Steven Spielberg’ün yönetmenliğini yaptığı The Post, 90. Akademi Ödülleri’nde en iyi film dalında aday olurken Meryl Streep de en iyi kadın oyuncu dalında yerini aldı. Spielberg, The Post’u görsel harikası Ready Player One’dan sonra çekmiş olmasına rağmen vizyon tarihi daha önde. Bunun sebebi ise Spielberg’ün Trump’ın başlattığı “Fake News” sohbetine acilen bir cevap vermek istemesi. Öyle ki filmin çekimleri mayısta başlayıp haziranda bitti. Kariyerinin başlarında hiç politik olmadığı için eleştirilen Spielberg kendince ağırlığını koyma imkanı buldu. Tabii ki de Akademi kalitesinden ötürü değil, törende mesaj verebilme adına filmi adaylar arasına aldı.

The Post, Amerika’da gazetecilik adına büyük bir kırılma noktasını anlatıyor. Ülkemizin mumla aradığı bir hikayeye sahip olan film ülkemizde olayı kendi tarafından anlattığı gerekçesiyle eleştirildi. Üzerine çok düşmeden konuya değinirsek film Vietnam savaşının gizli dosyalarını bulan bir gazetecinin bunları gazetelere ulaştırması ve gazetelerin bu belgeleri basması sonrası devlet ile gazeteciler arasında yaşanan gerilimi anlatıyor. New York Times, bulduğu ve yayınlandığı belgelerin yasal olmaması ve devam edilirse “vatan haini” ilan edileceği için yayını durdurmak zorunda kalır. New York Times’ın gerisinde kalan ve ufak bir gazete olan Washington Post da bu boşluğu kullanarak belgeleri yayınlamaya karar verir. Fakat onların bu belgelere ulaşma süreci ve yayınlama kararını alırken yaşadıkları gerilim filmin tamamında hissedilebiliyor; hatta filmin ana konusu da bu önemli kararı verebilmek üzerine.

Filmin kadrosunda Tom Hanks, Meryl Streep, Sarah Paulson, Bob Odenkirk gibi güçlü isimler var. Spielberg her zaman olduğu gibi kamerasını harika kullanmış. Spielberg’ün filmlerinin en başarılı yanı ise sanat yönetmenliğidir. Onun filmlerinde görüntü hep doludur ve The Post’ta da görüntü her zaman olduğu gibi alabildiğine dolu. Kurgu tercihi, akıcılık filmin izlenilebilirliğini epey bir etkiliyor. Teknik açıdan bakarsak The Post oldukça başarılı, akıcı, kendini izlettiren bir film.

Aynı şekilde hikaye de merak uyandırıcı. Yaşananları biliyorsanız film size ne kadar keyif verir bilmiyorum fakat ülkemizde aradığımız bir gazetecilik dersi anlatıldığı için film bana oldukça başarılı ve bir o kadar da manidar geldi. Filme sadece gazetecilik bakımından bir ders olarak bakmak bence yanlış olur. Yaşananlardan toplum bilinci üzerine ve devlet denen olgu üzerine çok ciddi çıkarımlar yapılabilir, yapılmalı da. Amerikan ordusu Vietnam savaşına girerken tüm halk arkalarında durmuş, savaşı desteklemişti. Fakat bazıları savaşa karşıydı ve onlar olmasa gerçek ortaya çıkmayacaktı. Amerika, savaşa kaybedeceğini bilerek girmişti. Takım elbiseli birkaç adamın aldığı kararla baş roldeki Kay Graham’ın çocuğu dahil binlerce genç savaşa gitmek zorunda kalmıştı. Beyaz Saray, savaş durumunu hep iyiye gidiyor olarak açıklasa da durumlar hiç de öyle değildi. Film de zaten ilk olarak bu gerçekliği göstererek başlıyor. Gazetecilik onurunu korumak isteyen Daniel Ellsberg, suç işleyerek belgeleri çalar ve bu belgeleri çoğaltarak ileride gazetelerin eline geçmesini sağlar.

Devlet, kaybedeceği savaşa bile bile girmiş, halkını kandırmıştı. Olaydan sonra da halk savaş konusuna hep ön yargılı yaklaşarak bir bilinç oluşturdu. Bunu bizim de yapmamız, savaşların arkasındaki sebeplere bakmamız gerek… New York Times gazetecilik yani işini yaparak belgeleri açıklar ama Nixon hükümeti onları susturur, hatta sorumlularını vatan hainliği ile suçlar. Washington Post da NY Times’ın yaşadıklarını yaşama korkusu ile belgeleri yayınlayıp yayınlamama arasında kalır. Eğer diğer gazeteler de onlara katılmasaydı, Kay Graham vatan haini ilan edilecekti. Film için attığım başlık da buraya cuk oturuyor: Ya biz ya hiç. Amerika medyası “biz” olmaya karar verdi ve tek yürek bu yalana karşı çıktı. Eğer çıkmasalardı, bu, belkide tam tersi bir kırılmaya sebep olacaktı.

Biz olabilmek önemlidir. Gazeteler tiraj kaygısından önemli meselelerde bile biz olmuyorlar. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığı maalesef bir bilince dönüşüyor. Amerika, Pentagon belgeleri sayesinde bir kırılma yaşar ve gazetecilik ve özgürlük kelimeleri eş anlamlı olur. Trump’ın bu birlikteliği bozmaya çalışması Amerika’da yeniden bir “biz” yapılanmasına sebep oldu. İnce ayrıntılarına girmek istemiyorum, genele bakarsak, Pentagon belgeleri olayı gazetecilik adına tarihin en önemli olayı olabilir. Spielberg, böylesine güçlü hikayeyi başarılı bir şekilde ekrana aktararak büyük bir işe imza atmış. The Post, ödül alacak bir film değil ama izletilmesi gereken bir film olduğu konusunda sanırım hemfikir olabiliriz?

 

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın