Çizgi roman dünyasının insanların saplantılarından ötesini taşıdığı düşünülebilir mi?

M. Night Shyamalan’ın 21. yüzyılın önemli yönetmenlerinden biri olduğu konusunda birçok sinemasever ile hemfikir olduğumu düşünüyorum. En az bir filmi bile mutlaka sizde yer edinmiştir. Tam da bu bağlamda, yönetmenin yaptığı her filmi merakla bekliyor oluyoruz. Özellikle Glass, bunların arasında ayrı bir yere sahip çünkü 2000 yapımı Unbreakable ve 2016 yapımı Split’i birleştiriyor. Filmin bir nevi devam filmi niteliğinde olması sebebiyle yönetmen herkesi büyük bir merak içerisinde bıraktı. Çıkan fragmanlar heyecanımıza heyecan katarken, bir devam filminin yapılmasının gerekli olup olmadığı kısmında ise endişelerimiz de yok değildi.

Split, 23 farklı kişiliğe sahip olan bir adamın, “Canavar” adını verdiği 24. karakterinin gün ışığına çıkma telaşı üzerinden ilerliyor. Shyamalan’ın en iyi filmlerinden biri olduğunu düşündüğüm Split, içerisindeki olay örgüsü ve karakter psikolojisinin derinlemesine incelenmesiyle kendisini ayrı bir yere konumlandırıyor. Ayrıca James McAvoy’un birçok farklı karakteri başarıyla canlandırmış olması akıllara kazınan anlar arasında.

Unbreakable, tren kazası geçiren bir adamın kazanın ardından kendisi hakkında öğrendiği olağanüstü bir yetenekle tanışmasını anlatıyor. Bruce Willis ve Samuel L. Jackson’ın başrollerini paylaştığı film, Shyamalan’ın yine sevilen filmlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.

Glass’in en büyük probleminin, diğer filmlerin aksine, karakterleri derinlemesine inceleyemememiz sebebiyle ortaya çıktığı düşünülebilir. Split ile oyunculuk konusunda neredeyse şov yapan James McAvoy’un dahi sönük kaldığını gözlemleyebiliyoruz. Filmin normalde üç buçuk saatlik olması sebebiyle, Shyamalan onun üç karakterinden kırpmak zorunda kalmış. Bunun eksikliği de filmde fazlasıyla kendisini belli ediyor. Ayrıca Split, Kevin Wendell Crumb karakterinin alt metnini dolu bir şekilde sunarken Glass’te ise yer yer komedi unsuru olarak dahi kullanılıyor. Bir nevi kendi felsefesiyle çelişiyor.

Mr. Glass, neredeyse filmin sonuna doğru akışa dahil oluyor. Pastanın en güzel dilimini aldığı kesin ancak sonradan ortaya çıkıyor oluşu biraz da olsa karakterine alışamama hissini veriyor. Tabii ki bu gecikmenin senaryo üzerinde oldukça mantıklı bir sebebi var fakat yine de aniden ortaya çıkma hissine kapılıp karaktere karşı yabancılık hissedebiliyorsunuz.

David Dunn’ı ise Unbreakable’ın aksine, yüzeysel bir şekilde oğluyla olan ilişki incelemesi ve yeteneğini kullandığı birkaç kısımlarda görebiliyoruz. Zaten filmin amacı tek bir karaktere yoğunlaşmaktansa, üç karakteri yan yana getirerek bir bağ oluşturmak. Ama burada doğan problem, aralarındaki bağı anlamlandırma noktasında da ayrı bir soruna sebebiyet veriyor.

Kendilerini süper kahraman zanneden insanlar üzerine çalışan Dr. Ellie Staple (Sarah Paulson), güçlerine güvendiği bu üç karakteri derinlemesine ele alıyor. Üçünü de çok iyi tanıdığını zannederek, farklı bir tedavi yöntemi uyguluyor. Sahip oldukları güçlerin hepsinin temellendirmelerini onlara kabul ettirmeye çalışarak bir nevi kendilerine olan inançları köreltmeleri için çaba sarf ediyor. Ancak bu köreltme durumu başka bir konuya ışık tutuyor. Süper kahraman olabilmek için illaki doğuştan gelen bir yeteneğe mi sahip olmak gerekir? Saf bir inanç çeşidiyle kişinin kendi gücünü kendi yaratması mümkün değil midir? Böyle bir şey başarıldığında bu güçleri köreltmek mi gerekir? Çizgi roman dünyasının insanların saplantılarından ötesini taşıdığı düşünülebilir mi? Tüm bu sorulara cevap arayan Glass, filmi asıl başarılı kılan kısmında bu sorulara yöneliyor. İnanç, güç ve yeni dünya düzeni kavramlarını incelemesi temelinde görünen süper kahramanlığın ötesini işaret ediyor. Ve bu süper kahramanlıktan doğan güçler, dünya tarafından bilindiğinde oluşabilecek kaos ortamının ip uçları veriliyor.

Sarah Paulson’ın hayat verdiği doktor, senaryo üzerinde erkek bir karakter olarak yazılmıştı ancak Paulson, M. Night Shyamalan ile çalışabilmek için senaryoyu okumadan kabul etti ve karakter bir kadın doktora dönüştürüldü. Filmde, ne eksiğiyle ne de fazlasıyla klasik bir Sarah Paulson oyunculuğu izliyoruz. Kendisi sessiz, sakin ve zeki bir karakterin yansımalarını canlandırıyor.

Shyamalan, Split’te de beraber çalıştığı görüntü yönetmeni Mike Gioulakis ile korkutucu ve karanlık bir atmosfer yaratabilmek için Glass filminde tekrar çalışıyor. Yer yer karakterlerin bakış açılarından gördüğümüz yakın planlar, aksiyonuyla paralel bir biçimde ilerleyen sinematografisi filme katkıda bulunmuş olsa da görüntü kısmında film izleyicisini fazla tatmin edemiyor. Keza Mike Gioulakis; It Follows, Under the Silver Lake filmlerinde daha başarılı bir görüntü yönetimi sergilemişti.

Özetle, Glass filmi kendisini süper kahraman zanneden kişileri tedavi eden bir doktor ve olağanüstü güçlere sahip olan üç adamın aynı hastanede olması üzerine gelişen olayları konu ediniyor. Unbreakable ve Split filmlerinin devamı niteliğindeki Glass, karakterleri yüzeysel işlemesi sebebiyle bazı kısımlarda tatmin etmiyor. Ancak süper kahraman meselesi üzerinden ilginç bir perspektif sunarak kendisini ayrı bir yere konumlandırıyor. Finalindeki twist ile de hikaye üzerinden kurulacak yeni filmin sinyallerini veriyor.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın