Matteo Garrone’nin yönetmenliğini yaptığı Dogman, Filmekimi kapsamında izlediğimiz bir Cannes 2018 filmi. Altın Palmiye’ye aday olan film ödülü alamasa da başrol Marcello Fonte’ye en iyi erkek ödülünü kazandırdı. Aynı zamanda Altın Palmiye Köpeği ödülü de Dogman’e gitti. Arka planı oldukça dolu olan filmi aslında izleme gibi bir planım yoktu fakat Suspiria’nın iptali sonrası “ee hadi bir şansımızı deneyelim” dedim ve salondaki yerimi aldım. Son 5 dakikasını ayrı bir parantez iiçine alırsak izlediğime için hiç pişman olmadım; oldukça hoş, tatlı ve gerçekçi bir film izledim. Ama o son 5 dakika yok mu? Ah o son 5 dakika!

Kısaca konusuna değinecek olursak… İtalya’nın kıyı kasabalarından birinde köpek bakıcılığı ve kuaförlüğü yapan Marcello, sade ve güzel hayat yaşar gibi durmasına rağmen aslında görünüşüne oldukça ters pis işlerle uğraşmaktadır. Ekmek parası. Uğraştığı bu pis işler, onu, mahallenin kabadayısı, belası olan Simon ile yakınlaşmak zorunda bırakacaktır. Belalı biriyle arkadaşlığın sonu maalesef kötü biter, bitecektir de.

Şimdi; film için yazacaklarımın hepsi kendi kafamda kurduklarımdır. İtalyancam yok; yönetmenin Cannes’da anlattıklarından da yola çıkacak olursak birazdan yapacağım çıkarımları yalanlayacak bir beyan yok ama doğrulayacak bir beyan da yok. Filmi, yönetmenin çok farklı bir bakış açısı yakaladığını düşünerek yorumlamaya başlıyorum.

Mahallenin belası olan Simon’un üstünden hiç çıkarmadığı ve gözümden kaçmadıysa kadrajda sadece bir kere gördüğümüz ceketinin sırt yazısında “Uncle Sam” yazıyor. Uncle Sam, Türkçesiyle Sam Amca, Amerikalıların propaganda için kullandığı kurgusal bir karakterdir. Bu ceketin arkasında yazan Sam Amca yazısının bilerek seçildiği konusunda emin olabilirim ama değilim de. Film boyunca aynı şeyi giymesinden ötürü bu kanıya varmak istiyorum diyelim. Sam Amca, yani Simon, film boyunca küçük Amerika gibi daracık kasabada terör estiriyor. İstediğini dövüyor, istediğine sataşıyor, sürekli uyuşturucu kullanmak istiyor, son model motorsikletlere biniyor, para ödemiyor ama herkesin parasını alıyor. Kimse de ona sesini çıkaramıyor, laf yetiştiremiyor, gık diyemiyor. Öldürmeyi düşünmelerine rağmen cesaret bulamıyorlar, tekrar susuyorlar.

Simon’u neden şikayet etmiyorlar sorusu da filmin bir başka temellerinden biri. İtalya’da, anlaşılan o ki, yasalar pek keskin değil. Birini evire çevire döverseniz 3 ay ile 3 yıl arasında ceza alırsınız. Soygunu yapmamasına rağmen yaptı gibi gösterilen Marcello 1 yıl yattı ve çıktı. Yani birini öldüresiye dövüp, 1 sene sonra çıkma ihtimaliniz var. Yasalar böyle “kısa süreli” cezalar verince mahalleli de şikayet ederim ama gelecek sene gelir beni gebertir diyerekten şikayet edemiyor. Yasaların işlemediği, kimsenin ses çıkaramadığı küçük Sam Amca da resmen kendi adaletini dağıtıyor.

Marcello, pısırık biri olsa da kasabalının ona olan iyi bakışını kullanarak uyuşturucu dağıtan biri. Uyuşturucu demek sorun demektir. En uğrak müşterisi Simon. Tabii her defasında Marcello’ya gelmekten bıkan Simon, işi ileriye taşıma cesaretinde bulunur ve bu, Simon ile Marcello’nun istemsiz bir şekilde yakınlaşmasını sağlar. Ama deli ile yakınlık, deliliktir. Marcello, köpeklerle geçen sıradan hayatını maalesef bir kabadayıya bulaşarak zamanla mahvedecektir. Burada gene yasa konusu devreye giriyor: Marcello, Simon’un işlediği suçu maalesef itiraf edemiyor. Polis de itiraf edemediğini biliyor. Bunu ya “girip çıkacak zaten” diyerek yapmıyor ya da “zaten kısa sürede çıkarım” deyip payını alabileceğini düşünerek yapıyor. Fakat Marcello, hayata oldukça naif bakan biri ve Sam Amca’nın yumruğu kısa bir süre sonra onu uyandıracaktır.

Film, son 5 dakikasına kadar bir zorbanın dediklerine uymak zorunda olan mahallenin sevilen adamı filmi olarak ilerlese de son 5 dakikada işler değişiyor. Maalesef, tercih edilen final şekli filmin bütün gerçekçiliğini öldürerek bir nevi filmin üstüne limon sıkıyor. Halbuki oldukça başarılı bir mikro toplum eleştirisi olarak ilerleyen film gerçekçiliği ile göz dolduruyordu. Fakat o son 5 dakika gelince…

Filmin sonunda tam olarak şu olmuş: Marcello, altından kalkamayacağı bir işe kalkışarak Simon’a ders vermek ister. Fakat hiçbir şey planladığı gibi gitmez ve biraz da şansla, espri konusu olan öldürmeyi istemsizce gerçekleştirir. Simon’u deviren, pısırık Marcello olur. Buraya kadar her şey harika. Fakat Marcello’nun Simon’u ortadan kaldırmaya çalışması, yakması ama yanmaması; ardından arkadaşlarına bunu kanıtlama hayalleri görmesi, filmin bütün o gerçekçiliğini mahvetmiş. Nasıl Marcello altından kalkamayacağı bir işe girip Simon’u öldürdükten sonra ne yapacağını bilemediyse, yönetmen de filmin sonunda ne yapacağına resmen karar verememiş. Eğer bunu bilerek yaptıysa, tebrik ederim. Fakat bana, sonuna kadar getirip de sonunda ne yapacağına karar verememiş biri izlenimini verdi.

Son 5 dakikayı çıkardığımız zaman, film bu senenin en gerçekçi, kaliteli filmlerinden biri. Gerek oyunculuk gerek çekim olarak izlemesi keyifli, on numero film. Son 5 dakkasını değil ama kalan bütün dakkalarını izlemenizi öneririm. İstemeden girdiğim bir film olmasına rağmen Dogman, beni etkilemeyi, kendini sevdirmeyi başardı.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın