“Sineklerin Tanrısı, İkinci Dünya Savaşı’ndan kısa bir süre sonra, bu savaşta yıllarca çarpışan insanların birbirlerine nasıl kıydıklarını kendi gözleriyle görüp, birçok umutlarını yitiren biri tarafından yazılmıştır.”
Mina Urgan

İngiliz edebiyatı örneklerine ilk olarak 8. ve 9. yüzyılda rastlanmaktadır. Ulaşılan kaynaklar el yazmaları şeklinde yer almaktadır. Bunların en önemlisi uzun bir şiir olan Beowulf destanıdır. 1066’da Norman istilasıyla birlikte İngilte­re’ye değişik görüşler, değişik anlatım biçim­leri ve “Roland’ın Şarkısı” gibi şövalyelik öyküleri dahil oldu. 14. ve 15. yüzyıllarda daha çok insanın okuma yazma öğrenmesiyle İngilizce’nin kullanımı da yaygınlaştı. Bu dönemde aralarında John Wycliffe’in 1380’de yaptığı çeviri de olmak üzere Kutsal Kitap çevirileri yapıldı, düz yazı vakayinameler, romanlar, dinsel ve siyasal yapıtlar kaleme alındı. 14. yüzyılın en ilgi çeken yanı İngiliz tiyatrosunun hayat bulması olur. 15. yüzyıl sanat artık kiliseden ayrılıp saraya yönelir. Bu dönem adını Elizabeth olarak adlandırmaktadır. 17. yüzyılın çalkantıların ardından halk, so­runların akıl ve düzenle çözüme kavuşabilece­ğini düşünmeye başladı. İngiltere zengin ve kendine güvenen bir ülkeydi. Sayıca çoğalan varlıklı insanların edebiyat ve güncel olaylarla ilgilenecek zamanları vardı. Bu durum ile birlikte 1694’te sansür yasalarının yumuşamasıyla ba­sın özgürlüğünün artması, süreli yayınların, özellikle de The Tatler (1709-11) ile The Spectator (1711-12) gibi gazetelerin ortaya çıkmasını sağladı. 18. ve 19. yüzyılda romana olan ilgi arttı. Gerçek anlamıyla ilk çağdaş romancı Jane Austen’dir. Yüzyılın sonunda ortaya çıkan üç büyük ro­mancı George Meredith, Anthony Trollope ve Thomas Hardy’dir. 20. yüzyılın ilk yarısındaki yazarlar iki dünya savaşından büyük ölçüde etkilendi. 1930’ların dünya çapında büyük ekonomik bunalımı ile toplumsal sorunlarının baskısı hissedilmektedir. Bu dönemde Çağdaş İngiliz romancıları olarak William Golding, John Fovvles, Iris Murdoch, Muriel Spark, J. T. Farrell, Kingsley Amis, Anthony Burgess, William Boyd, V. S. Naipul ve Fay Weldon isimleri sayılabilir. Bizde bugün William Golding ismine yer vereceğiz.

William Golding, 1911 yılında doğar. Oxford Üniversitesi’nde bir süre edebiyat eğitimi aldıktan sonra, uzun bir süre öğretmenlik yapar. İkinci Dünya savaşına katılır. Kendisine savaşın tüm çetinliği kalemine dökmelik bir çok anıyı kazandırır. Savaşın bitiminden sonra, 1954 yılında en ünlü eseri Sineklerin Tanrısı nice zorluklara rağmen basılır. Golding kitabının basımı için çok uğraşır. Birçok kesim tarafından iç karartıcı, moral bozucu ve korkunç bulunur. Sonrasında ise 1983 yılında kitap Nobel Edebiyat Ödülü kazanır. William Golding’e ödül tattıran Sineklerin Tanrısı eseri, savaş sırasında, güvenli bir bölgeye götürülen kalabalık bir çocuk grubunun içinde olduğu uçağın düşürülmesi ile başlar. Pasifik’te bir adada kendini bulan uçağın pilot ve personelinden kimse kurtulamaz. Sadece 6-12 yaşlarında çocuklar kurtulur.

“İlk yapılması gereken şeyleri hemen yapmazsanız, gerektiği gibi davranmazsanız, gelip sizi kurtaracaklarını ummaya ne hakkınız var?“

Kitap dört tane çocuk karakterden oluşur. Olaylar bu dört çocuktan ikisinin; Ralph ve Domuzcuk’un tanışmasıyla başlar. Ralph (12) yaşına göre gelişmiş, sarışın ve çok güzel bir çocuktur. Babası Deniz Kuvvetlerinde binbaşı olduğu için, babasının onları bulacağı ve kurtulacağı umudu içindedir. Domuzcuk ise, gerçek adı belirtilmeyen, daha aşağı bir sınıftan gelen, şişman ve gözlüklü bir çocuktur. Nefes darlığı çekmektedir. Ama tüm bedensel kusurlarına ve takma adına rağmen, adadaki en zeki çocuktur. Domuzcuk sağduyunun sesi olur adada. Ralph suda bulduğu kocaman bir deniz kabuğu, demokrasinin ve düşünce özgürlüğünün sembolü olacaktır. Deniz kabuğunu elinde tutan kişi toplantıda söz sahibi olur. Çocuklar ilk toplantı sonucunda Ralph’i oy birliğiyle şef seçerler. Bu duruma itiraz eden tek kişi, ana karakterlerden biri olan Jack olur. Jack zayıf, çelimsiz, kızıl saçlıdır. Jack de doğuştan lider özelliklerine sahip bir çocuktur, Ralph’in aksine zorbalığın, kötülüğün simgesi olarak yer alan bir karakterdir. Yazarın Jack karakteri için Hitler benzerliği dikkat çekmektedir. İlk toplantı ile birlikte adada önemli kararlar alınır. Domuzcuk ateş yakmayı önerir. Ateş yakma önerisi bir çocuğun ölümüne mal olur. Artık adaya ölümün gölgesi daha net düşer.

İlerleyen yaşam savaşı içinde bir canavar peyda olur. Jack her domuz avında, adadaki canavar için kurban vermeye karar verir. Böylece canavarı durdurmayı planlar, tıpkı ilkel kabilelerin eskiden beri yaptığı gibi. Avladıkları bir domuzun başını bir sopaya geçirir ve ormana yerleştirir. Simon, bunu görür. Domuzun başı kan ve sinekle doludur. Aslında bahsedilen sinekler tanrısı bundan ibarettir. Burada spoiler verdiğimiz düşünülmesi asıl spoiler; mutlu sonla, bir kurtuluşla biter gibi görünmesine rağmen aslında kurtuluşun söz konusu olmamasıdır. Şimdilerde televizyonun kirlettiği tüm zihinler için güzel bir eser olan; Sinek Tanrısı umuttur. En korkunç anda yolu göstermeye çalışan bir Simon, akıl veren bir Domuzcuk, zorbalığa göz yummayan bir Ralph olacaktır. Önemli olan, yardım dileyen ellere deniz kabuğunu uzatabilmek. Yakılan ateşse eğer bir odunla gitmek. Bir adada dahi olsan kurtulacağını bilmek. Yaşamak.. Ve Nazım’ın diliyle;

“Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela zeytin dikeceksin,
Hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.”

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın