“Ben sporcunun zeki, çevik ve ahlaklı olanını severim.” demiş Mustafa Kemal Atatürk, bu cümleleriyle de ne kadar haklı olduğunu görüyoruz aslında. Zamanına damga vuran ünlü sporculardan biri olan Tonya Harding’in hayatı masaya yatırılıyor bu filmde. Film başladığı zaman, bir belgesel izleyeceğimizi düşünmüştüm. Röportajlar, ardı ardına geliyordu. Tonya, Tonya’nın annesi, Tonya’nın eski kocası…

Fakat film beni yanılttı. Güzel bir biyografik deneyim çıkmış ortaya. Kesinlikle burada başarıdan söz edemiyoruz. Masaya yatırılan olaylar farklı. Tonya’nın, çocukluğundan itibaren nasıl bir ortamda yetiştiğini izleme fırsatımız oluyor. Portland’ın arka mahallelerinden birinde büyüyen Tonya, ailesi yüzünden sorunlu bir çocukluk geçiriyor. Zaten başta da röportajda görüyoruz; kendisi annesinin 5. kocasından olma 4. çocuğu. Babası daha küçükken evi terk ediyor ve çalışmaya başlıyor. Oralarda “redneck” diye tabir edilen bir aileye sahip. Yani Türkçeleştirecek olursak eğer, “cahil, bilgisiz, ön yargılı” diyebiliriz.

Parası yok, çalışmak zorunda, okumamış ve elinde olan tek şey bu; buz pateni. Ona tutkuyla bağlanmış. Fakat çevresindeki problemler, Tonya’nın bu sporu icra etmesine pek yardımcı olmuyor. Tabii “çevresindeki problemler” nedir? En başta kendisi. Fakat film boyunca görüyoruz ki Tonya hep başkalarını suçluyor ve egosu var. Buz pateninde “triple axel jump” denilen formatı ilk o başarıyla uyguluyor. Ve bunun getirdiği bir rahatlık var. Ama hayat böyle işte, rüzgar ektiğin vakit fırtına biçiyorsun. Bu arada filmin yapımcıları Margot Robbie ve kocasından oluşuyor. Ve biyografik bir deneme için güzel bir seçim.

Filmin atmosferi de gerçekten mükemmel. Şöyle ki, seksenler ve doksanlar temalı filmler seyrettiğimizde, bunun bir kurgu olduğunu biliriz, en azından bunu hissederiz. Ama ben bu filmi seyrederken gerçekten seksenler ve doksanlarda çekilmiş algısına kapıldım. Bu ambiyansı yakalamaları muazzam. Seçilen müzikler, dönemin moda tarzına uyan giysiler ve makyaj da öyle.

Filmin kopma noktası tabii ki de Nancy Kerrigan’a yapılan saldırı. Nancy Kerrigan, Tonya Harding’in bir numaralı rakibi. Bu arada buraya değinmeden önce, Tonya Harding’in ne kadar sorunlu bir kocası olduğunu da söylemek gerekir. Kocası ona şiddet uyguluyor, kimse bir şey yapmıyor. Tabii ki kocasının uyguladığı bu şiddet Tonya ile sınırlı kalmıyor. Bu şiddeti başkalarına da yansıtıyor. Kocası Jeff Gillooly ve kocasının arkadaşı Shawn ile Nancy Kerrigan’ın dizine bir saldırı gerçekleştiriyorlar. Dolayısıyla soruşturma başlıyor. Dram ağırlıklı sahnelerin bizi beklediğini düşünüyoruz fakat film hiçbir zaman drama kaymıyor. Bu dengeyi tutturabilmeleri de önemliydi. Tonya Harding kolay kolay vazgeçmiyor. Çünkü paten onun için her şey. Yeniden sarılmaya çalışıyor fakat nafile. Soruşturma tamamlandığında Tonya’ya bir ömür boyu men cezası veriliyor. Margot Robbie’nin devleştiği sahne de bu sahnedir bana kalırsa. Yaşadığı o çaresizliğe ve hüzün ile gerçekten empati kurabiliyorsunuz. “Bu kadın hatalar yapmış, mükemmel biri de olmadığı biliniyor fakat bu ceza ona fazla” diyorsunuz. En azından ben bu cümleleri kurdum izlerken. Margot Robbie bu sene Oscar ödülünün en büyük adaylarından bana kalırsa.

Ama filmde devleşen bir isim daha var ve herkesin önüne geçiyor. Tonya Harding’in annesi rolünü oynayan aktris, Allison Janney. Tam anlamıyla mükemmeldi. Zaten Altın Küre’de de ödülü evine götüren isim oldu. Oscar heykelciğini de alması an meselesi bana kalırsa. Ve sonuna kadar hak ediyor bu ödülü. Röportajları seyrederken gerçekten, “Tonya Harding’i bu kadın büyütmüş olabilir mi?” diyoruz. O kadar doğal ve sakin bir oyunculuğu var. Filmin en öne çıkan oyuncusu.

Tonya Harding’in kocasını oynayan Sebastian Stan ve onun arkadaşını oynayan Paul Wester Hauser da filmde gerçekten rolünün hakkını veren isimler. Hatta Paul Wester Hauser’ın olduğu sahnelerde gerçekten güldüm. Aktörün gelecek filmlerini de takip edeceğim. Film; En iyi kadın oyuncu, en iyi yardımcı kadın oyuncu ve en iyi kurgu dalında Oscar’da üç adaylığa sahip. Margot Robbie heykelciği evine götürürse şaşırmam fakat Allison Jenney büyük ihtimalle heykelciği kazanacak.

Bu film hakkındaki görüşlerimi toparlayacak olursam da, sonu mutlu biten filmlerden değil. Zaten filmin sonundan çok filmin ne anlattığına odaklanıyoruz. Ve o anlattıklarını asıl anlattığına. Tonya Harding, içindeki şiddeti durduramıyor. Çünkü böyle büyümüş, zaten men cezasından sonra da boksa başlıyor. O şiddetin içine doğduğunda,o şiddet seni bir şekilde bulabiliyor. Tonya Harding’i bulduğu gibi…

Ve son bir anektod, Amerika’da insanlar gerçekten sevecek ve nefret edecek birilerine ihtiyaç duyuyor. Tonya Harding, bir saniye de olsa sevildiğini hissetti. Fakat bu rüzgar çabucak dönebiliyor. Amerika’da her şey zaten çok hızlı gelişiyor. “Ne doğru ne değil, kişiden kişiye göre değişir.” diyor Tonya Harding, kesin bir yargıya varılmadan da film sona eriyor. Evet, herkesin kendine doğruları var ve bunlar ne taraftan bakarsak değişiyor.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın