Tarih, anlaşılamamış dâhilerin hikayeleriyle doludur. Düşünüş biçimleri zamanının ötesinde olan bu insanlar, toplumun kıt bakış açısıyla mücadele etmeye uğraşırken olağanüstü eserler üretmeyi de başarmışlardır. Hollandalı ünlü ressam Vincent Van Gogh da bu dâhilerden biri. Hüzünlü ve zor geçen hayatının hikayesi en çok merak edilen sanatçılardan. Yakın zamanda izlediğimiz örneklerden biri, bize bu hikayeyi ressamın resimlerini animasyonla canlandırarak anlatan muazzam film Loving Vincent’tı. At Eternity’s Gate de bu şahsına münhasır adamın hikayesini bize titizlikle anlatan başarılı bir örnek olarak karşımızda.

Film, Van Gogh’un Fransa’nın Arles şehrinde geçen ömrünün son 2 yılına odaklanıyor. Filmin yönetmeni, senaryoda da imzası olan Julian Schnabel. Ressama hayat veren oyuncu ise Willem Dafoe. Schnabel’ı biyografilere olan ilgisiyle tanıyoruz. Keza, en bilinen filmi ve yine biyografik bir hikaye anlatan Kelebek ve Dalgıç’la 2008 yılında Oscar adaylığı elde etmişti. Bu filmde de bir insanın zihnine girerek, onun düşünüş biçimini anlatmada ne denli başarılı olduğunu bize bir kez daha gösteriyor. Van Gogh’un insanlarla, nesnelerle ama en çok da doğayla olan ilişkisine odaklanıyor. Bunu yaparken de bizi ressamın zihnine olabildiğince sokmak için yakın planlar ve bakış açısı tekniğini kullanıyor. Karşılıklı konuşma sahnelerinde genelde karakterleri ressamın gözünden ve mesafesinden görüyoruz. Diğer oyuncular direkt kameraya konuşuyorlar bu anlarda. Bu tercih bizi ressama yakınlaştırıyor, dünyayı onun gözünden görmemizi sağlıyor. Ressamın doğa ile iç içe olduğu sahnelerde ise hem geniş planlar hem yakın planlar kullanılmış. Bu sahnelerde hem doğanın sınırsız güzelliğini hem de Van Gogh’un doğayla olan aşkını izliyoruz.

Willem Dafoe’nun performansı ise kusursuz. Ressamın hüznünü, sevincini, endişesini bütün berraklığıyla okuyabiliyorsunuz derin bakışlarında. Delilik ve dahilik arasındaki çizgide gidip gelişini, psikolojik ve fiziksel rahatsızlıklarını tüm bedeninde yaşatmış. Role hazırlanırken resim dersleri de almış Dafoe. Van Gogh’un resimlerini yaparken nasıl çalıştığını detaylıca görebiliyoruz bu sayede. Resimlerin gerçek hallerine oldukça benzer şekilde resmederken izliyoruz oyuncuyu. (Yönetmen de profesyonel olarak resim yapan biri ve filmdeki bazı resimleri o yapmış). Bu performansı ona hem Altın Küre hem de Oscar adaylığı kazandırdı bu sene. Tek eleştirilebilecek nokta Willem Dafoe’nun yaşı. Van Gogh bu dönemde 35-37 yaşlarında, oyuncu ise 63. Fakat ilginç şekilde bu durum gözünüze batmıyor. Performansı o kadar iyi ki yaşını umursamıyorsunuz bile. Hatta ressamın yorgun ve hasta haline hizmet ediyor görüntüsü. Yüz hatları da oldukça benzediği için ikna oluyorsunuz. Oscar Isaac, Rupert Friend, Mads Mikkelsen gibi ünlü oyuncuları da yan rollerde görüyoruz, hepsi oldukça iyi.

Filmin görüntü yönetmeni Benoit Delhomme da çok iyi iş çıkarıyor. Renk kullanımları Van Gogh tablolarındaki gibi sarı, yeşil, turuncu ve mavi ağırlıklı. Bu da yine ressamın gözüyle resmedilen bir dünya algısı yaratıyor. Doğal ışık ve hareketli kamera kullanılması gerçeklik hissini arttırmış. Senaryo da oldukça yalın. Dramatizasyona kaçmadan, ressamın yaşamının önemli anlarını bize gösteriyor. Özellikle kardeşi Theo ve ressam arkadaşı Paul Gauguin’le olan ilişkisine odaklanıyor. Kardeşiyle sevgi dolu bir ilişkisi olmasına rağmen hayatının çoğunu yalnız geçirmiş bir adam. Gauguin’e çok bağlanıyor, o kadar ki o Paris’e döndüğünde bir sinir krizi sonucu kulağını kesip göndermek gibi bir tepki gösteriyor. Döneminde resimlerinin anlaşılmadığını, basit ve çirkin bulunduğunu, ayrıksı davranışları nedeniyle toplumdan dışlandığını, deli damgası yediğini görüyoruz. Bunların ona ne hissettirdiğini kendi ağzından dinliyoruz. Doğayla ilişkilendiği sahnelerdeyse muazzam müzikler eşliğinde uzun, diyalogsuz planlar bizi filmin içine çekiyor.

Van Gogh’un rahiple konuştuğu bir sahne var filmde. Rahip bu konuşmada ressamın deli olup olmadığına karar vermeye çalışıyor. Sonuca göre akıl hastanesinden çıkaracak onu. İnsanların resimlerini beğenmediğini, çirkin bulduğunu söylüyor. Şöyle diyor rahibe ressam: “Belki de Tanrı beni henüz doğmamış insanların ressamı olarak yarattı.” Ne kadar olağanüstü eserler yarattığı sonradan anlaşılan sayısız sanatçıdan biri olan Van Gogh’a bugün hak ettiği değeri veriyor dünya. Bunu görüp göremediğini asla bilemeyecek olsak da.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın