Search

Röportaj: Sezgin Kaymaz

1107

Yazar Sezgin Kaymaz, 20 yıla 15 kitap sığdırdı. Peki memnun mu bu sonuçtan? İstediği yerde mi? Ya da bunu istiyor mu? Bir söyleşisinde iradeye inanmadığından söz etmiş.

Memnunum galiba. Daha fazla yazmalıydım diyeceğim ama “Yazar dediğin öyle fazla üretmez!” diye çok fırça yemişliğim var; korkumdan diyemiyorum.

İrade konusuna gelince… Her şeyi kendi iradesiyle yaptığını iddia eden “İrade Sahibi” arkadaşlara, başlarına sevindiren veya üzen, gururlandıran veya kahreden bir iş geldiğinde kendilerine şu soruyu sormalarını tavsiye ederim: “Bana kaderimin bir oyunu mu bu?”

Öyle ya… Hangi irade? Nerden geldi sana o heyheyler? Bildiklerini sen kendi kendine mi öğrettin? Doğru sandığın her şey, doğru biliyor sandığın bir başkasının sana doğru diye ittirdiği şey değil mi? Seçişlerin sahiden kendi seçişlerin mi? Vallaha mı?

Okurluktan yazarlığa geçiş nasıl oldu? Çok okudum biraz da yazayım mı dediniz?

Tabii ki öyle bir şey demedim. Kendiliğinden oldu bu. Bir gece şu koltukta oturuyordum, derken bir baktım bu sandalyeye geçmiş, daktiloyu da önüme çekmişim. Hazır çekmişken de devam ettim demek ki.

Çalışırken dikkat ettiğiniz şeyler var mı? Yazma disiplininiz mesela, ilham perisini bekleyenlerden misiniz yoksa 8-5 mesai yapanlardan mı?

Periciyim ben. Hiçbir türlü yazma disiplinim yok, olamadı. Okul zamanlarında bile yoktu; bu ödevin şu gün bitmesi lâzım meselâ. Geçmiş olsun, öyle kalırdı o. Ama ilham gelsin, kendi kendime ödev yapar hocaları darmadağın ederdim.

Yani mesai falan dinlemem, peri gelmişse kendiliğinden gidinceye kadar kalkmam masanın başından. Gelmemişse de beni öldürsen bir satır yazamam.

Eserlerinize “fantastik”deniliyor ve bu fikre yeni yeni alıştığınızdan söz ediyorsunuz. Bunları bir kenara bırakırsak Sezgin Kaymaz fantastik türe nasıl bakar, okur mu? Hangi tür roman okur?

Bayılırım fantastik edebiyata ve şöyle düşünürüm: Edebiyatın edebiyat olmaya en çok yaklaştığı tür fantastik edebiyat türüdür, çünkü ne aklın sınırları kalmıştır orada, ne bilginin, ne hayâlin, ne gerçeğin ne yalanın. Her şey olur, çünkü olabilir, her kural çiğnenir, çünkü çiğnenebilir. Bu kadar basit. Aklındaki ve ruhundaki kelepçelerden kurtulamayan hiç kimse edebiyatçı geçinmesin boş yere.

Bayılırım dediydim, sürekli okuyarak da kendimi haklı çıkarmaya devam ediyorum. Dili güzel olsun, her türlü fantastik eseri okurum; ister vampirli, ister öcülü, ister ejderhalı, ister gotik ister romantik.

Dil seçişi diğer türler için de geçerli elbette. Uzak durmaya özellikle çalıştığım türler de var: Anlatı romanlarını sevmiyorum. Hele tarihi romanları hiç. Bugün burada otururken taa bilmem ne zamanki geçmişin romanını nasıl yazıyorsun be kardeşim?

Takip ettiğiniz yazarlar var mı? Genç nesilden kimleri takip ediyorsunuz?

Hepsini, herkesi okuyorum dili güzelse. Hiç kimseyi özel olarak takip etmiyorum.

Kitaplarınızda tıp terimleri çokça yer alıyor. Özel ilgi mi yoksa eğitimden mi geçtiniz?

Ne özel bir ilgi, ne de özel bir eğitim; özel bir mecburiyet diyelim biz buna. Evin en küçük çocuğu olarak kardeşler arasında annesinin eteğini en uzun zaman tutan çocuğum aynı zamanda. Duruma göre sağlık memuru, duruma göre doğum ebesi, duruma göre ameliyat hemşiresi olarak çalışan bir annenin yamacında büyüdüm ben. Çevremiz hep doktor, hep sağlıkçı, hep hemşire, hep sünnetçi, hep böyle. Onca sene neler neler duymuş, görmüşümdür, hatırlamam, bildiğimi de bilmem, ama yazarken ortaya çıkıveriyor bu kayıtlar. Nasıl olduğunu çözemiyorum, sadece çıkıyor.

Ve kitaplardaki hayvanlar. Özellikle Ateş Canına Yapışsın’da Cennet’in diğer sakinleri. Hayvan sevgisinin yoğun olduğunu ve 15 evlat beslediğinizi biliyoruz. Zor değil mi yahu başa çıkmak?

Zor tabii. Ama sevmek başlı başına zor zaten, aşk desen on bin kere sevmekten daha zor. Kararı bize bırakmış kâinat, ya sevmeyecek, aşk nedir bilmeyeceğiz, hayatımızda bu güzellikler olmayacak, ya da öyle bir seveceğiz ki ne zaman âşık olduk ruhumuz bile duymayacak, ödüller kafamıza yağacak gökten, on tane köpek yağacak, on beş tane kedi yağacak, bin tane hayvan yağacak, biz onları yemekle besleyeceğiz, onlar bizi o ölümsüz sevdalarıyla besleyecek.

Seç. Ya o ya bu.

Ateş Canına Yapışsın kitabında cennetten kovulma hikayesi var. Adem’den önce Azazil kahramanken birden roller değişiyor. Azazil insanla mücadele ederken kendiyle de mücadele etmeye başlıyor. Önce söz değil kibir vardı demek doğru olur mu?

Söz, varlıkların ifâde gücünü azaltmaya yarıyor; ifâde edemeyen nobranlaşıyor, saldırganlaşıyor, sağa sola bulaşmaya başlıyor, işi kendiyle kavgaya kadar götürüyor sonunda. Azâzil’in başına gelen de bu. Çok biliyor, bilgisi arttıkça ifâde etme hüneri azalıyor, buna karşılık karşısına bir cahil Âdem dikiliyor, çok az bildiği için çok güzel ifâde ediyor kendini, Azâzil de ne yapsın, çıldırıyor adam, kibre kapılıyor.

Sezgin Kaymaz biraz kaderci mi dersiniz?

Bilmem. Olanı olduğu gibi, geleni geldiği gibi kabûl etmek kadercilikse varsın öyle olsun sezgin kaymaz. Sen ne dersin? Bu kadercilik midir?

Eğitim öğretimden söz edelim biraz. Ülkenin eğitim konusunda medar-ı iftiharısınız J İngiliz dili ve edebiyatını Türkçe dersi yüzünden yarım bırakmak, afla Hukuk fakültesine dönmek yaş engeline takılıp dilbilimden diploma almak. Bu yarım bırakma meselesi nedir nedendir?

Demek ki sadece içimden geldiği gibi yazmıyorum, içimden geldiği gibi de yaşıyorum aynı zamanda. Gözün doyunca kalkarsın masadan, oturup durmanın anlamı ne?

Fakültede en sevdiğiniz ve en nefret ettiğiniz dersler nelerdi?

Bu fakülteyi İngiliz Dilbilimi olarak kabûl ediyorum, cevabım da ona göre olacak: Metin İnceleme dersini çok severdim, bir de Çeviri dersini. Kompozisyon dersinden nefret ederdim. İliklerime kadar.

Hayatınızdaki önemli şeyler birbirine zıt. En azından Türk insanının alışık olmadığı şeyler. Spora adanmış bir hayat ama bir yandan da yazarlık.

Evet, bunu ben de fark ettim. Sporda, eğer profesyonel sporla uğraşıyorsan temel içgüdü kazanmaktır; varını yoğunu o ata yatırırsın. Hırs, dinamizm ve dayanışma; sporun düsturu budur ve bu düstur yazarlığın ruhuna taban tabana zıttır. Ne hırsa yer olmalı yazarlıkta, ne dinamizme ne de dayanışmaya.

Yazar sadece kendisidir; gitti dayanışma.

Yazar, kazanma arzusuyla yanıp tutuşmaz. Hırs da gitti.

Ve yazar “Bi oturuşta şu kadar yazmam lâzım!” demez, diyemez, derse yazar değildir. Hadi bakalım, dinamizm de gitti.

Bu iki zıtlığı ben bünyemde nasıl yaşattım, inan bilmiyorum. Antrenman salonlarında ve müsabaka sahalarında bar bar bağıran, sporcularına direktifler yağdıran, talimat veren, emreden, onlardan hep daha iyisini, daha fazlasını isteyen bir adam nasıl olur da roman yazarken kahramanlarını serbest bırakır, onların hiçbir işine karışmaz; bunu çözebilmiş değilim.

Bildiğim şudur: Spor sayesinde sadece yenmeyi değil, yenilmeyi de öğreniyor insan. Yenile yenile de sadece kahrolmayı değil, hazımlı olmayı da öğreniyor; kükreyip duran agresif bir antrenörün kişiliğinde kendi de farkında olmadan son derecede çelebi, mütevâzı, akıllara sığmayacak kadar toleranslı bir başka insan boy göstermeye başlıyor. Bu tastamam bir hayat terbiyesidir, yabana atmamak lâzım.

Hentbola nasıl başladınız ve antrenörlüğe uzanan nasıl bir yolculuk yaptınız? Bizde spor futboldan ibarettir bilirsiniz.

Hentbol Türkiye’ye 1976 yılında geldi, ben o zaman Maarif Koleji’nin orta kısmında okuyordum. Beden Eğitimi Hocamız gösterdi, hoşuma gitti, öyle başladım sporcu olarak. Ama bir de şöyle bir durum vardı; branş ülkede yeni ya, sporcu ne kadar yoksa antrenör de o kadar yok. Hâl böyle olunca bir yıl sonra lise kısmına geçtiğimde hocamız beni bir yıl önce mezun olduğum orta kısma antrenör yaptı. “Nasıl becereceğim?” dedim, “Kendin öğreneceksin, ben de bilmiyorum.” dedi. Okuya araştıra, deneye yanıla, bata çıka, bir de baktım antrenör olmuşum. O günden sonra da hep antrenörlük sporculuktan önce geldi hayatımda, sporcu olmayı bir türlü sevemedim, benimseyemedim. Antrenman yapalım diye düzenlenen kamplardan, bunlara milli takım kampları da dahildir, mümkün olduğunca kaçıp kendi düzenlediğim kamplarda ve yaptırdığım antrenmanlarda sporcularla uğraşmayı tercih ettim. Hentbol çok yeniydi, çok güzeldi ve ben de bu işin antrenörlük ilmini bilen çok az sayıda insandan biriydim. On yıl içinde tamamen koptum sporculuktan, tam zamanlı antrenörlüğe yöneldim.

Mektup kardeşliği nasıl başladı? “Ben geldim” diyen herkese kapınız açık mı?

Yirmi sene önce Bursa’dan bir mektupkardeşin bir mektup gönderip “Ben geldim!” demesiyle başladı. Cevapladım, çok samimiydi, tertemiz, apaçıktı; kalbini görebiliyordum sanki. O zamanlar daktiloyla yazıyordum romanları; mektupları da kâh elle kâh daktiloyla yazmaya başladım. Yirmi sene geçti aradan, o mektupkardeşim hâlâ mektupkardeş, bize de geldi “Ben geldim!” deyip, ben de onun evine gittim Bursa’da. Gördüm ki mektupkardeşliği muazzam bir samimiyet, açıklık, dürüstlük, içtenliktir, hakiki dostluktur. Yani fitili Bursalı mektupkardeşim Aslı ateşledi, daha da sönmez o ateş, kapı hep açık artık, yazana da açık çıkıp gelene de açık.

Mevlanaya karşı olan hayranlığınızdan söz etmezsem olmaz. Adettendir, nasıl tanıdınız Mevlana’yı ve aslında “Mevlana ve Şems kitabı yazma” furyasına nasıl dayandınız?

Furya lâfı çok hoşuma gitti. Sen sorunca baktım da şöyle, hakikâten dayanmışım, karşı durmuşum gibi geliyor karşıdan bakınca. Ama işin aslı öyle değil. Mevlânâ bir derin deniz, sen de o denizde sağa sola yalpa vuran bir sandalsın, ona hava atmayacak, istediğim gibi salınır gezerim demeyeceksin; bilâkis su alıp batmayı göze alacaksın ki içine dolsun. Dolduktan sonra “Dur lan, herkes şakır şakır yazıyor, ben niye yazmıyomuşum; bi de ben siftah yapayım!” demeye ihtiyaç kalmıyor. Aklımdan bile geçirmedim. Haddini bilmeli insan.

Tanışmam ise 1967 yılında babam bizi terk ettiği için annemin yedeğinde beş kardeş, Konya’ya taşınmamızla başladı. Konya “Mevlânâ” demekti o zamanlar. Bir tanıştım, bir daha da bırakmadım peşini, hâlâ tanışmaya devam ediyorum.

Çoğu okurun hayatını değiştiren Sezgin Kaymaz’ın kahraman yazarı kim? Ya da kitabı?

Çok pis bir soru. Öyle güdülerim yok benim. İyi olan her şey iyidir, kötü olan her şey kötüdür. Seçmem, ayırt etmem, beğendiğimi okurum, daha çok beğendiğimi bir daha okurum.

Ne yazsa okurum dediğiniz yazar var mı?

Şu âna kadar ne yazdıysa okuyup hiç pişman olmadığım yegâne yazar Tom Robbins’tir. Gayrısını bilmem.

Size geri kalan hayatınız için tek kitap okuma hakkı verildi diyelim, seçeneğiniz ne olurdu?

Kurnazlık eder, “Zaman Çarkı” derdim; yirmi altı kitaptan oluşan tek bir kitaptır çünkü.

Şu filmi keşke ben çekseydim?

Yok artık!

Şu müzisyen kadar yaratıcı olsam yeter?

Arkın Allen; nâm-ı diğer Mercan Dede. Yaratıcılığına sonsuza kadar şapka çıkaracağım.

Şiirle aranız nasıl? Yazmak istediğiniz şiir?

Şiiri yazmayı sanatçısına bırakır, ben okumayı tercih ederim.

Sanattan söz ettik aşktan da söz etmek gerek. Klişe olarak, sizin için aşk nedir? Nasıl ifade edersiniz?

Aşkı tarif et desek, âcizdir beşer,

Aşkı etse etse aşk tarif eder

demiş Mevlânâ. Bana söyleyecek söz bırakmamış. İnsanoğlu gerçekten de âcizdir aşk konusunda, beceriksizdir. Kendimi bildim bileli evlâd-ı hayvanatla yaşayan biri olarak şuna şahidim ki insanlığın ekseriyeti sevmeyi bilmiyor. Aşkı köpeğe sormak, âşık olmak istiyorsan köpek gibi sevmeyi öğrenmek lâzım; sevgilinin ister ağzı koksun seveceksin, ister göbeği sarksın, seveceksin, ister teni buruş buruş olsun, seveceksin, ister seni itip kaksın, seveceksin. Var mı böyle bir bildiğin? Benim yok.

Yazarlık atölyelerine ne diyorsunuz? Yazarlık öğretilir mi?

Yazma öğretilir; bu çoğunlukla teknik bir iştir, yazarlık öğretilemez, çünkü bunun teknikle alâkası yoktur. Atölyeler yazma sevdalılarına moral vermeli, onları yazmaya teşvik etmeli ve atölyecilik sınırlarını yazma teknikleriyle sınırlı tutmalı; ötesi yazar adayının ruhunu taciz etmeye girer.



mm

''Herhangi bir kentte varoluşun herhangi bir zamanında'' -Tezer Özlü Laleli'den dünyaya doğru giden o tramvayın peşinde daima yolcu Uludağ Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Ahmet Cemal Kültür Atölyesi


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir