“Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan bir astronottan daha tehlikeli bir şey yoktur.”

Gişe Memuru, Sarmaşık filmleri ile kendine has sinemasının temellerini oluşturan Tolga Karaçelik’in son filmi Kelebekler ne yazık ki Kültür Bakanlığı’ndan destek alamamıştı. Ancak bu onları yıldırmadı ve Amerika’nın en önemli bağımsız film festivallerinden biri olan Sundance Film Festivali’nde büyük ödülü kazandılar. Kelebekler’in tepeden tırnağa bağımsız bir film olması keza Amerikan bağımsızlarına benzemiş olması sebebiyle ödülün şaşırtıcı olmadığının altını çizmek isterim. Sarmaşık’ın Türkiye sineması içerisinde önemli bir yere sahip olduğunu düşünüyorum ancak vizyona girdiğinde filmi zor bulabilmiştim. Böyle bir filmin halka ulaşamamış olması -en azından vizyon yoluyla- oldukça üzücüydü benim için. Kelebekler ise bu konuda oldukça avantajlı, Türkiye’nin birçok yerinde cuma günü vizyona girecek ve şimdiden bir sürü bekleyeni var.

Yıllardır birbirini görmeyen üç kardeşin yıllar sonra babalarının onları çağırmasıyla memleketleri olan Hasanlar Köyü’ne gitmek için yola koyulurlar. Ancak yola çıkma süreçleri de sancılıdır çünkü ortanca kardeş Kenan (Bartu Küçükçağlayan), yıllardır görmediği babasına ve abisi Cemal’e (Tolga Tekin) karşı öfkelidir. Sevgilisinin dahi ailesinden haberinin olmaması bu durumun kanıtı niteliğindedir. Eşinden yeni boşanan küçük kardeşi Suzan’ın (Tuğçe Altuğ) ısrarına yenik düşer ve yola çıkarlar.

Türkiye’nin kara mizah sineması konusunda farklı bakış açılarına ihtiyacının olduğunu düşündüğüm noktada Kelebekler, gerçek olabilecek bir hayat hikayesini temel alarak bunun üzerinden mizahını kuruyor. Böylelikle trajedi ile birleştirilen kara mizahın sayılı örneklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Klişe cümlelerden biri olsa da güldürürken düşündüren filmler listesinde yerini aldı diyebiliriz. Zaten insanları güldürebilmek için bu filmi yaptığını söyleyen Tolga Karaçelik bu noktada da başarısını yakalıyor.

İlk yarısı ile yol filmi ekseninde ilerliyor ancak sonradan tam olarak bir aile filmine dönüşüyor. Bir ailenin iyileştirmektense yıllarca üstünü kapadığı bir yara var temelinde. Bu durumdan herkes haberdar ancak dile getirilmeyen ve finale doğru patlak veren bazı hislerin yıllarca biriktirilmesi sonucunda büyük bir yıpranma söz konusu. Herkesin bildiği bir şey sır olabilir mi, tartışılabilir ancak bilinçaltımızda sürekli bastırdığımız bazı anlar, hisler ve hikayeler bizlere elbet geri dönecektir. Bunu ben hava alıp sızlayan bir diş ağrısına benzetiyorum. Ve ne yazık ki genellikle hiçbirimiz diş doktoruna gitmeyi sevmiyoruz. Işıkla birbirine karışmış, bir silüetin olduğu çok anımsayamadığımız o görüntüyü yıllarca kafamızda netleştiremeye çalışmak belki de yaptığımız ve yapacağımız tüm işlerden daha ağırdır.

“Artık hissettiğimi, hissettiğim anda söylemek istiyorum.”

Suzan karakteri son zamanlarda yazılmış hem politik açıdan hem de psikolojik açıdan en iyi kadın karakterlerden biri. Hikayesine tanık olduğumuz Suzan’ın hayatı kendisini hiç dinlemeyen bir eşle çevrilidir ve onun bunlarla artık yaşamayacağına karar vermesi kendi dönüşümünün başlangıcı diyebiliriz. Değişim için büyük kararlar vermek gerekir ve tam o sırada içten içe bu durumla başa çıkabilmek için kardeşlerinden destek alabileceğini düşünür. Ancak hikayesi daha farklı bir yere evrilir. Kendisini iyileştirmesinin yanı sıra kendisini arayışı, özgürlüğüne kavuşma isteği ve yıllardır bastırdığı hislerini ortaya çıkartır. Gazinoya gittikleri sahnede içinden geleni yapması ise bunun kanıtı niteliğinde.

Tolga Karaçelik bir röportajında ölümle dalga geçmek için bu filmi yaptığını söylemiş. Bu açıdan bakıldığında filmin ölüme karşı aldığı tavır mantıklı bir biçimde kavranabiliyor. Final sahnesi ise tam olarak bu durumun özeti. Klasik final taşlamasıyla aynı zamanda ölümün kendisiyle ve sonrasıyla da dalga geçiliyor. Bunların yanı sıra karakterler acılarını dile getirme noktasında biraz daha rahatlar. Ve bunlar karşısında yaptıkları eylemlerde de. Karşılaştıkları kötü durumlar onları melankoliye sürüklemektense daha yapıcı bir konuma sabitliyor. Acılarını da tam anlamıyla yaşamıyorlar değil; sadece her şeyi olduğu şekliyle kabulleniyorlar. Orhan Veli’nin şiirinde “Oldu ya, olanların hepsi böyle, hayat böyle zaten!” demesi gibi.

Kelebekler her insanda farklı duygular uyandırabilecek ve bittikten sonra da sizinle kalabilecek bir film. Biraz gülüp ardından tanık olduğunuz hikayeye üzülebiliyor, bazı anlarda da anılarınızı sorgulama ihtiyacı duyabiliyorsunuz. Tolga Karaçelik’in kendine has üslubuyla yer yer absürt detaylarla taçlanan filmde kelebekler hikayesinin ve sahnesinin etkisini iliklerinize kadar hissedeceksiniz. Kara mizah ile gerçek hayatın bağdaştırılmış olmasına oyunculuk performanslarının başarısı da eşlik ederek ortaya samimi bir bağımsız çıkmış. Müzik kullanımı ise akılda kalıcılığına yardımcı olan başka bir öge.

Kültür Bakanlığı destek vermediği halde büyük bir başarıya imza atmış olan Kelebekler’i lütfen sinemada izleyin ve destek verin. Çünkü bizi bizler kurtaracağız, biz olmamıza engel olanlar değil. -Normal şartlarda biz, siz diye ayrım yapmaktan çok hoşlanmıyor olsam da buna mecbur bıraktılar.-

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın