İsmini duyduğumda heyecanlandığım yönetmenlerden olan Steve McQueen, 21. yüzyılın en iyi yönetmenleri arasında yerini almış durumda. Filmografisindeki dördüncü uzun metraj filmi Widows, yönetmenin anlatı bakımından imza attığı en normal yapımı oldu benim için. Michael Fassbender ile çalıştığı Hunger’da (2008) ağır bir hikayeyi kan dondurucu bir soğuklukta işledikten sonra, tekrar Fassbender ile çalışarak Shame’de (2011) cinselliği örtük bir biçimde ele alıp minimal bir hikayeyi kendi diliyle anlatmaya devam eder. Ardından ise Oscar’da 3 ayrı dalda ödül kazandığı 12 Years a Slave (2013) ile de ayrımcılık üzerine bir tarihe ışık tutarak belki de en ağır toplarından birini oynar. Üç filminde de kendi dilini yakalamayı başaran yönetmen, filmografisiyle birlikte ele aldığımda Widows’ta bana hayal kırıklığı yaşattı ne yazık ki. Ortaya çıkan filmin başarılı olup olmamasından ziyade yönetmenin imzası niteliğinde değerlendirebileceğim detaylar yakalayamadığım için böyle bir karara vardım. Öte yandan yönetmenden bağımsız bir şekilde film, kendi türü içerisindekilere kıyasla eline yüzüne bulaştırmadan hikayesini akıcı bir biçimde anlatıyor.

Widows’un öne çıkan yönü ise benim için –hep aynı surat ifadesiyle oynaması sebebiyle Liam Neeson haricinde- şüphesiz ki oyuncu kadrosu oldu. Viola Davis’ten Colin Farrell’a kadar uzanan oyuncu kadrosunda son dönemin popüler birçok oyuncusu mevcut.

Ölen eşlerinin ardından yaşamlarına devam edebilmek ve başlarındaki beladan kurtulabilmek için onların yarım bıraktığı işe kendileri el atmaya karar veren üç kadının yanına sonradan bir kadın daha dahil olur. Uzun ve kapsamlı bir çalışma sürecinin ardından artık göreve hazırdırlar. Onları bekleyen gerçeklerden bihaberdirler.

Filmde dramatik anlatım, sekteye uğramadan akıcı bir biçimde izleyiciye aktarılıyor. Herhangi bir karmaşıklığa sahip olmaması, oyuncu performanslarının da etkisiyle hikayeyi sade bir düzleme taşıyor. Hikayenin ve akışın hızlı ilerlemesi, dağınıklığa yer verilmemesi vb. sebepler Widows’u kendi türü içerisinde değerlendirdiğimizde iyi sayılabilecek bir konuma sabitliyor olabilir ancak son zamanlarda senaryoların en büyük düşmanı olan bir problemle karşılaşıyor. Birbirleriyle kaynaşamayan bölümler, bir sonraki kısımda izleyicide olaylar arasındaki bağ bakımından yabancılaşmaya sebep oluyor. Özetle gerektiğinden fazla hızlı bir akış sunuluyor. Bu durum bana final çizgisine ulaşabilmek için yara almasına rağmen ayağının takılmasını umursamayan bir koşucuyu anımsatıyor. Ne yazık ki o yaraları kimi zaman izleyici fark ediyor.

Dört kadın üzerinden ilerleyen film, başlangıçta Feminist bir anlatının sinyallerini verirken sonradan sırtını dayadığı klişelerle temellendirme noktasının zayıflığını gösteriyor. Kocasından dayak yiyen, aldatılan, psikolojik şiddete uğrayan, terk edilen kadın figürleri ve buna rağmen hala ayakta olmak gibi bir tez-antitez sunularak güçlü kadın arketipi yaratılmaya çalışılıyor. Ancak bazı kısımlarda senaryo üzerinde bunun yapmak için yapıldığını gözlemlemek mümkün. Başka bir bağlamda bu tavrın bir avutma yönteminden öteye geçemediğini düşünüyorum. Artık bunu “siz de” yapabilirsiniz söyleminden öteye geçilip bunu zaten yapabiliyorsunuz demek gerekiyor. En azından filmin temel anlatısının bu olamayacak kadar zayıf işlendiğini söylemek mümkün. Öte yandan para karşılığında birlikte olan bir kadının (Alice) profili çiziliyor. Bunu kendi seçimi sonucunda yapıyor ve bitiriyor oluşu ideolojik olarak incelendiği takdirde  herhangi bir zayıflıktan ziyade salt bir seçim özgürlüğünün temsili gibi. Karakterin gerçekleştirdiği dönüşüm sonucunda özgürlüğüne kavuşan Alice, diğerlerine kıyasla senaryoda iyi işlenmiş bir karakterin örneği.

Politik meseleler üzerine yeni bir şey eklemeden, çözüm sunmaktansa problemi tekrar eden yan anlatısı konuya hizmet etmekten öteye gidemiyor. Fragmanını ilk izlediğimde beklentim epey yükselmişti ve hatta McQueen’in filmografisinde çok farklı bir işe imza atacağını düşünmüştüm ancak film benim için hayal kırıklığı oldu. Özetle Widows, kendi türü içerisindekilere kıyasla senaryosunu iyi kotaran, ancak yer yer akışındaki hızlılığıyla problemler yaşayan, Feminizm meselesinin alt metninin doldurulamaması sebebiyle yapılmak için yapıldığını düşündürten Steve McQueen’in en zayıf filmi olarak karşımıza çıkıyor. Bir dipnot olarak: Başlangıçta kullanılan ilişkili kurgu gibi bir kurguyla film ilerleseydi daha iyi bir yere konumlanabilirdi diye düşünmeden edemiyorum.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın