Kırım’ın Yalta şehrine bağlı Kızıltaş köyünde doğan Cengiz Dağcı (1919- 2011), o dönemde Kırım Sovyet Rusya’ya bağlı olduğu için çocukluğunu ve ilk gençlik yıllarını Rus emperyalizminin baskıları altında geçirdi. Kırım Pedagoji Enstitüsü’nde okurken İkinci Dünya Savaşı çıktı ve eğitimini tamamlayamadan askere alındı.

 “1940’ların kışı Akmescit demiryolu istasyonunda birbirimizden ayrıldığımız gün, onun yüzü ve kendisinden uzaklaşan trenin arkasından bakan gözleri, taze çimentoya batmış bir taban izi gibi kaskatı kaldı aklımda. Tuhaf ama hiç ağlamadım annemin ardından, onun ölümünü düşünmedim.  Hiçbir zaman, o gözlerin ve o yüzün cansız olacağını geçirmedim aklımdan. Şimdi de düşünemiyorum. Onu canımın içinde taşıyorum.”

Cepheye gitmek üzere annesiyle ayrılışını anlattığı bu satırlarda Dağcı sadece annesini değil, Kırım’ı da ‘canının içinde’ taşıdı ömrü boyunca. 1940 kışından sonra annesini bir daha göremediği gibi yirmili yaşlarında ayrıldığı Kırım’a da bir daha dönemedi. Fakat ömrünü, yaşamının ilk yıllarını geçirdiği Kırım’ı ve insanlarını anlatmakla geçirdi.

Cengiz Dağcı, İkinci Dünya Savaşı’nın en kanlı çatışmalarının yaşandığı Doğu Cephesi olarak ifade edilen Nazi- Sovyet savaşı içerisinde ilk olarak Polonya Cephesi’nde Almanlara karşı savaştı. Daha sonra Almanlara esir düştü.

2014 yılında başrollerini Murat Yıldırım ve Selma Ergeç’in paylaştığı ‘Kırımlı’ filmine uyarlanan ‘Korkunç Yıllar’, Almanlara esir düşen Dağcı’nın Almanlar tarafından kurulan Türkistan Lejyonu’nda Ruslara karşı savaştığı dönemi anlatan bir romandır.

Bundan sonra Rus ve Almanlar arasında mekik dokuyan Dağcı, Almanların savaştan yenik düşmesiyle esir ve sürgün hayatından kurtuldu.

Dağcı, ilk olarak Türkiye’ye gelmeye çalışsa da, dönemin siyasi koşulları nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanan bu girişiminin ardından savaş yıllarında tanışıp evlendiği Polonyalı eşi Regina ile birlikte 1947 yılında Londra’ya yerleşti.

Dağcı, Londra’da ailesiyle yeni bir hayat kurmak üzere gündüzleri bir lokantada çalışırken geceleri yarı biyografik olarak nitelendirebileceğimiz romanlarını kaleme aldı.

“Benim durumumda yurt dediğin gerçekten dilden başka bir şey değildir. Bugüne dek düşünce özgürlüğümü koruyabildiysem, dille koruyabilmişimdir; yurdumun toprağı, dağı, bağı, denizi, çiçeği, böceği, insanıyla yaşayabildiysem, dille yaşayabilmişimdir. Dilini umursamayan, özellikle yabancı bir ortamda, dilini yitiren bir insan, dilden fazla bir şey yitirir. Yurdu ve insanları pörsüye pörsüye, ağara ağara, dönmemecesine silinip gider onun gözlerinden ve yüreğinden. Gene de bir insan olarak yaşayabilir belki. Ama o artık kendi yurdunun insanı olamaz; içinde yaşadığı, dilini benimseyip kabul ettiği yabancı milletin insanı da olamaz.”

Kendi yurdunun insanı olabilmek için yaşadığı yerin dilini değil, o dönemde eserlerini kendi dilinde ve kendi ülkesinde basma imkânı olmadığından ve Dağcı’nın yetiştiği Kırım’ın Yalı boyunda (Karadeniz kıyısında) konuşulan dilin de Türkiye Türkçe’sine yakın olması sebebiyle Türkçe’nin zengin dil havuzundan geniş kitlelere ulaşabilmek için Türkiye Türkçe’sini seçmiştir. Eserlerinin tümünde Kızıltaş, Gurzuf, Akmescit gibi Kırım’ın coğrafyalarını ve Sadiye nine, Sarı Çömez, Gülşen Kadın, Aydamak gibi Kırım’ın insanlarını ve yaşadıkları savaş, yoksulluk ve sürgünleri anlatması, yabancı milletin insanı değil, kendi yurdunun insanı olduğunu kanıtlar niteliktedir. Fakat Dağcı, eserlerini, savaş ve sürgünlerin müsebbibi olan Ruslara karşı kin ve düşmanlık duygularıyla yazmadığını da şu sözlerle ifade eder:

“Hiçbir zaman ve hiçbir romanımda Rus düşmanlığıyla çıkmadım yola. Tersine, Rus halkına yakınlık duygularıyla açıldı yolum edebi sahada çalışmalarımda. Aslında Rus kültürü içinden çıktım. Rus kültürü ve edebiyatıyla beslendim. Eserlerimde bazen bilerek, bazen de farkında olmadan Rus edebiyatının önemli etkisi oldu. Rus emperyalizminin gerçeğini sanat eserleriyle okura duyurmak Rus düşmanlığı sayılmaz.  Benim yazdıklarımı benden çok önce ve benden çok daha güçlü ve etkileyici bir şekilde Rus romancıların kendileri yazmaları gerekirdi… Birkaç muhalif grubun dışında Rus yazarları Kırım Tatarları’nın, Çeçen ve diğer Kafkasya halklarının topraklarından koparılıp topyekûn sürülmelerini görmezlikten ve duymazlıktan geldiler.”

Edebiyat tarihçileri, Cengiz Dağcı’nın eserleri olmasa, elli bin Kırım Tatar erkeğinin cephede Almanlara karşı savaşmasına rağmen Stalin tarafından “düşmanla işbirliği yapması muhtemel unsurlar” olarak görülen Kırım Tatarlarının 1944 sürgünü olarak adlandırılan soykırımını anlatacak bir kimsenin olmayacağı konusunda hem fikirler. Yine o yıllarda SSCB içinde yer alan diğer ‘unsur’lardan olan Ahıska Türkleri, Azeriler, Kalmuklar, Malkarlar, Sovyet Almanları, birçok Kafkasyalı halkların da sürgün yıllarına ayna tutması bakımdan dikkate değerdir eserleri.

Milliyetçi bir yazar olan Dağcı 1944 sürgünü sırasında Kırım Türklerinin sayıları iki milyon olsaydı sürgünün gerçekleşemeyeceğine inanmaktadır. Bu yüzden eserlerinde nüfus artışına da değinen Dağcı, “Bize Tatar diyorlar. Çerkez, Türkmen, Kazak, Âzeri, Karakalpak, Çeçen, Uygur, Kabudi, Başkırt, Kırgız diyorlar. Bunlar hep yalan. Deniz parçalanamaz. Biz Türk Tatarız. Bunu senin kalbin bildiği gibi her Başkırt, her Kırgız, her Kazak’ın da kalbi bilir. Kalbinin hisleriyle hareket et. Dünyanın boş hırslarına kapılma…”  sözleriyle Türk âleminin bir bütün olduğunu ve birbirlerine sahip çıkmaları gerektiğini söylüyor.

Bu düşünceleri nedeniyle onu, Rus düşmanlığı yapmakla suçlayanlara söylediği “benim milliyetçiliğim cılız, boynu bükük ve hiçbir kimseye zararı dokunmayan bir milliyetçiliktir” cevabını eserleri doğrular niteliktedir. Badem Dalına Asılı Bebekler’in Haluk’u, köyünde Rus askerlerini görmesiyle sürgün söylentilerinin gerçek olduğunu anlar ve “bizim üzüm bağlarımız böylesine sağır ve üniformalı mı kalacak sonsuzluğa dek?” cümlesiyle bir milletin hayal kırıklığını çocuk saflığıyla dile getirir. Siyasetin altında ezilen insanları anlatabilmektir Cengiz Dağcı’nın derdi. Bu yüzden gerçeğin aksine, romanlarında siyaset, ‘insan’ın üstüne çıkamaz; silik diyaloglar, hayal ile gerçeğin birbirine geçtiği deneyimler veya bir çocuğun hayretiyle anlatılır yaşanılanlar:

“Bilmediğim bir şeyler dönüyor üzüm bağında. Kararsız ve şaşkın, bakışlarımı üniformalıdan üniformalıya götürüyorum. Bazılarının tüfekleri ateşe hazır. Üzüm bağında iki kelebek uçuyor hala altlı üstlü. Kelebekleri mi vuracaklar üniformalılar?

Gözlerimi yumuyorum. Sonra açıyorum… Gerçek ve tam yeşil, silahlı kişilerin sırtlarına giydikleri üniformalar değil; gerçek ve tam yeşil, üzüm yaprağı, badem filizi; bir de mezarlıkta eski kabirlerin yontma taşlarını örten yosundur gerçek ve tam yeşil.”

Dağcı, savaşın suçlusu olarak sadece Rusları görmez. Onu katı bir milliyetçilikle suçlayanları haksız çıkartacak, gerektiğinde eserlerinde özeleştiri yapabilecek sağduyuya sahiptir:

“İnsanlarımızın, kendi varlıklarında ahlak sağlamlığıyla ahlak çöküntüsü arasındaki farkı ayırt edemedikçe bu tehlikelere karşı koyamayacağını biliyordun. …Şimdi ise sürüleceğiz, yok olacağız diye sızlanıp duruyorsun. Ölmeye layıksak öleceğiz elbet. Kurtuluş nereden gelecek? Hiçbir yerden, hiçbir kimseden! Kime dayanacağız, gücü nereden alacağız tehlikelere karşı koyabilmek için? Çocuklarımıza ne verdik? Atalarımız bize ne bıraktılar? Hayatta saklı güçlerin, yeni çağımızda yaşayabilmek için hayat sırlarını nerede ve nasıl bulacağız? Faust’umuz mu var? Goethe’miz, Spinoza’mız, Shakespeare’miz mi var?…Yıllar yılı Kırım toprakları üstünde yürüdük. Evet yürüdük; tuttuk, kazdık, ektik, devşirdik, yattık ve uyuduk. Ama düşünmedik. Çünkü sadece Hak dinini kabul ettik ve inandık. İnancımız öylesine güçlüydü ki, içimizde en küçük şüphe ve heyecan için bir yer bırakmadık. Bütün duygularımızı iman taşlarıyla bastırdık; sevgi, zevk, telaş, zeka, şuur… Hatta cinsiyet duygularımızı bile beton duvarlarla çevirdik içimizde. Sen kendinin başka olduğunu sanıyordun. Ama değilsin! Küçük Haluk’u çarmıha gerili İsa heykelciğini bu eve getirdiği için kış kıyamet gününde kapı dışarı ettiğini senin ağzından duyduğum zaman ses çıkarmadım ama yüreğim kan ağladı. İşin en acı tarafı da senin bu davranışının sadece Haluk’a ve Hazreti İsa’ya karşı değil, Allah’a ve dini bütün insanlara karşı olduğunu kendinin de bilmeyişindir. “

Badem Dalına Asılı Bebekler romanında Dr. Z’nin Zöhre’ye çıkıştığı bu satırlarda Dağcı, iğneyi de çuvaldızı da önce kendi milletine batırmış, içinde bulundukları durumdan ancak kendilerinin çıkabileceğini söylemiştir. Yalnız bu satırlardan Dağcı’nın inançsız biri olduğu çıkarılmamalıdır. O, dinin yanlış anlaşılarak ilerleme ve yenilemenin önüne geçilmesine karşı çıkmaktadır. Varlık yayınlarına gönderdiği hayat hikâyesini, “Elhamdülillah Türküm, Müslümanım ve notlarımda yazdıklarımın hepsinin de hakikat olduğuna yemin ederim.” diye bitiren Dağcı’nın, her ne kadar Sovyet okullarında okumuş olsa da hatıralarında yazdığı  “varlığımızın dışında bizi yaşatan ve ayakta tutan, üstün bir gücün varlığını hiçbir zaman reddetmedim” sözlerinden inançlı biri olduğunu anlamaktayız.

“Ben aç bir çocuk olmadığımda savaş çocuğu oldum; savaş çocuğu olmadığımda sürgün çocuğu oldum; sürgün çocuğu olmadığımda korkunun çocuğu oldum. Ne elektrik ışığı, ne sıcak su, ne de sobada yanan ateş; sırtımda yamalı gömlek, ayağımda tabanı aşınmış papuç, üstümde rengi uçuk çullu battaniye, gaz lambasında gazı tükenmiş fitilin yanık kokusu. Hüzünlüce yaşanmış çocukluğumdan başka ne yazabilirim?”

Savaş ve sürgün çocuğu Cengiz Dağcı, 2011 yılında Londra’da hayata gözlerini yumdu. Türkiye’nin girişimleriyle altmış dokuz yıldır görmediği Yalta’ya bağlı Kızıltaş köyünde toprağa verildi.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın