“Yaban” romanı, ‘toprak’ kavramı üzerinden toplum ve insan ilişkileri üzerine mühim tespitlerde bulunan, sadece o döneme değil bütün zamanlara seslenen bir eserdir. Anavatan olarak tarif ettiğimiz, varlığımızın özünü teşkil eden toprak, Yakup Kadri’nin bu romanında ana karakter Cemal’e üvey analık eder.

Cemal, savaşta bir kolunu ana toprak uğruna yitirince bu dünyada yapayalnız kalır ve eri Mehmet Ali ile birlikte onun köyüne gitmeye karar verir. Bu gidiş, aslında Anadolu’yu ve Anadolu köylüsünü varlığının özü olarak gören birisi için, bir nevi anne kucağına sığınıştır. Fakat “burada bir ağaç gibi yavaş yavaş kurumaya mahkûm” olur. Kuruyacağından emindir, çünkü umutla sığındığı Anadolu köyünde insan soyunu besleyecek merhamet ve sevgiden kendisine pay bulamaz. Onun vatan sevdasıyla feda ettiği kolu, orada pek de önemli bir şey değildir. Kimse kolundan yana bakmaz, sormaz hatta acımaz bile.

“Oysa burada, isterdim ki farkında olsunlar. Zira sağ kolumu, ben, onlar için kaybettim. İstanbul’da zilletim olan şey burada şerefimdir.”

Köyde bu sebeple bırakın ilgi görmeyi “yaban” ilan edilir. Bir gün Mehmet Ali’ye niçin köy halkına bu kadar tuhaf geldiğini sorar.

“-Beyim her gün traş olmayıver.
-Beyim, bizde saçlarını kadınlar tarar.
-Beyim, geceleri, sabahlara dek ne okuyup duruyorsun? Seni büyü yapar sanırlar.”
Cemal’i hayata umutla bağlayan şey, köylüler için anlaşılmaz garip bir işten ibarettir.
“Ben, el ayak çekildikten sonra odamın kapısını sürmeleyip kitaplarımla baş başa kalmak saatini dört gözle beklerim. Çünkü bu ömrümün bütün hazin sergüzeştini ve yaşadığım anın ağır sıkıntısını unuttuğum tek saattir.”

Fakat Cemal de gün geçtikçe “soyut” kavramlar üzerine düşünmeye çekinir hale gelir. Kendisi de yavaş yavaş köylüler gibi olmaya başladığını iddia eder. Bununla birlikte, onun hiçbir zaman onlardan biri gibi olamadığına roman boyunca şahit oluruz. Cemal, arafta kalmıştır. Kendi yaşamının küçük bir kesiminden hareketle, genel bir yargıya varır. Hatta biraz daha ileriye giderek içinde bulunduğu durumla Türkiye’nin yenileşme hareketini kıyas eder. Bir insanı değiştirmek için evvela çevresini değiştirmek gerektiğine kanaat getirir. Onun bu çıkarımına göre, Türkiye’deki yenilikçilik hareketleri, bu sebeple başarısızlığa uğramıştır. Hakikatte de bir insanı yeni bir yaşam tarzına hazırlamak için gereken eğitimi, terbiyeyi verirsiniz fakat o, akşam evine, mahallesine döndüğünde bunları uygulayacak ortam bulamaz. Cemal de istediği kadar geceleri odasında okusun, derin tefekkürlere dalsın, vatan aşkı ile yanıp tutuşsun. Sabah uyandığında, toprakla tek meselesi sadece toprağın ekimi, verimi olan insanlarla olacaktır. O, “vatan toprağı düşman elinde eyvah!” diye yanarken karşısında onu başka bir vatan evladıymış gibi şuursuz ve ruhsuz gözlerle dinleyenler oldukça da arafta kalmaya devam edecektir.

Cemal, yaşadığı iç sıkıntısını baktığı dağda, taşta, toprakta okumaya başlar. Bu durum onda öyle bir hale gelir ki, bir gün toprağın “içindeki gizli dert ile şişip çatlayacağını” düşünür. Aslında toprağı çatlatacak kadar kuraklaştıran, ne iklimdir ne de susuzluktur. Yüreği çoraklaşmış insan ona her adımını atışında toprağın suyunu emer adeta. Cemal’in isyanı bir nevi toprağın isyanıdır. Cemal, toprağın lisanı olmuştur. Toprak, kurak yüreklerin bağrında bir garip kalmıştır.

“Ah, bu insan, ah bu insan denilen mahlûk! Tabiatı, ne cenabet bir zindan haline sokmuş.”

O, kimsesizliğinden kaçıp vatan toprağına sığınmak için Anadolu içlerine gittikçe, kendisini o topraklardan kökleri sökülmüş gibi hissetmeye başlar. Her gün evinde kaldığı, Mehmet Ali’nin anası Zeynep Kadınla bile çok samimiyet kurabilmiş değildir. Bir gün erine köydeki kadınların dahi ondan niçin kaçtıklarını sorar. “-Yabansınız da ondan beyim.” Bu ‘yaban’ sözüne çok içerleyen Cemal sonraları bunun da açıklamasını yapar kendi kendine. Anadolu köylülerinin her yabancıya ‘yaban’ demesi eski Yunanlıların kendilerinden başkasına ‘barbar’ demesi gibidir. Fakat bu defa da haklı bir isyana girer:

“Bir gün… Bir gün onlara ispat edebilecek miyim ki, ben bir “yaban” değilim. Benim damarlarımdaki kan onların damarlarında işleyen kandır. Aynı dili söylemekteyiz. Aynı tarihi ve coğrafi yollardan, hep birlikte gelmişizdir. İspat edebilecek miyim ki, aynı Allah’ın kuluyuz!”

Cemal merhameti, fıtratı dolayısıyla en çok kadınlarda arar. En yakından gözlemlediği Zeynep Kadın bile toprak kadar haşin, serttir. Bir gün küçük oğlu İsmail’i inanılmaz bir sertlikle dövmesine şahit olur. Çaresiz bir çocuğun yediği tekmeler onda acıma hissi uyandırır.

“Zavallı köylü çocuğu! Sen, iki üvey ananın yavrususun. Biri demin seni döven anandır, öbürü de seni her gün döven, doğduğundan beri her gün döven yurdundur.”

Cemal, ilk olarak bu satırlarda toprak için “üvey ana” benzetmesini kullanmaya başlar. Cemal’in derdiyle bin parçaya bölündüğü ana toprak, ona üvey analık etmiş, onun da ruhunu tıpkı bu köy çocuğu gibi yerden yere vurmuştur. Nitekim Cemal’in tespitlerini doğrular nitelikte bir olay daha yaşanır. Bir gün arazi meselesi peyda olur. Bir köy ağası çıkıp, Zeynep Kadın’a ait olan arazinin kendisine ait olduğunu iddia eder. Oğlu askere gittiğinde bile bir damla gözyaşı dökmeyen o kurak yürekli kadın, toprağı elinden gideceği endişesiyle ağlar. Cemal’in şaşkınlığı toprağını sevmesini bilmeyenedir.

“Yazıklar olsun, seni sevmesini bilmeyenlere; ey gamlı ülke! Seni sevip, senin sessiz dramın içinde gömülüp gitmekten korku çekenlere! Taşın, toprağın ne bitmez bir sabır ve mukavemet hazinesidir! İnsan senin göğsünde ya destanî bir kahramanlığa erer ya da en ilahi mizaçlı velilerin feragat ve mahviyet derecesine varır.”

Yaşanan felaketlerin bile birleştiremediği bir toplulukta gittikçe ıssızlaşan Cemal’in, toprakla yaptığı şu konuşma bütün bir romanın en iç sızlatan kısmıdır. Bu konuşmada, öz toprağına sığınmış insanın hayal kırıklığı, çaresizliği yalnızlığı saklıdır:

“Hey, ana toprak, ne kadar merhametsiz, ne kadar katısın? Benim ıstırabıma ne kadar yabancısın? Ben senin üvey evladın mıyım? Yoksa sen mi benim üvey anamsın? Eğer ben senin üvey evladın isem bu kolu kimin yoluna feda ettim?”

Roman boyunca, içinde bulunduğu bu durumdan kimin suçlu olduğunu anlamaya çalışan Cemal nihayetinde gerçek suçluyu bulur: Türk aydını! Evet, sorumluluğu onlarda görmektedir. Türk aydını ile Anadolu köylüsünün arasındaki uçurum, onlardan kaynaklanmaktadır. Türk aydınını kaynağına, kaynağın ruhuna, yani Anadolu halkının ruhuna nüfuz edememekle suçlar. Batıya uzanmaya çalışırken farkında olmadan kendi köklerinden kopan Türk aydını bu işten sorumludur. Köylüsünü “cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde” bırakmıştır. Bu sebeple de “o, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi” bitmiştir. Şimdi kalkıp onları eleştirmek de haksızlık olacaktır.

Romanda her ne kadar ana karakter Cemal için “yaban” vasfı kullanılmış olsa da aslında asıl yabanın o olmadığını görmekteyiz. Cemal sık sık “üvey ana” diye seslendiği toprağa kızar ama aslında suçlunun yine insan olduğunu bilir. İnsanı insandan ayıran, aralarında yabani bir ot teşkil eden ne varsa suçlu da odur. Suç toprağın değil, onu kendi çıkarları uğruna kullanan, asıl mahiyetini unutan insandadır.

Asıl “yaban” Cemal değildir; insanını, vatanını, toprağını sevmesini becerememiş, gönlü çorak kalmış olanlardır.

*Bu çalışma Mahur Beste dergisinin 4. sayısında yayımlanmıştır.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın