Bir dostum şöyle demişti:

”Şiir kitabı öyle oturup okunmaz. Bazı anlarda ihtiyacın olan sayfayı (satırı) sen bulursun.”

Ya bir satır da kendini bulursun. Ya da o satır senin için yazılır. Tıpkı ömür hanım gibi. Belki de ince yürekli, yumuşak sesli Şükrü Erbaş’ın Ömür Hanım’ı olmayı birçok kadın gibi bizde diledik. Şiiri ya da şiire dökülen ahları eteklerine kelimelerle döken Şükrü Erbaş’ın şiire verdiği emeğinin kırkıncı yılında bir yenisi ile tanışmak nasip oldu; Otların Uğultusu Altında.

“Ne olurdu kokunun da fotoğrafı olsaydı
Sesin fotoğrafı. Boşluğun fotoğrafı.
Parmak uçlarındaki karıncanın.
Ruhtaki üşümenin.
Ölüm kimseyi böyle yalnız bırakmazdı.”

7 Eylül 1953’te Yozgat’ta doğan Erbaş, üniversiteye kadar bu şehirde eğitimini tamamlar. Ankara’da Gazi Eğitim Enstitüsü Eğitim Fakültesini bitirir. Toprak Mahsülleri Ofisi’nde memur olarak görev yapar. Şiire olan merakı iş hayatını geri de bırakır. İlk şiiri Varlık Dergisi’nde yayınlanır. Yayınlanan ilk göz ağrısı “Yolculuk” şiiri 1978’de Ceyhun Atuf Kansu Ödülleri’ne layık görülür. Ardından birçok edebiyat dergisinde şiirleriyle yer alır. Şükrü Erbaş ardından deneme de dahil olmak üzere birçok kitabıyla okurla buluşur. Bu buluşma bazen hiç bağırmadan haykırma içerir. Kimseleri incitmez hatta bir ayrılıksa bile. Kelimeleri sunmadan önce işlemeli mendiline sarar da verir. Kimin avucuna düşerse bu mendil bir kırık kalp bulur, dünyaya küskün bir yüz. Okur, bu satırlarla İlk kez Ömür Hanım ile tanışmıştır. Otların Uğultusu Altında kitabında da vardır Ömür hanım, yine bir sitemle öylece durur.

“Kuşlar kuşların yanına,
Yapraklar yaprakların yanına,
Hiçbir şey yalnız kalmıyor
İnsandan başka dünyada.”

Deyip Edip Cansever’in satırlarıyla Otların Uğultusu Altında kitabı bizi karşılar. Yalnız olmanın burukluğu satırlarda yoktur. Yalnız olmanın farkındalığı vardır. Senden farklı olanı eksik olanı haykırmanın kaygısıdır. O yüzden kitabın son bölümünde tıpkı kaygısı olan İnce Memed, Neşet Ertaş, Sennur Sezer’i anmadan geçemez. Belki de ilk sayfanın yalnızlığı sonlara doğru silinip kaybolup gider. Ve okumaya başladıkça şiirler de bir dal gibi Neşet Ertaş türkülerine tutunuverir Erbaş. Devam edilmez artık diğer şiire geçilemez. Bir süre kulağa Neşet Ertaş sazının sesi gelir. Satırlara misafir olan yalnızca Neşet Ertaş’la kalmaz. Şiirin buruk yüzü, yasaklı adı Füruğ ve delikanlısı Edip Cansever de misafir olur.

“İnsan en çok ışıkta kaybolur
Bir daha dönemiyor gölgesine.
Sonrası
Yalnızlık bile değil.”

Kitap, yayın yönetmeliğini Enis Batur’un yaptığı Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkmıştır. Şükrü Erbaş’ın şiir ile olduğu kırkıncı yılını taçlanmak için okurla buluşur. Eser 77 sayfadan oluşmaktadır. İçeriği dört bölümden oluşur. Dört satır halinde topladığı şiirleri için özgün bir sıralama tercih etmiştir. Bölümleri adlandırmak adına toplu satırlara numaralandırma yapmıştır. Bazı bölümler için karşılıklı konuşmalar içeren yerler barındırır. Toplumsal kaygıları hep aşkın önüne geçen Şükrü Erbaş daha çok diyecekleri bitmeden kitabı sonlandırır. Belki de demedikleri düşünsünler diye halkına bırakır. Ömür Hanım, Hayal Hanım ve tabi ki eşi Hatice Hanım da yüzünü çevirir. Onlarsız da edemez kelimelerinde. Her birinde ayrı bir his dünyası yaratır.

“Hangi hayal hangi hatıranın yerini tutar
Bir gövdeden ötekine gölgelenen zamanlar
Ey çaresizlikten yapılmış yaşama sevinci
Taşların taşlarla konuştuğu bu yalnızlıkta
İnsan üzüntüden başka nedir ki.”

Şükrü Erbaş şiirleri ayağı yerden kesen hisler vaat etmez. Daha çok yere sımsıkı basmayı diler. Yeni bir eserle biz okurları mutlu eden kitapla bir an önce tanışmanız dileğiyle. Ve içinde bulunan, “Yalnız kalınca da kendinizi seviyor musunuz?” sorusuna cevap bulmanız dileğiyle.

Ve elbette, bizi yalnız okumak kurtaracak.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın