On ikinci filmini çekmek için yönetmen koltuğuna bir kez daha oturan Ferzan Özpetek, romantik ve gerilim türünde bir filme imzasını atmış. Hikaye, filmin isminden de anlaşılabileceği gibi Napoli’de geçmekte. Köklü ve zengin bir aileden gelen Adriana, son derece sakin ve çekingen bir kadındır. Bir akşam katıldığı bir davette kendinden genç ve yakışıklı Andrea ile tanışır. Özgüvenli tavırlarıyla dikkat çeken Andrea ile Adriana o geceyi birlikte geçirirler. İlişkiler konusunda şanslı ve pek tecrübeli olmadığı anlaşılan Adriana, Andrea ile geçirdikleri ateşli geceden sonra genç adamdan fazlasıyla etkilenir. Bir gün sonrasına müzede buluşmak üzere randevulaşırlar. Adriana tam saatinde müzede olur, bir süre bekler, fakat Andrea gelmez. Büyük bir hayal kırıklığı ile evine gider ve rutin hayatına -yeniden döner.

Mesleği doktorluk olan Adriana, cinayete kurban gitmiş bir maktulün teşhisi için hastaneye gider. İnceleme esnasında aşina olduğu detaylar yakalayınca ölen kişinin hoşlandığı adam Andrea olduğunu öğrenir. Ve kendisini esrarlı bir cinayetin ortasında bulur.

Film, bir tiyatro oyunu sahnesi ile açılıyor. Şahit olduğumuz küçük bölümden, oyundaki karakterlerden ve sergiledikleri performanstan insan ve hakikat konusuna gönderme yapıldığı anlaşılmakta. Filmin ilerleyen dakikalarında da asıl karakterle özdeşleştirebileceğimiz bu oyun sahnesi aynı zamanda 18. yüzyıl eseri olan ”Tüllü İsa” heykeliyle de çok başarılı bir şekilde nitelenmiş. İlk sahneden hemen sonra da filmin diğer karakterleriyle küçük küçük tanışmalar başlatılmış. Fark gözetmeksizin her kesimden insanı barındıran film, her ne kadar asıl olayın çevresinde gelişiyormuş gibi görünse de izleyiciyi zaman zaman olaydan koparıp başka noktalara sürüklüyor.

Film, başlarda polisiye bir hikaye olarak lanse edilip sonrasında ana karakter Adriana’nın geçmişi ve bulanmış zihni çerçevesinde ilerliyor. Çocukluğunda yaşadığı travmatik bir olayı bilinçaltının derin noktalarına hapseden kadın, istemeden dahil olduğu yeni bir olay nedeniyle o döneme yeniden dönüş yapıyor. Fakat bağlantısız bir şekilde atlayarak ilerlenmesi seyirciyi büyük bir ikileme sürüklüyor. Bunu yaparken yan karakterlerin de bir anda olaylara dahil olup bir anda çıkmaları ya da onların yaşanmışlıklarına küçük de olsa değinilmesi, olayı daha başka noktalarda aramamıza sebebiyet veriyor. Belki de amaçlanan şey tam olarak buydu ancak bendeki etkisi tamamen filmden uzaklaşmam yönünde oldu.

Filmde fazla bulduğum diğer bir nokta da gereksiz drama sahneleriydi. Özellikle karakterlerden birinin ölüm sahnesinde annesine seslenişi çok fazlaydı. Veya Adele’nin ”kötü şehir Napoli” nidaları son derece bayat bir detaydı. Oyunculuklar da tatmin edici değildi. Özellikle kötü karakterlerin yapmacık sinsi tavırları son derece gülünçtü. Yönetmenle daha önce bir kez daha çalışmış olan başrol Giovanna Mezzogiorno da yer yer düşük bir performansla karşımıza çıksa da genel anlamda başarılıydı. Oyuncu kadrosunda yer alan Alessandro Borghi, Peppe Barra, Anna Bonaiuto gibi diğer isimler de görece iyi oyunculuklar sergilemişler.

Seyretmeden evvel filmin konusunu okuduğumda Ferzan Özpetek tarafından tercih edilen konuların biraz dışında olduğunu düşünmüştüm ve bu beni biraz heyecanlandırmıştı. Fakat aslında yine çok farklı bir şey izlemedim. Yine sosyoekonomik anlamda üst düzeyde yer alan bir aile, o ailenin sorunlu ilişkileri, bu sorunlu ilişkilerin olumsuz yönde etkilediği bir karakter ve onun etrafında gelişen olaylar. Her yönetmenin kendince bir tarzının, üslubunun olması gerektiğine inanan ve bundan haz duyan bir izleyiciyim. Bunun yanı sıra yönetmenin bir durumu ya da olayı dert edinip onu birkaç eserinde işlemesi de oldukça tutarlı. Fakat bunun belli bir limitinin olması gerektiğine inanıyorum. Ferzan Özpetek son filmiyle de düştüğü tekrarlardan kurtulamıyor. Hatta bu tekrarlar içinde kaybolup gitmiş. Neyle karşılaşacağını tahmin eden bir seyirci kitlesi yaratmış kendine.

Eserin beni tek yakalayan noktası görsel anlamda izleyiciye şölen niteliğinde bir film sunulması. İtalya’nın en hoş kentlerinden biri olan Napoli’nin dokusu, beyaz perdeye öyle güzel aktarılmış ki insan izlerken gerçekten mest oluyor. Ferzan Özpetek’in daha önceki projelerinde de birkaç kez birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni Gian Filippo Corticelli, İstanbul Kırmızısı izleyicilerine de aynı zevki yaşatmıştı. Zaten kendisi David di Donatello Ödüllerinden gereken övgüyü almış 2018’in En İyi Görüntü Yönetmeni ödülünü kazanmıştır.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın