Search

Sevmek Zamanı Üzerine

50

Sevmek Zamanı; 1965 yılında yapılmış bir Türk filmidir. “Yapılmış bir Türk filmi” dememin özel bir nedeni var. Çünkü bu film, zamanında dağıtıcı bulamadığı için seyircilerle buluşamayacak ve ne yazık ki filmin değeri yıllar sonra anlaşılacaktı. Öncelikle Metin Erksan’dan başlayalım söze.

Metin Erksan, 1929 yılında dünyaya gözlerini açar. Pertevniyal Lisesi’ndeki eğitiminden sonra İstanbul Üniversitesi’nde Sanat Tarihi okur. Üniversite yıllarında da sinema ile haşır neşir olan Metin Erksan, sinemaya adımını ise 1950’de Yusuf Ziya Ortaç’ın “Binnaz” adlı oyununu sinemaya uyarlayarak atar. Ve zaten ondan sonra da Türk sineması için unutulmaz işler yapar.

1950’li yılların başında film eleştirmenliği yapan Metin Erksan, 50’li yılları Karanlık Dünya adlı film ile kapatır, ki bu filmin senaryosu Aşık Veysel’in hayatı üzerine ünlü edebiyatı Bedri Rahmi Eyüboğlu tarafından yazılmıştır. Ve bu yıllarda Dünya Havacıları Türkiye’de ve Büyük Menderes Vadisi adında iki belgesel çeker.

Ve 60’lı yıllar Metin Erksan’ın yönetmenlik kariyerinde şahlandığı yıllar olarak tarihe adını yazdırır. Bu yıllarda çektiği filmler günümüzdeki önemini hala korumaktadır. Her şeyden öte bu filmler, Metin Erksan’ın “gerçek anlamda” sanat kaygısı güttüğü filmler olarak tarihe geçmiştir.

Edebiyat uyarlamalarına ağırlık veren Erksan, 1963 yılında çektiği Susuz Yaz ile yurtdışındaki ilk sinema ödülümüzü ülkemize getirir ve Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülü kazanır. Bu yıllarda çektiği Yılanların Öcü filmi de büyük beğeni toplar.

1965 yılında da yıllar sonra hepimizin dilinde olacak o filmi çeker: Sevmek Zamanı. 1970’li yıllardan sonra da daha ticari işlere yönelen Erksan, edebi eser uyarlamalarından hiçbir zaman vazgeçmez. Ve öldüğü tarih olan 2012’ye dek, Türk Sineması’ndan büyük bir takdir görür. Günümüzde hala Metin Erksan, Türk sinemasının temel yapıtaşlarından biri olarak anılıyor.

Sevmek Zamanı, çekildiği günün çok ötesinde bir film. Siyah beyaz çekilmiş olmasına karşın o günün İstanbul’unu, adaları tüm canlılığı ve modernliğiyle gözler önüne seriyor. Filmde usta oyuncu Müşfik Kenter ile beraber Sema Özcan ve Süleyman Tekcan yer alıyor. Aslında bu filmin çok tesadüfi bir yönü de var, konu olarak çok benzediği Kürk Mantolu Madonna da Sevmek Zamanı gibi uzunca yıllar sonunda hakkına kavuşuyor.

Filmin konusu ise kabataslak anlatımı ile şöyle, Müşfik Kenter adalarda evlere boya yaparak geçimini sağlayan bir boyacıdır. Bir gün boya yaptığı evlerden birinde gördüğü tabloya aşık olur; daha doğrusu tablodaki kadına. Bir yıl boyunca tabloyu görmeye gider. Tabloya olan aşkından hiç vazgeçmez. Bir yılın sonunda Müşfik Kenter’in tabloda aşık olduğu kadını canlandıran Sema Özcan eve gelir. Ve Müşfik Kenter’in hayalleri yıkılır. Çünkü ne yazık ki o yalnızca tabloya aşık olmuştur. Hayalindeki gerçeklik ile gerçek hayattaki gerçeklik birbiriyle ne yazık ki tutmuyordur. Bu arada İstanbul çekimlerini de bize sunan Metin Erksan, dönemin Fransız Yeni-Dalga sinemacılarından aldığı ilhamı da film içinde saklayamıyor. O dönemdeki İstanbul modernliğini de bizlere sunuyor.

Tablodaki kadın Sema Özcan, Müşfik Kenter’in oynadığı karaktere aşık olmuştur. Ve ondan aşk dilenir. “İyi ama aşık olduğun resim benim resmim, işte ben de buradayım söyleyeceklerini dinlemeye geldim,” der. Fakat Müşfik Kenter bunu bir türlü kabullenemez ve o ünlü konuşmasını yapar:

“Resmin sen değilsin ki, resmin benim dünyama ait bir şey. Ben seni değil resmini tanıyorum. Belki sen benim bütün güzel düşüncemi yıkarsın. Ben senin resmine değil de sana aşık olsaydım ne olacaktı? Belki bir kere bile bakmayacaktın yüzüme. Belki de alay edecektin sevgimle. Halbuki resmin bana dostça bakıyor.”

Sinema ve edebiyat eleştirmenleri bu diyalogun birçok anlama geldiğini düşünüyor. Bu cümleler aslında bize “platonik aşkı” anlatıyor. “Platonik aşk” denen kavram günümüzde çok basitleştirilerek önümüze sürülse de, aslında çok derin bir manaya sahip. Sevgili ile gezmek, yemek yemek ve bunun gibi birçok aktivitede bulunmaktansa onu kalbimizle sevmek anlamına geliyor biraz da. Bu felsefeci Platon’un İdealar Dünyası’na ait bir kavram. Yani Müşfik Kenter’in oynadığı karakter bir nevi “ideal olanın” peşinde. Ve biliyor ki gerçeği asla ideal olan olmayacak. Çünkü ideal olan şey maddi değil aslında manevi bir doyumdur. Ve film başlı başına Platon’un bu dünyasına atıflar ile doludur.

Halk edebiyatımızda da, rüya sonrası aşık olma diye bir gelenek var. Kişi, rüyasından sonra ki buna “bade içme” deniyor, rüyasındaki kişiye aşık oluyor. Ve bu da eski edebiyatımızın günümüz sanatı ile ne kadar iç içe olduğunu gösteriyor.

Filmde çok göze çarpmayan ve çok az kişinin fark ettiği detaylar da var. Mesela esas kızın babası, esas oğlana kızı vermeye çoktan hazır. “Ben geleneksel babalar gibi değilim,” cümleleriyle bunu destekliyor. Toplumdaki hiyerarşik yapıyı bozuyor. Çünkü esas kız çok zengin bir ailenin kızıyken esas oğlan bir boyacıdır. Ve daha sonra Love Story hikayesinde de göreceğimiz “zengin kız fakir oğlan ya da zengin erkek fakir kız” hikayeleri burada yapılmıyor. Ve Türk toplumunun kendi içinde geçirdiği -geçirmeye çalıştığı- çağdaş Türk aile yapısını burada görüyoruz. Bu film içinde hiçbir sorun teşkil etmiyor.

Filme esas kızı seven Süleyman Tekcan da dahil olunca film yönünü başka bir yöne çeviriyor. Bu aralarda Maslak’taki Poligon atış yerlerini de görüyoruz. Daha önce de belirttiğim gibi, Erksan bizlere burada İstanbul’u tüm modernliğiyle resmetmeye çalışmış. Daha önce Godard’ın Serseri Aşıklar’da yaptığı gibi.

Sevmek Zamanı, son dakikalara doğru çözümlenmeye başlayınca müzikler de filme dahil oluyor. Kullanılan müzikler ilerleyen yılların Yeşilçam’ına da büyük bir ilham kaynağı oluyor. O kullanılan melodik yapı, birçok filmde de daha sonra kullanılıyor.

Film, hiç alışık olmadığımız trajik bir biçimde sona eriyor. Müşfik Kenter ve Sema Özcan’ın oynadığı karakterler bir kayık içinde buluşup tam da kavuşacak iken, esas kızı seven Süleyman Türkcan’ın canlandırdığı karakter çıkagelir ve onları öldürür. Aslında burası tam bir muammadır. Çünkü ikisi sarıldıktan sonraki çekimlerde ikiliyi kayıkta göremiyoruz. Süleyman Özcan onları vurur fakat yine de yakın çekim yapılmaz. Yani onlar intihar mı etti yoksa ikisini de Süleyman Tekcan mı öldürdü tam bir soru işareti. Fakat bildiğimiz bir şey var ki, ne olursa olsun sonu gerçekten taktire değer ve risk alıcı. Tıpkı Yeni-Dalga filmleri gibi. Bu yüzden de bunun üzerinde çok durdum. Çünkü Yeni-Dalga filmlerinde de mutlu son neredeyse yok.

Film gerek finalinin sinematografisi bakımından gerekse genel sinematografisi bakımından birçok yönetmene daha sonradan ilham kaynağı olur. O dönemde filmi hiçbir sinema gösterime koymamıştır. Bu da bir bakıma Türk sinemasının utançlarından biridir.

Ve nihayet, bizler de bu filmin değerini geç de olsa anlayabildik. Kuşaktan kuşağa aktarılıp izlenmesi dileğiyle. Çünkü Metin Erksan’ın bu filmi, tamamen “kült” statüsünde bir film.




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazının hakları yazarın kendisine ve Arakat Sanat sitesine aittir.