Gerçeği arayanlara güven ve onların bulduklarından şüphe et.
Andre Gide

Nic Pazzolatto’nun bizi 2014’te tanıştırdığı HBO dizisi True Detective, özellikle ilk sezonu ile hayat boyu unutulmayacaklar arasında kalacaktır diye düşünüyorum. Matthew McConaughey ve Woody Harrelson’ın başrolünde olduğu ilk sezon; özellikle felsefi yaklaşımları ve Zodiac/Se7en karışımı suç hikayesiyle izleyicisini etkilemeyi başarmıştı. Fakat ikinci sezon ilk sezon tadında olamadı. Yükselen Narcos temasının benzerini işleyen ikinci sezon; suç çözme hikayesinden çok vahşiliği ve patlayan silahlarıyla adından söz ettirmişti. 5 yıllık aradan sonra geri dönen 3. sezon ise ilk sezonun havasını yakalamaya çalışmış fakat havayı az çok yakalasa da hikaye bakımından ilk sezonun hatta ikinci sezonun bile yanından geçemeyecek kadar geride kalmış diyebiliriz. Sebeplerini ve hikaye içindeki detayları da aşağıda tek tek anlatacağım.

Öncelikle yeni sezonun konusuna değinelim… Purcell ailesinin 2 çocuğu oyun parkına gittikten sonra geri dönmez. Aile polise ulaşır ve kayıp arama ekibinin başına dedektif Wayne Hays ve dedektif Roland West geçer. İkisi, sıradan bir kayıp ilanı zannettikleri bu olaydan hayatları boyunca kurtulamayacaktır. Farkında olmadan, yıllar boyu sürecek bir kayıp hikayesinin içine girmişlerdir.

Dizide hikaye, 3 farklı zamanda anlatılıyor. Çocukların kaybolduğu yıl, davanın yıllar sonra yeniden açıldığı yıl ve yıllar yıllar sonra ikilinin yaşlandığı, davanın bir magazin/komplo hikayesine dönüştüğü yıl. 3 farklı zamanda, 3 farklı kişiliklerle karşılaştığımız sezonda tek bir gerçek var. O da her zaman diliminde de olayın tam olarak çözülememiş olduğunun farkında olduğumuz gerçeği. Yani olaydan yıllar sonra, artık hafıza problemleri yaşayan Wayne ile karşılaştığımızda bile aslında olayın hiçbir zaman çözülememiş olduğunun farkındayız. Bu sebeple daha ilk bölümden 2 soru soruyoruz:

  1. Çözülememiş bir olayın nasıl geliştiğini mi izleyeceğiz?
  2. Çözülememiş bir olayın 3 zaman diliminde toparlanıp günümüzde nasıl çözüleceğini mi göreceğiz?

İlk sezon; iki polisin felsefik sohbetlerini barındıran, manyak bir katili aradıkları ve ararken değişim geçirdikleri bir sezondu. İkinci sezon ise mafyanın tehlikesi ve korkutuculuğu hatta polis kuvvetinin bile üstünde olabileceğini anlatıyordu. Üçüncü sezon ise bir arayış hikayesi. 8 bölüm boyunca 2 çocuğa ne olduğunu öğrenmeye çalışıyoruz. Fakat 2 çocuğu bulmak o kadar zorlaşıyor ki Wayne için bu dava bir takıntı haline geliyor. Ne kadar umursasa da ortağı Roland için davanın yüksek bir önemi yok. Hikayenin arkasında bir kumpas, bir komplo aramıyor. Basit biri. Fakat Wayne, birazda yazar olan karısı yüzünden bu davayı hayatının bir parçası haline getiriyor.

Wayne ve Roland, ipuçlarını ve şüphelileri tak tak bulabilen isimler değiller. O sebeple dizi ağır ilerliyor. Wayne’nin buldukları üzerine durması fakat Roland ve geri kalan herkesin yeteri kadar ilgilenmemesi hikayenin ağırlaşmasına ve uzamasına sebep oluyor. Aynı şekilde Wayne de hikayeyi karısı ile tam olarak paylaşmak istemediğinden gene hikaye uzuyor. Dizi 2 dedektifin hikayesi olsa da Wayne’nin karısının yeri büyük. Bir yazar olan Amelia, kocası gibi davaya takıntılı hale gelir ve bir noktadan sonra kitap yazabilmek adına kocasını kullanmaya başlar. Böylece karı koca arasında çarpık bir ilişki başlamış olur. Bir taraftan birbirlerini sevmek isterken bir taraftan davanın ağırlığı altında ezilirler.

Wayne; topladığı ipuçları birleştirerek kendine bir hikaye oluşturur ve yıllarca buna inanır. Wayne’nin dava boyunca en büyük dezavantajı, davaya onun kadar takıntılı hale gelmiş olan karısıdır. Zaten dizi 2 bölümden oluşuyor. İkilinin arama arama hikayesi ve Wayne’nin karısı ile çatışmaları. Wayne, gizli bilgiler olduğundan karısına hiçbir zaman detayları açıklamak istemez fakat karısı bu konuda her daim ısrarcı olur ve bu durum onları boşanmaya kadar götürür. Evine, huzurlu ortama gelmek isteyen Wayne her defasında davaya onun kadar takmış bir kadınla karşılaşır. Onunla detayları paylaşsa, belki çocukları bulma şansı yükselecekti ama hiçbir zaman karısına dürüst olmak istemediğinden, hem davanın hem de karısının baskıları altında ezilir. Keza karısının kendisinden daha önde olduğunu hissetmesi de onun üzerindeki baskıyı arttırır ve bu baskı zamanla hafıza kaybına sebep olur.

Hikayeye son yılların popüler konularından biri ırkçılığa da ekleniyor. Abartılmayacak şekilde, Wayne, kimi yerlerde siyahi olduğu için sorunlar yaşıyor. Tabii bu durum hiçbir zaman hikayenin önüne geçmiyor.

Gel gelgelim 3. sezonun asıl sorununa: Final. 7 bölüm boyunca 3 farklı zaman diliminde kaybolan 2 çocuğun bir tanesinin hiçbir şekilde bulunamamasını izliyoruz. Erkek çocuk bulunuyor; üstüne bulunduğu şekil, ilk sezonun havasında esintiler vaat ediyordu. Fakat tüm o beklenti havada kalıyor. 7 bölüm boyunca tanışılan kişiler, oluşturulan hava, elde edilen tüm ipuçları, finalde bertaraf oluyor. Çünkü finalde, 7 bölüm boyunca toparlanan puzzle’ın aslında bir hiç olduğunu öğreniyoruz. Final, bambaşka bir kapıya, bambaşka bir hikayeye çıkıyor. Düşünülenden oldukça farklı ve “ürkütücü” hiçbir yanı olmayan basit bir hikaye. 7 bölüm boyunca dedektiflerin topladığı tüm o detaylar boşa çıkıyor. Biz de seyirci olarak dedektifler gibi 7 bölüm boyunca aslında boşu kovalıyoruz.

Özünde güzel bir fikir olup bizi dedektiflerin yerine koysa da finalin tüm izlediklerimizin toplamı olması ve merak ettiğimiz sorulara cevap vermesi gerektiğinden, en azından bana göre öyle, finalde vardığımız hiçlik beni oldukça rahatsız etti. Dedektif hikayesi izlediğimizden biz de ekran başında bir hesap kitap yapıyoruz ve hikayeyi toparlıyoruz; bazı yollar çiziyoruz. Ama finalde hiç görmediğimiz bir yol olduğunu öğrenince, şahsen tadım kaçıyor. Bunu da biraz seyirciyi kandırmak olarak algılıyorum. Bu sebeple de zaten ısınamadığım sezonun final bölümünde diziden iyice koptum.

Sözün özü… True Detective 3. sezon, bana sorarsanız 2 sezonun gerisinde kalan bir sezon olmuş. İlk sezonun o karanlık havasını yakalamaya çalışsalar da senaryonun kalitesizliği ve özellikle finalde ortaya çıkan bambaşka hikaye yüzünden başarılı olabilecekken başarısız bir sezona dönüşmüş. Mahershala Ali, Stephen Dorff ve Carme Ejogo’nun harika oyunculuklarını köşeye ayırırsak dizi maalesef beni tatmin etmedi; etmemekle kalmadı, üzdü. Kandırılmak, boşa çıkmak True Detective’de isteyeceğim en son şeydir ve 3. sezon bize bir hiçlik vaat ediyor. Bunun sebebi de çok basit: Final, benim için çok önemli. Finalin hikaye ile bağlantısı olmalıdır.

 

1 YORUM

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın