Dünya; git gide otoriterleşiyor. Sağ kesim olarak adlandırılan aşırıcı ve çılgın fikirleri olan partiler ya da kişiler, dünyanın her yerinde gücünü arttırmaya başladı. Gücünü arttırmakla kalmayıp ülkelerin yönetimini de devralıyorlar. Biz, ülke olarak bu duruma alışığız. Çünkü ülke kurulduğundan beri ağırlıklı olarak sağ kesim tarafından yönetildi. Dünya da sağ ve aşırıcı/diktatör liderler tarafından vakti zamanında yönetildi ama bu, zamanla sol ve liberal; ya da diğer bir deyişle daha yenilikçi, daha vizyoner, daha özgürlükçü partiler/insanların seçilmesi ile değişti. Şimdi ise bazı şeyler yeniden tersine dönmeye başladı. Dünya soldan sağa kaymaya başladı. Radikalleşiyoruz. Eskiden; sadece gelişememiş ya da gelişmeye açık ülkelerin başında otokratlar vardı. Şimdi en gelişmiş ülkelerin başında bile otokrasi var. Peki neden?

Rusya’nın başında Putin gibi bir demir yumruk; Amerika gibi özgürlüklerin ülkesinin başında her açıklaması ile hayretler içerisinde bırakan bir Trump kişisi var. Kore, Çin, Brezilya, Belarus, Türkiye ve kervanın son üyesi: İngiltere. Dünya, sağ görüşü benimsemiş ve bütün gücü elinde barındırmak isteyen güç delilerinin eline geçmiş durumda. Peki 2019 dünyasında böyle bir şeyin gerçekleşmesi nasıl mümkün oldu? Daha iyiyi, huzuru, bizi rahatlatacak teknolojileri ararken; birçok konuda daha da özgürleşip konuşmaya başlamışken nasıl olur da 2 ülke arasına duvar çekeceğini iddia eden bir adam koskoca Amerika’nın başına geçebiliyor. İşte bunun cevabını The Great Hack veriyor.

The Great Hack; Donald Trump’ın seçildiği başkanlık seçimini ve Brexit karmaşasını irdeleyen bir belgesel. Cambridge Analytica adlı şirketin nasıl hem Amerika seçimlerini hem de Brexit’e müdahil olduğunu anlatan belgesel farkında olduğunuz ama gerçeğini göremediğiniz bir realite ile yüzleştiriyor sizi: Sosyal Medya, binlerce kilometre ötedeki insanlarla aramızı 1 saniyeye indirmiş olsa da başımıza çok büyük belalar açtı. 2019 dünyası itibariyle Sosyal Medya, iyi bir şey olmaktan çıkıp artık başımıza bela olan ve bizi “kandıran” bir tehlikeye dönüşmüş durumda. Çoğunuz bunun farkında bile değilsiniz. Trump’ın seçilmesi de; Brexit’in yaşanması da sosyal medya denen sözde güzel özde tehlikeli şey sayesinde gerçekleşmiştir. Peki nasıl? Öncelikle Brexit filmi hakkında yazdığım analizi buraya bırakmak istiyorum:

Kontrolü Geri Al: Brexit, the Uncivil War

Cambridge Analytica adlı bir şirket, sosyal medya üzerinde yaptığınız paylaşımlar; Google üzerinden yaptığınız aramalar, oynadığınız ya da kullandığınız her programda attığınız adımları toparlayarak sizin hakkınızda bir dosya oluşturuyor. Günümüzün en büyük komplo teorisi: Takip ediliyoruz muyuz sorusu? Gerçekten de ediliyoruz. Bu şirket, bilgi toplama işini öyle bir boyuta taşıyor ki sizi, sizden daha iyi tanır hale geliyorlar. Belgeselde de dendiği gibi: Hiç dinlediğinizi, konuştuğunuz bir konunun 10 dakika sonra size reklam olarak çıkmasını garipsediniz mi? Cambridge Analytica, bu topladığı verileri onları kullanmak isteyenlere satıyor. Satıyor demek de aslında yanlış olur; kullanmak isteyenler için işliyorlar. Bir markanız var ve satmak mı istiyorsunuz? Bu şirkete gidip yardım istiyorsunuz ve size en iyi pazarlama yöntemini uyguluyorlar. Çünkü eldeki malzemenin kimlere ulaşması gerektiğini hem markanın sahibinden hem de sizden daha iyi biliyorlar.

Fakat Cambridge Analytica, bu data toplama işlemini bir zamandan sonra abartıp, iyi niyetli başladıkları yolu darkside tarafına doğru çeviriyorlar. Öyle ki hem Amerikan seçimlerine müdahil oluyorlar hem de Brexit’e. Adını hiç duymadığımız, belki de asla öğrenemeyeceğimiz noktalarda da faaliyet içinde olmuş olmaları da muhtemel. İşte belgeselin anlatmaya çalıştığı esas sorun da burada başlıyor. Cambridge Analytica, elindeki verileri bunları kötü amaçla kullanmak isteyenlere sattı. Burada da devreye, belgesel içerisinde tanıştığımız Brittany Kaiser ve Christopher Wylie giriyor. Brittany Kaiser, Cambridge Analytica’nın verilerini kullanarak Trump’ın kampanyasını yürüten fakat sonra yaptığı hatayı anlayan bir garip insan. Christopher Wylie ise eski bir Cambridge Analytica çalışanı ve yaptığı çalışmaları The Guardian’a sızdıran eski bir analist. Ülkemizde de bolca karşılaşabileceğimiz türden biri olan Brittany ve Christopher, Trump’ın seçilmesindeki en büyük etkenler. Fakat Brittany, bizzat kampanya içerisinde yer alan bir yüzdü. Şimdi esas ve son soruya cevap vermek lazım: Brittany, Trump gibi aşırı fikirleri olan birini nasıl başkan yapmayı başardı. Cevabı, günümüzün en büyük sorunlarından biri: Fake News.

Cambridge Analytica ve daha niceleri… İnternet sayesinde topladıkları verileri bize karşı kullanıyorlar. Trump ve Brexit döneminde, sosyal medyada kişilere özel reklamlar yayınlandı. Bu reklamların çoğu gerçeği yansıtmayan, koca bir yalandan ibaretti. Reklam olmalarından mütevellit de sosyal medya hesabınızdaki akışınızda sadece bir süre gözüküyorlardı. Takip edilemez ve arşivlenemezlerdi. Var olan tek arşiv, sosyal medya firmasının sahibinde olmasına rağmen sahipleri, bu bilgileri vermeyi inatla reddediyorlar. Ülkemiz de bu sosyal medya şeytanlığı ile mücadele ediyor. Parasını alan troller her yere yalan haberler saçıyorlar. Ne olduklarının bir önemi yok. Önemli olan kişileri etkileyebilecek mi? Brexit kampanyası süresinde yayınlanan en büyük yalanlardan biri de “Türkiye Avrupa Birliği’ne giriyor” reklamıydı. AB’nin bizle müzakeresi dahi yokken koskoca Birleşik Krallık’da bu haberler sosyal medyayı süslüyor, sokakların afişlerini dolduruyordu. Birileri de sokakta bunları bas bas bağırıyordu. Türkiye’yi, AB’ye girmemesi gereken bir ülke olarak görmeleri bir yana, böle bir durumun söz konusu olup olmamasını hiç araştırmamışlar.

Brittany Kaiser ve daha niceleri… Facebook, Twitter, Google vasıtası ile bizlere yalan haberleri pompalıyorlar. Çoğunu ayırt etmek bile güç. Sizi, sizden daha iyi tanıdıkları için de sizi nereden vuracaklarını iyi biliyorlar. Son birkaç yılda bu sistem sayesinde birçok rejim değişti; birileri, bariz yalan olan bilgiler ile ülke yönetimine gelebilmeyi, insanların “evet” oyunu almayı başardı. Ülkemiz ise hala bu yalan haberlerle mücadele ediyor. Sosyal medyadan tutun canlı yayın yapan kanallara kadar birçok kurum/kişi, menfaat uğruna yalan satmaya devam ediyor. Bu konuda, belki de belgeselin en güzel kısmı olan Carole Cadwalladr’ın TED konuşmasını dinlemenizi öneriyorum:

Cambridge Analytica’nın yaptıkları ortaya çıktı ve kendi kendilerini acil bir şekilde kapattılar. Kimseye tek bir bilgi bile vermek istemediler. Hala yayınladıkları reklamların ne olduğunu ve ellerindeki verilere ulaşabilen yok. Kapanmalarındaki en büyük neden belgeselde de göreceğiniz gibi gizli kamera çekimi, Brittany Kaiser’ın verdiği bilgiler ve Christopher Wylie’nin sızdırdığı veriler. Cambridge Analytica artık kapanmış olabilir ama Trump hala Amerika’nın başında ve Brexit hala büyük bir gündem konusu. Kısa süreli varlıkları, geleceğe çok ama çok büyük bir zarar verdi. Ve Carole Cadwalladr’ın de dediği gibi, bu zararın en büyük sebebi Facebook, Twitter, Google gibi şirketler. İnsanların hayatını kolaylaştırmak, mesafeleri yok edip onları yan yana getirmeyi, birleştirmeyi amaçlayan bu firmalar, nasıl oldu da böyle bir yola saptılar. Nasıl oldu da “Türkiye Avrupa Birliğine Giriyor” yalanının yayınlanmasına izin verdiler? Ve bunu neden yaptılar? Şahsen de en merak ettiğim kısım burası: Dünyanın en zenginleri olmalarına rağmen, neden geleceği karanlığa sürükleyecek bu harekatın içine girdiler?

Anlaması gerçekten güç. Mark Zuckerberg, bu işin bir parçası olduğu 5 milyar dolarlık bir cezaya çarptırıldı. Dava sürecini takip ettiyseniz, gözündeki korkuyu ve şaşkınlığı gizleyemediğini görmüşünüzdür. Kaba tabirle “ne bok yediğinin” farkında ve bunu artık düzeltmesi de mümkün değil. Halbuki ne devlet onu sıkıştırabilecek kadar güçlüydü ne de paraya ihtiyacı vardı. Hiçbirinin yoktu. Mark ile Brittany Kaiser’ı ayıran nokta da burası. Mark, multi-milyoner olmasına rağmen Brittany, Trump kampanyasına katıldığında çulsuzdu. İşe ihtiyacı vardı ve bu yalanın, karanlığın bir parçası oldu. O zamanlar yaptıkları ona normal geliyordu. Şimdi ise veri hırsızlığının en büyük savaşçısı. Ne kadar kabul göreceğiniz size kalmış tabii. Brittany Kaiser davasının aynısı da şu günlerde ülkemizde yaşanmaya başladı. Ama bizim ülkemizdeki insanların ağzı daha sıkıdır. O sebeple gerçekler bizde çok daha geç ortaya çıkacaktır.

Şunu unutmayın: Gerçekler bir gün ortaya çıkar. Kimse, bildiklerini mezara götüremez. Brittany Kaiser, kimilerine göre bir vatan haini. Kimilerine göre ise hatasından dönmüş, düzeltmeye çalışan biri. Fakat bir şey ortada: Brittany ve onun gibiler geleceğe çok büyük bir zarar verdiler. Tek bir göçmen, mültecinin olmadığı kasabanın insanı “mültecilere hayır” diyerek değişim talep ediyorsa, sorgulanması gereken çok şey vardır: Bunu onlara düşündüren tam olarak nedir? Gerçeği göremeyecek kadar kör müyüz? İnsan denen varlık gerçekten de bu kadar saf mı? Patatesi 15 liraya alırken dünyanın en iyi ekonomisine sahip olunabileceğine inanmak; inananın suçu mudur yoksa ona inandıranın mı?

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın