İsrailli yazar Etgar Keret’in ismiyle bile ilgi uyandırmayı başaran, kısa öykülerden oluşmuş bu kitabıyla ilgili söylenecek ne çok söz var. Öyküler kısa ama içerdiği mesajlar uzun süre düşündürüyor insanı. Özellikle de en hassas hatta en çetrefilli meseleleri çocuk kahramanların ağzından anlatmış olması etkileyici. Keret, içindeki çocuğun yalın dilinden ve fantastik dünyasından faydalanmayı çok iyi biliyor. Mesela, “Soykırım” öyküsünde insanlık tarihinde yaşanmış en acı olayı çocuk kahramanına anlattırır. Nazilerin yapmış olduğu işkenceyi ayrıntılarıyla müzede dinleyen çocuk oldukça etkilenir. Eve gittiğinde annesinin kendisine almış olduğu Alman marka ayakkabıyı görünce duraksar fakat yine de giyer. O ayakkabıyı aslında soykırımda ölmüş olan dedesine ait canlı bir parçaymış gibi düşünür ve bu önce tuhafına gider. Ama insan “unutmaya” meyillidir ya hani o da unutuverir hatta o ayakkabıyla gol bile atar. Ayakkabının rahatlığına kaptırır kendini, dedesiyle konuşa konuşa döner evine. Keret, yapılanları unutanlara küçük bir iğne batırmış olur böylece.

Kitabı bitirdikten sonra kendime şu soruyu sordum: ‘Keret’in kahramanları neden kaçıyor?’ Kimisi anlaşılamamaktan, kimisi mukayese edilmekten tuhaf gelecek ama kimisi de fazla “İyi Niyet” taşımanın verdiği yorgunluktan. İnsan çok fazla iyi niyet taşımaktan neden yorulur ? Bu öykü beni çokça düşündürdü. Hikayedeki kahraman o kadar iyi ki yemek yerken aç olanları düşünüp onlara yardım etmeye çalışır. Geceleri evsizleri düşünmekten çoğu zaman uyuyamaz. Bu halden kurtulmak için kiralık katile kendisini öldürtmek ister. Fakat en acımasız katiller bile onu öldüremez. Bunun üzerine çok haklı bir serzenişte bulunur:

“Bu hastalık derecesinde iyi yüreklilik yıllar geçtikçe daha kötü bir durum aldı, ama kimse bir şey yapmayı aklından bile geçirmedi. Oysa hastalık derecesinde kötü yürekli olsaydım beni hemen psikiyatra götürür, önünü kesmeye çalışırlardı. Ama ya iyiysen? Bir sevinç çığlığı ya da iltifat karşılığında ihtiyaçlarını gidermek, içinde yaşadığımız toplumun fertlerinin işine gelen bir şey bu.”

Bazen sınırlı bir varlık olduğumuzu unutuyoruz. İstiyoruz ki gücümüz herkesi mutlu etmeye, derdine çare olmaya yetsin. Fakat bir başkasının acısına biz belirli bir noktaya kadar müdahale edebiliyoruz. Geri kalanı da onun hayat mücadelesi, kaderi veya imtihanı. Kendi yükümüz için verilmiş omuzlarımıza başkasının da yükünü yükleyince sanırım dengeler bozuluyor. Elbette bencilce kimseyi düşünmemek gibi bir netice çıkmıyor buradan. Yapabileceğini yaptıktan sonra olacakları akışına bırakmak gerekiyor. Ötesi çok yorucu.

Bazı öykülerde ise Kaçış yolları oldukça fantastik bir hal alıyor ve insan gülmeden edemiyor. Beni en çok etkileyense “Borular” öyküsü .Çocukken ileri derece algı bozukluğu teşhisiyle mesleki bir lisede metal atölyesine gönderilen kahramanımız, mezun olduktan sonra boru imal eden bir fabrikada iş bulur. Mesailerden sonra kendi kendine küçük boru yapıp içine misket yuvarlar. Misketler borunun diğer ucundan çıkmayınca aklına bir fikir gelir.

“Dünyada kaybolmaya benden daha fazla ihtiyaç duyan birinin bulunduğunu sanmıyorum.”

Bu fikirle kendisinin sığacağı boyutta bir boru yapıp sonsuzluğa yuvarlanır.
Gittiği yerden seslenmeyi de ihmal etmez:

“Şayet orada mutsuzsanız ve birileri size ciddi algı bozukluğunuz olduğunu söylüyorsa, buraya gelmek için kendi yolunuzu bulmak zorundasınız. Bulursanız lütfen bir deste iskambil kağıdı getirin, çünkü misketten gına geldi.”

Mutlu olmak için bir borudan yuvarlanıp gidemesek bile bizi de mutlu edecek bir yol mutlaka vardır. Öyle değil mi?

1 YORUM

  1. Yorumve analiz hikayeyi çok güzel tamamlamış ve akıcı bir analiz olmuş hayata yaşama sağlam bağlanmayı dengeyi güzel kurmayı öğretiyor

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın