsesyonel nevroz ürünleri ve bu nedenle ben hastalığıma bağlıyım.”

”Benekli Kraliçe” takma adıyla da bilinen bu sanatçımızın gençlik döneminde seçtiği parlak-gümüş renklerin yanı sıra eserlerinde genellikle sarı, kırmızı ve siyah renkleri kullandığını görmekteyiz. Ancak ilerleyen dönemlerde renk konusunda sınırlarını aşmış ve hemen her rengi eserlerinde kullanmaya başlamıştır. Bu yüzden insanlar arasında ”Colorist Kusama” olarak da anılmaya başlamıştır. Ancak renklerdeki sınırını aşabilen Kusama, seçtiği motifler konusunda aynı yenilikçi hareketi gösterememiştir. Tuval üzerinde başladığı bu nokta çalışmalarını gün geçtikçe bütün yüzeylere uygulamaya başlamıştır. Ancak bu noktaları yapmasının tek sebebi gördüğü halisünasyonlardan etkilenmesi değildi. Kusama’nın noktaları her geçen gün zenginleşen felsefi sembollerdi. Ve bu semboller, noktaların bulundukları yere, uygulandıkları yüzeye göre ya da sanatçımızın noktaları uyguladığı düzene-disipline göre anlam değiştirmekteydi. Ayrıca kimi düşünürler, sanatçımızın takıntılı tekrarlarını da sadece hastalığına mal etmemektedir. Aynı şekli, aynı eylemi sürekli tekrarlamak obsesif kompülsif bozukluğunun temelidir ama Japonya’da en çok benimsenen dinlerden biri olan Budizm için takıntılı tekrarlar farklı bir anlama gelmektedir. Bu da gerçek dünyadan kopuş başka bir evrene geçiş diye tanımlanmaktadır. Tabii yalnızca dini anlamda bir kopuştan bahsetmiyorum. Estetik açıdan kopuştur asıl anlatmak istediğim.

1990’lı yıllara gelindiğinde ressamımızın, sanat hayatında tekrar hareketlenmeler olur. Özellikle New York’ta düzenlenen retrospektif sergisi, yani Kusama’nın kariyeri boyunca yaratmış olduğu tüm eserlerinin bulunduğu sergisi sayesinde sanat dünyasının gündemine oturmayı başarır. Yine o dönemlerde ünlü moda tasarımcısı Marc Jacobs hayranı olduğu bu kadından ”Louis Vuitton” markası için bir moda koleksiyonu tasarlamasını istiyor ve anlaşma yapılıyor. Böylece Kusama’nın eserleri yalnızca estetik amaç gütmeyen, günlük yaşama da dahil olabilen bir sanat haline geliyor.

Şu anda 87 yaşında olan bu kadın sanat dünyasının zirvelerindeki yerini kaybetmemiş aynı kararlılıkla, aynı performansla sanatını icra etmeye devam etmiştir. Geçen onca zamana rağmen güncelliğini koruyabilen nadir sanatçılardan biri olan Kusama’nın bu başarısını eserini bulunduğu mekana, o mekanın doğasına uyarak üretmesidir. Bkz Japonya’da Nao-Shima adasında bulunan ”Büyük Kabak” adlı eseri.

Kusama kendisine yaşıyla paralel bir sanat yaşamı çizmiş ve gün geçtikçe sanatsal faaliyetlerini arttırmıştır. 2006’da ”Ömür Boyu Başarı” ödülü, ”Yaşayan En Pahalı Sanatçı” ünvanı gibi takdire şayan bir başarı elde etmiş olsa da bununla asla yetinmemiş. Hatta yetinip yetinmemeyi şöyle bir kenara koyun kendisi hakkında yazılıp çizilenleri umursamamış bile. Sanatı başkalarının takdirini kazanmak amacıyla değil tamamen kendisi için yapmış. Bu konudaki ciddiyetini de her zaman korumuş ve hiçbir eserini eskiz olarak bırakmamış tamamlamıştır.

Karakteri ve hastalığı nedeniyle karamsar ve sert bir yapısı olmasına rağmen hayranlarıyla bir araya geldiği sergilerde, röportajlarda bu özelliklerini bir kenara bırakıp daha masum bir hal alır. Hatta hayranlarından gelen hediyeleri yine aynı masumiyet ve heyecanla kabul eder. Böylece günümüze kadar büyük bir ”Kusamacı Kitle” oluşmuştur.

İşte kendisini dolayısıyla da sanatını seven bu kitle sayesinde Yaşayan En pahalı Kadın ünvanını kazanmıştır. New York Times’ın kadın ressamların üzerinde durduğu bir yazısında Kusama’nın aşağıdaki görsel olan ”White No 28” adlı eserinin 7.109.000 dolara satıldığı açıklanmıştır.

Yaşamıyla, hastalığıyla, hastalığının dezavantajı olan iniş-çıkışlarıyla merak uyandıran ancak yaşadığı döneme damgasını vuran sanatçılardan biri olmasına rağmen günümüzde biraz daha arka planda kalan yaşayan efsane Kusama ve obsesif sanatı, kendisinden haberdar olan sanat severler tarafından hala ayakta tutulmaya çalışılmakta. İlk kez 2002 yılında, Londra’da bulunan David Zwirner adlı galeride, Kusama odaklı  sergide kurulan, mutfağından tutun da oturma odasına kadar her yüzeyin her objenin bembeyaz olduğu bir prefabrik ev ile ziyaretçilerin estetik anlayışı birleşerek yine bir Kusama sanat anlayışı ortaya çıkarılmıştır. ”Obliteration Room” (Yok Oluş Odası) olarak adlandırılan bu prefabrik eve gelen sanat severler, ebatları ve renkleri fark etmeksizin binlerce noktayı evin hemen her bölgesine yapıştırarak bir sanatçıya verilebilecek en muazzam hediyeyi yaratmışlardır.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın