Üç dört yaşlarındaydım, bir gün ezan okunurken bana minareyi göstererek “Bak, Allah!” demişlerdi. Bunu hiç unutmadım. Sonra, beş yaşındayken, oturduğumuz evin önünde merdivenlere çökmüş, elimde sokaktan bulduğum uzunca bir sopayı bıçakla yontmaya çalışırken teyzeme yakalandım. Sopanın ucunu kurşun kalem ucu gibi sivriltmek istiyordum, kendime göre epeyce de başarmıştım sanki. “Ne yapıyorsun sen bacaksız! Bırak o bıçağı bir tarafını keseceksin, sonra uğraş dur!” diye bir miktar fırça yedim. Üstüne bir de evden bin bir zahmetle yürüttüğüm bıçağımı kaybettim. O güne kadar din hakkında pek çok şey öğrenmiştim, Allah’ın insanın yanında durursa onu koruyacağı da bunlardan biriydi. Olduğum yerde saatlerce ağladım… Şimdi bir daha bıçak bulamayacağım için her zaman yanımda durup beni hep koruyacak olan Allah’ımı hiçbir zaman bitiremeyecektim.
Şeker Portakalı’ını okurken birden anımsadım bu olayı. Okuyan herkesin gözünde böyle anıları canlandı mı acaba, diye merak ettim. Kısa bir süre tebessüm ederken de biraz düşündüm. Pek çoğumuza çocukken okutulmuş kitaplardan biridir, yetişkinlerin çoğuysa “çocuk kitabı” diye küçümsemiştir. Kendi fikrimce, Şeker Portakalı’nın çocuklara okutulmasını sakıncalı bulduğumu söylemek isterim. Israrla çocukların okuması gerektiğini düşünen ebeveynler ve bazı öğretmenlerin ise kitabı kendilerinin okumadığı düşüncesindeyim. Çünkü bir anne babanın ya da öğretmenin çocuğa, böylesine acılarla dolu bir kitabı okutmasının mantıklı bir açıklamasını bulamıyorum. Yanlış anlaşılmasın, kitabın tekrar tekrar okunması gerektiğini biliyorum. Fakat küçük çocuklar tarafından değil, yetişkinler tarafından…

Şeker Portakalı’nı baştan sona bütün yönleriyle incelmek bu yazı için mümkün olmayacak. Çünkü kitabın konusu tek yönlü ilerlemiyor. Aile, şiddet, ekonomi, ırkçılık, kültür, mahalle, kardeşlik, arkadaşlık, okul ve öğretmenlik, çalışan ve işveren durumu, zengin-fakir ayrımı, din, inanç vb. gibi pek çok konuyu kısaca değinilmiş görünse de ayrıntılı işlediğini görüyorum yazarın. Bu sebeple de her birine bu yazımızda yer verme imkanımız maalesef yok. Ben de incelememi bir soru üzerinden yaparsam daha sağlıklı sonuçlar alabileceğimizi düşündüm:

Bir insan ne zaman hayallerinden vazgeçer? Neden vazgeçer? Ya da vazgeçmek bir seçim midir mecburiyet mi?

Zezé’yi hayata bağlayan nedenlerle başlayabiliriz sanırım.

Kardeşi Luís onun için en önemli kişilerden biri. Bu yüzden ona Kral Luís diyor… Çocuk haliyle kardeşine doğru düzgün ağabeylik yapmak için bütün gayretiyle çabalıyor. Öğrendiklerinin çoğunu Kral Luís’e yanlış öğretmemek adına öğreniyor.

“…..Sözcüğü bir türlü hatırlayamazdım. Edmundo Dayıma tekrar sormalıydım. Akorbasi miydi, akrobasi mi yoksa arkobasi mi, emin olamazdım. İçlerinden biriydi. Küçük kardeşime yanlış öğretmemem lazımdı…..”

Onunla hayallerinde yarattıkları oyunlar aleminde çok eğleniyorlar. Zezé, kardeşine bugün yetişkinlerin birbirlerine karşı duyamadıkları kadar büyük bir merhamet ve şefkat duyuyor. Kral Luís’in yaşının, kapasitesinin farkında, kendisinin onun abisi olduğunun farkında… Her şeyi kuralına göre yapıyor, üstelik kimseden yardım almadan.

Kral Luís’ten sonra, evinin arka bahçesinde bulduğu küçük bir şeker portakalı fidanı, onun hayatında çok önemli bir yere sahip. Minguinho adını verdiği bu küçük fidan onun hem oyun hem sohbet arkadaşı oluyor. Kitap da adını oradan alıyor. Şeker portakalı fidanı, onun hayal gücünün bir sembolü, o istediği zaman konuşabiliyor. Fakat bu sohbetler Minguinho ya da Xururuca ile Zezé arasında bir sır olarak kalıyor.

Onun hayat enerjisini borçlu olduğu nedenlerden biri de hayal dünyası ve oyunları. Bir de şarkıları. Yani çocukluğu. Çocuklar nasıldır bilirsiniz. Oyunlar onların her şeyidir. Hayatın bütün akışını oyunlarla sağlar çocuklar. Bizler ise onları pek anlamayız. Onların oyun dediklerine biz yaramazlık deriz. Onların eğlenceli bulduklarını cezalandırmaya çalışırız. Onları dinlemek, anlamaya çalışmak yerine onlara komutlar verir ve bu komutları yerine getirmelerini isteriz. Zezé’nin yaşadığı da bundan farklı değil. Fakat o oyunların verdiği heyecana tutunmuş, bütün cezalara rağmen hayallerinde yaşıyor. Bu hayallerin sonuçlarının bazen çok ağır olduğunu görüyoruz. Portekizlinin arabasına arkadan asıldığında, komşunun ağaçlarından meyve çalmaya kalktığında, çoraptan bir yılan yaparak mahalleliyi korkutmaya çalıştığında… Canını tehlikeye attığını görüyoruz.

Öğretmeni onun için bir diğer yaşam kaynağı. Diğer öğretmenlere göre çirkin olması, sınıfta kimsenin öğretmeni sevmemesine neden olmuş. Zezé bu durumu fark ediyor, öğretmenine merhamet ediyor. Onun masasına her gün bir çiçek bırakıyor. Onu üzmemek için elinden geleni yapıyor. Sadece okulda yaramazlıklarına ara veriyor. Öğretmenlerin hepsi Zezé’yi çok uslu olduğu için çok seviyorlar. Bunda öğretmen Dona Cecília Paim’in payı da çok büyük elbette.

“En dokunaklı olansa öğretmenim Dona Cecília Paim fakir olduğumuzu bildiğinden, beslenme saatinde, herkesin yemeklerini çıkardığını görünce duygulanıyor ve beni yanına çağırıp seyyar satıcıdan kremalı çörek almam için para veriyordu. Bana öyle büyük bir şefkat gösteriyordu ki galiba sırf onu hayal kırıklığına uğratmamak için uslu duruyordum.”

Zezé’nin aile üyelerinin bazıları onun neşe kaynağı olabiliyor. Onları seviyor sevmesine fakat aile içindeki durumunun pek iç açıcı olmadığını okurlar görebiliyor. Zezé’nin de pek çok şeyin farkında olduğunu söylemeden geçmek olmaz. Edmundo Dayı ve Dindinha onun için bir dinlenme alanı gibi. Edmundo Dayı ise bir bilge konumunda. Zezé her şeyi ona soruyor, bütün sorunlarını onunla paylaşıyor, onunla çözüyor. Çekirdek ailesi hakkındaki görüşlerini ise dokuz yaşındaki abisi Totoca ile Noel’de neden Bebek İsa’dan hediye alamadıkları üzerine yaptıkları bir konuşmadan öğreniyoruz.

“Diyelim ki sen sahiden çok azgınlık yaptın, hediyeyi hak etmedin. Peki ya Luís?”
“O bir melek.”
“Ya Gloría?”
“O da.”
“Ya ben?”
“Şey, sen bazen… bazen… eşyalarımın üstüne yatıyorsun ama çok iyi kalplisin.”
“Ya Lala?”
“Eli çok ağır ama iyi kalpli. Bir gün papyonumu o dikecek.”
“Ya Jandira?”
“Jandira nasıl biliyorsun ama kötü kalpli değil.”
“Ya annem?”
“Annem çok iyi kalpli; bana vururken üzülüyor ve hep yavaş vuruyor.”
“Ya babam?”
“Ah! Onu bilemiyorum. Şansı bir türlü yaver gitmiyor. Galiba o da küçükken benim gibi ailenin belasıymış.”

Görüldüğü üzere ailesini her şeye rağmen seven bir çocuk var karşımızda. Fakat onu rahatsız eden şeyler de az değil. Annesinin ona vururken üzülmesi ve yavaş vurması, ailenin diğer üyelerinin ona karşı tavrı hakkında çok önemli bir ipucu veriyor bize. Ailesinden Gloría, ona karşı gerçekten şefkat ve merhamet gösteren tek kişi. Onun Zezé’yi hayata bağlayan en önemli etkenlerden biri olduğunu söylemek durumundayız. Acaba Gloría olmasaydı Zezé ailesi için aynı güzel fikirlere sahip olabilir miydi?

Ve Portekizli. Tanışmaları çok da hoş bir anı olmasa da Portekizli Zezé’nin hayatındaki en temel yapı taşı oluyor. Portekizli Manuel Valadares Zezé’nin en iyi arkadaşı. Zezé’yi anlayan, dinleyen, acıyan, istemsiz merhamet gösteren, çok seven Portuga’sı…

“Evindeki kimse bu çocukcağızı anlamıyor. Hayatımda gördüğüm en hassas yavrucak.”

Portuga ona bütün yaralarını sarmasında yardımcı oluyor. Dürüstçe konuşuyor, ona şekerlemeler alıyor. İhtiyar bir adam olmasına rağmen tam olarak çocukla çocuk oluyor. Zezé, acılarına dayanamayarak en nihayetinde ondan kendisinin babası olmasını bile istiyor. Portuga da Zezé’yi en az onun kadar seviyor.

“Hayır, demek istediğim, sen beni gerçekten seviyor musun?”
“Tabii ki, sersem.”
Söylemek istediğini kanıtlamak istercesine bana daha sıkı sarıldı.
“Düşündüm de. Senin bir tek Encandato’daki kızın var, değil mi?”
“Evet.”
“Evinde yalnız yaşıyorsun, değil mi, kafesteki iki kuştan başka kimsen yok?”
“Evet.”
“Torunun olmadığını söylemiştin, değil mi?”
“Evet.”
“Beni sevdiğini de söyledin, değil mi?”
“Evet.”
“O zaman neden bizim eve gelip babamdan beni sana vermesini istemiyorsun?”
Öyle duygulandı ki doğrularak oturdu ve yüzümü avuçlarının arasına aldı.
“Sen benim oğlum olmak mı istiyorsun?”

“İnsan babasını doğmadan önce seçemiyor. Ama ben seçebilsem seni seçerdim.”

Zezé’nin hayallerle dolu dünyasını az çok çizebildik sanırım. Peki, böyle bir çocuk, nasıl olur da umutsuzluktan ölümün kıyısına kadar gelir?

Şimdiye kadar üzerinde durduklarımız, Zezé’nin kitabın başlarında okuduğumuz mutlu, güzel günlerinden yola çıkılarak ortaya konuldu, Portuga ile olan diyaloğu hariç. Okumaya devam ettikçe, büyük bir yıkımı adım adım izliyoruz.

Bu meseleyle ilgili öncelikle oyun meselesine değinmek istiyorum.

Çocukları nasıl bilirsiniz? Oyunlarını nasıl değerlendirirsiniz? Ya da herhangi bir şekilde değerlendirme çabasında bulunur musunuz?

Bizler çocuklarımızın oyun dünyalarını ciddiye almıyor, onları başımızdan defetmek adına oyunları kullanıyoruz. Bu bir çocuğun felaketidir. Çünkü bir çocuğun hayatındaki en önemli şey oyunlarıdır. Oyunları ciddiye alırlar. Oyunları olmadan hayatlarını sürdüremezler. Bizler için iş, para, ev, aile ne kadar mühimse onlar için de oyunlar o kadar mühim. Oyunlarını ciddiye almamak demek onları ciddiye almamak demektir. Oysa bir çocuğun düşünce dünyasında neler olup bittiğini kim bilebilir?

Zezé de oyunları için yaşayan bir çocuktu, fakat her bir oyununun bedelini ağır ödedi. Her seferinde dayak yedi, öyle ki Zezé dayak yeme durumunu artık kanıksamaya başladı.

“Karanlıkta yattığım yerde hıçkırıklarımı yuttum ve dayaktan sonra insana en iyi gelen merhemin yatak olduğunu düşündüm.”

Oyunlarını görmezden gelmek bir şey, dayak gibi şiddet içerikli tepkiler vermek başka bir şey… Çocuğumuzu yaşarken öldürmek istiyorsak, yapmamız gereken şey tam da bu. Şiddetin her türlüsü. Zezé’nin evde gördüğü şiddetin yalnızca fiziksel boyutu değil. Hakaretler ve kötü niyetli söylemlere daimi olarak maruz kalan Zezé’nin içine ince ince onun bir şeytan olduğu düşüncesi işleniyor, yediği dayakları hak ettiğine inandırılıyor.

“Portuga, suratıma bak. Suratıma değil, burnuma. Evdekilerin söylediğine göre benimkine burun değil hayvan burnu denirmiş, çünkü ben insan değil, hayvanmışım, pis bir Pinage yerlisiymişim, şeytanın evladıymışım.”

“Niye vurduklarını biliyorum. Yaramazın tekiyim de ondan. Öyle kötüyüm ki Noel geldiğinde hep aynı şey oluyor: Bebek İsa yerine Bebek Şeytan doğuyor!”

Küçük bir çocuğu herhangi bir şeye inandırmak çok kolaydır. Çünkü küçük çocukların en yavaş gelişen yönü zihinleridir. Zihinsel gelişimine erken başlayan çocuklar ise oldukça büyük sorunlar yaşarlar. Zezé gibi… Onları bir şeye inandırmak için uzun süre telkinler vermek, bu telkinleri pekiştirmek gerekir. Zezé defalarca kendisinin şeytanın evladı olduğunu işitti. Bu onun günden güne gerçekten kötü olduğuna inanmasına neden oldu. Bunun için de bütün cezaları, bütün dayakları hak ettiğini düşündü. Ta ki bir gün sebebini anlamadığı halde öldürürcesine dayak yiyene kadar… Bir gün Jandira ve Totoca’nın ölümcül dayağına yer. Bir iki hafta sonra da babası, Zezé’nin onun keyfini yerine getirmek için söylediği şarkının sözlerini dikkate alarak, kendisiyle dalga geçtiğini düşünüp beş yaşındaki Zezé’yi kemeriyle döver. Şaşırdınız mı? Bunun gibi vakaları her gün gazetelerde, televizyonlarda görmüyor muyuz? Ne yazık… İşte bir çocuğun hayallerini öldürmek… İşte bir çocuğu öldürmek! Çocuklar böyle bir durumla karşı karşıya kaldıklarında ne yaparlar?

“…..Yine de babam bana öyle çok vurdu, öyle çok vurdu ki, Portuga… Ama olsun…”
Uzun uzun burnumu çektim.
“Olsun, onu öldüreceğim.”
“Ne diyorsun evladım sen, babanı mı öldüreceksin?”
“Evet, öldüreceğim. Çoktan başladım bile. Öldürmek derken öyle Buck Jones’un tabancasını alıp dan diye öldürmeyi kastetmiyorum. Öyle değil. Kastettiğim onu kalbimde öldürmek. İyiliğini istemekten vazgeçmek. Derken bir gün ölüp gidecek.”

Onlar Zezé’nin hayal dünyasını öldürdüler, hayallerinde var ettiği onların kendileriyle beraber…

Esas darbeyi ise Portuga’nın Mangaratiba’nın altında kalması vuruyor. Zezé, babasıyla birlikte hayatındaki bütün sevgiyi kaybediyor. Zezé bütün ailesinin hayatta olmasına rağmen yetim ve öksüz kalıyor.

“Beni kucağına alan bu adamın istediği nedir? Babam değil ki. Benim babam öldü. Onu Mangaratiba öldürdü.”

Bu dert ile hastalıktan yataklara düşüyor. Bütün mahalle onun öleceğini düşünüyor, herkes hediyelerle ziyaretine geliyor… Zezé acı çekiyor. Acıyı kendisi tanımlayacak kadar acı çekiyor.

“Acı çekmek ne demekmiş asıl şimdi anlıyordum. Acı çekmek bayılana dek dayak yemek değildi. Ayaktaki cam kesiğine eczanede dikiş attırmak değildi. Asıl acı, kalbi baştan aşağı sancılara boğan, insana sırrını kimselere anlatmadan ölmeyi arzulatan bir şeydi. Kolları, başı hep dermansız bırakan, yastıkta öbür yana dönme isteğini bile söndüren bir şey.”

Gloría bu süreçte her zaman yanında oluyor. Minguinho’nun ilk çiçeğini getiriyor Zezé’ye.

“Küçük beyaz çiçeği parmaklarımın arasına alarak okşadım. Artık habire ağlayıp durmayacaktım. Minguinho bu çiçek aracılığıyla bana veda etmiş, hayal dünyamdan ayrılarak acılarla dolu gerçek dünyama geçmiş olmasına rağmen ağlamayacaktım.”

Evet…

İnsan hayallerinden çocukken vazgeçer. Vazgeçmeye mecbur bırakılır. Hayali besleyen en temel unsur sevgidir, sevgi verilmeyince hiçbir canlının yaşama tutunma ihtimali yoktur. Kimi hayatını gerçekten bırakır, kimi hayallerini bırakarak yeryüzünde görevler zincirini yerine getiren bir makine olarak varlığını sürdürür. Yani hiç olarak. Hiç olmayı seçerek… Az bir kısmı da bütün acılarına rağmen, eğer bir damla sevgi görürse, ona tutunarak hayatına acılarını kabul ederek devam eder. En zoru da budur. Zezé en acılı döneminden daimi olarak Gloría’nın sevgisi ile yavaş yavaş tedavi oldu. Onun şefkati ile iyileşti. Ruhunun iyileşmesi daha uzun sürecekti…

İnsan çocukken umutsuzluğun eline düşer. Çocukların anlayamayacağı şeyleri yaşlarını dikkate almadan zorla öğretmeye çalışmak, onların gerçeklik algısına büyük bir darbedir. Onların umutlarına, hayallerine yapılan bir saldırıdır. Onları her konuya dahil etmek zorunda değiliz. Çocuklarımızı korumak bizim yaşama gayemiz olmalı, biz çocukların yaşama sebebiyiz çünkü. Onlar her şeyi öğrenmek, her şeyi bilmek zorunda değiller. Bırakın, acıyla tanışmak için büyüsünler! Bırakın oyunları onların en büyük sıkıntıları olmaya devam etsin! Bırakın, çocuğunuz yaşasın… José Mauro Vasconcelos’un son sözlerinde ifade ettiği gibi:

“O günlerde, yani beraber geçirdiğimiz günlerde, henüz hiç duymamıştım, uzun yıllar önce Budala Prens’in gözlerinde yaşlarla bir sunağın önünde diz çöküp ikonlara sorduğu şu soruyu:

Küçücük çocuklara her şeyi neden anlatmak gerek? Hakikaten de sevgili Portuga, bana her şeyi çok erken anlattılar.”

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın