Sırça Fanus’unun içinde ölen Tezer Özlü ve Sylvia Plath hatırasına saygıyla…

-Yolculuk nereye ?
– Yaşamın ucuna …

Yaşamın Ucuna Yolculuk yaparken Tezer Özlü yanında Svevo, Kafka ve Paves’i alır, tek tek mezarlarına gider. Bense Sylvia Plath’i alıyorum. Aynı onun gibi intihar düşüncesiyle dolup taşan şair, yazar ve bir anne; Sırça Fanus’unun içinde.

Kadınların en bilindik özelliği duygusal olmalarıdır. Bunu yaşama sevinciyle birlikte ölüme giden kadınların şiirlerinde çok rahat görebiliriz. Sadece duygusallığı değil, bambaşka duyguları da…

Alman bir babanın kızı Plath. Almanca’yı zorla öğrenmesi ilk yaralardan. Çünkü buna zorlayan babası. İlk şiirini sekiz yaşında yazar Plath. Yoğun nefreti hissetmemek imkansız.

‘’ dikenli tellere takıldı kaldı
ich, ich, ich, ich
güçlükle konuşurdum
her alman’ı sen sanırdım
hele o yüz kızartıcı dilin

baba, babacığım, alçak herif,
seninle işim bitti. ‘’

İlk şiirini babasının ölümü üzerine yazar. Saplandığı boşluktan hayatı boyunca kurtulamaz. ‘’İçinde susturamadığı bir ses olduğu için yazdığını’’ çok sonra Sırça Fanus’ta söyler. Şiirler yazmaya devam eder. İlk intiharını on yaşında dener. Bulunmak isteyenlerden değildir o. Sonsuz ışığa sonsuz sessizliğe kavuşacağını düşünür. Başarısız olur. Gizdökümcü şiirler onunla başlar. Plath itiraflarını şiirlere dökerken Özlü ise anlatılarında yoğurur. Bursla gittiği okulda ikinci intiharına kalkışır, başarısız olur. Daha sonra yine bursla Cambridge Üniversitesi’ne gider. Susturamadığı ses yazıya dökülmeye devam eder. Onun gibi şair olan Ted Hughes’la evlenir. Mutlu evlilik zamanla kabusa dönüşür. Plath’in kıskançlık krizleri Hughes’ı bıktırır. Suçlu sadece Plath değildir çünkü Hughes onu aldatır. Önce evliliklerini düzeltmek için çocuk sahibi olmaya karar verirler. Bu plan da pek işe yaramaz. Başarısız evliliğin Plath üzerindeki kötü etkisi büyüktür. Evlendikten sonra yaratıcılığının sınırlandığını, gerilediğini düşünür. Her şeye rağmen yaşamına pek çok şiir ve pek çok kitap sığdırır. Yetenekli ve zeki kadın zaferini 11 Şubat 1963 günü kazanır. Sabah kalkar, çocuklarının süt ve bisküvilerini hazırlayıp odalarına götürür. Kapıyı sıkıca kapatır. Hatta bant, battaniye vb. şeylerle kapının bütün boşluklarını kapatır. Mutfağa gider kafasını fırının içine sokarak intihar eder. 30 yıl boyunca yanında taşıdığı ölüm gün yüzüne çıkmıştır artık. Üçüncü intihar girişimi başarılı olur. Şiirlerinde kalkıştığı intihar girişimleriyle gurur duyar. Her şeyin yanında bir kadın olarak ölüme giderken bile çocuklarını düşünür. Gazdan etkilenmemeleri için önlem alır. Ne kadar naif bir düşünce…

“yola düşen gölgemin, yorgun yol arkadaşıdır ömrüm.”

Plath öldükten sonra kocası Günlükler‘i yayımlar. Bu kitaba yazdığı önsöz yüzünden Sylvia hayranları ondan nefret eder. Önsözde güncelerin bazılarını imha ettiğini söyler. Sebebi de çocuklarının rahatsız olabileceğidir. Bu saygısızlık şu soruyu akla getirir: Kendi bencilliği çocuklara olan sevgisizliğinin önüne mi geçti? Çocuklar sadece Sylvia’nın mı? Bu sorular doğru kadının (Sylvia’nın) hayatı boyunca yanlış adam için çabaladığı gerçeğini değiştirmiyor.

Sırça Fanus (The Bell Jar) Ocak  1963‘te  Victoria Lucas takma adıyla yayımlanır. Güzel başlayıp kötü süren yaşamın kağıda dökülmesidir. Otobiyografik bir kitaptır. Plath kendi yaşamını yazmıştır. Kahramanların isimleri farklıdır sadece, yaşananlar aynıdır. New York‘da bir moda dergisinde çalışan kahraman  zamanla yaşamdan soyutlanmaya başlar, bunalıma girer. Gördüğü tedaviler, yaşadıkları, hissetikleri ve adım adım ölüme yaklaşımı yazılıdır. Ölür; yeniden dirilir yazarak. Hayatla kavgası sessizlik içinde sürüp gider. O yüzdendir ki kitapta sessizlik her sayfada vardır. Sırça Fanus’un içine hapis olmuş durumdadır. Normal bir yaşam sürebilmek için her şeyi yapmıştır oysa ki… Fildişi kulede yaşamak yetmez bu yüzden Sırça Fanus‘a tırmanır. Yazarın kullandığı kelimeler ve benzetmeler çok çarpıcıdır.

“Sessizlik bunaltıyor beni. Sessizliğin sessizliği değil bu. Benim kendi sessizliğimdi. Çok iyi biliyordum ki otomobiller gürültü yapıyordu. Otomobillerin ve yapıların aydınlık pencerelerinin gerisindeki insanlar da gürültü yapıyordu. Nehir de gürültü yapıyordu. Ama ben hiçbir şey duyamıyordum. Kent ışıldayarak, göz kırparak, bir afiş gibi yamyassı asılmış duruyordu penceremde. “

Pür dikkat okunduğu zaman altını çizecek tekrar tekrar okunduğunda ise huzursuz edecek cümle çok.

Ariel ‘de toplanır şiirleri.

‘’Ölmek,
Her sey gibi bir sanattir,
Bu konuda yoktur üstüme. ‘’

Yaşamın saçmalığına katlanamayan anne şair/yazarlar geride özel hayatlarına girmemiz için günlük bırakırlar. Sylvia Plath‘in günlükleri bana Tezer Özlü’yü hatırlatır. Aslında ikisini ayıramam. Her ne kadar Türk Edebiyatı’nda Plath hayranlığını açık açık söyleyen Nilgün Marmara olsa da Özlü’yü ayırmak haksızlık gibi geliyor bana.  İkisi de yaşamla savaşır; yaşama karşı ölümü savunurlar. Baba sevgisizliğinin kurbanı kız çocuklarıdırlar.

Son olarak

Türkçe’ye pek az eseri çevrilmiştir. Merak eder de okumak isterseniz Kırmızı Kedi Kitapevi’nin çevirilerini tercih edin.

2003 yılında yazarın hayatı Oscarlı oyuncu Gwyneth Paltrow’un ünlü şairi canlandırdığı “Sylvia” filmine de aktarıldı.

Nilgün Marmara Sylvia Plath’ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi  adıyla İngilizce tez yazmıştır. Yazıldıktan 20 yıl sonra Türkçe’ye çevrilmiştir.

The Bell Jar‘ın yayımlanmaması için Plath‘ın annesi uzun uğraşlar vermiştir. Lakin bu uğraşlar eseri Amerika’nın ilk feminist romanı olmasını engelleyememiştir.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın