Üniversite herkes için özeldir. Hayatınıza kattığınız dostlar, en güzel anlar ve daha birçok şey. Asıl güzel olanı da, yıllar sonra üniversiteyle bir şekilde yollarınızın kesişmesi. Emre ile yıllar önce Uludağ Üniversite’sinde fakültede ve STK’de; bugün de editör-müzisyen olarak kesişti. Bunun mutluluğu tarif edilemez. Han dostluğuna selam olsun.

Yıllardan sonra – nasılsın? 🙂

Yıllardan sonra… Öğrenciydim, mezun oldum, işe girdim, büyük-küçük pek çok işe girdim, çıktım, şimdi, tabi mezun olduktan sonra, hayatın içinde, yaşıyor haldeyim. İyinin kötünün lafını etmeden kaçayım bu sorudan. 🙂

Emre Akbay artık müzisyen. Ama psikoloji eğitimi aldın, STK’larda görev aldın yani müzikten başka şeyler de vardı hayatında. Müziğin mesleğin olmasına nasıl karar verdin? Hayatını bunun üzerine kurma süreci nasıl gelişti? Destekler ve köstekler…

Aslına bakarsan bu karar, hayatımda sadece müzik yokken de, işte, psikologken de, garsonken de, veyahut bir STK’da aktif gönüllüyken de vardı. Aslında hayatımda müzikle ilgili iki kırılma noktası oldu. İlki; mezun olur olmaz kendimi İstanbul’a atışım, bestelerimi ilk kez insanlarla paylaştığım zaman. Diğeri de Eskişehir’de, halen içinde olduğum, kendimi tamamen müziğe vermeme iten süreç.

Eskişehir çok daha belirgin bir kırılmadır müzisyenliğim açısından. Şehre ilk gelişimde kötü zamanlar yaşadım. Tutunduğum tek şey müzik oldu. Evde besteler yaptım, bir şeyleri atlattım. Sonra sokak müziği yaptım bu güzel şehirde, sonra da mekânlarda program yapmaya başladım. Ki bu programlar vokal ve enstrüman tekniğimi geliştirmemde çok faydalı oluyorlar.

Destekler… Onlar kendilerini biliyorlar, çok güzel insanların desteğini aldım, hem internetten hem offline (çevirim dışı? / gerçek?) dünyadan, hem yakınlarımdan hem de hiç tanımadıklarımdan.

Köstekler, ya olmadı ya da sanırım engel olacak şeylerle, kişilerle pek ilgilenmedim.

Müzik sihir mi sence?

Müzik ilâhî bir şey. Müziği nasıl tanımladığınla da ilgili bu. Müzik çok şey…

Müzik yolculuğundan biraz daha detaylı konuşalım. Nilüfer Belediyesi’nin Festivali’nde tek gitar ve tek vokal Emre’den Salon İKSV’ye giden yolculukta neler oldu? Nerelerden geçti yolun?

Nilüfer Belediyesi’nin bir caddeyi boydan boya müzisyenlerle doldurma fikri, her yerde olması zaruri ve normal olan, ama Anadolu’nun pek de alışık olmadığı bir olay. Bursa’da yaşasam yine koşarak katılacağım bir etkinlik.

Salon İKSV sahnesinde yer almam da güzel insanlar sayesinde. 2015 Ocak ayında katıldığım Sofar İstanbul konserinden sonra Sofar İstanbul ailesiyle bir şekilde iletişimimiz devam etti. Hala çok sevdiğim insanlar. 2016’nın Şubat ayında İKSV ile ortaklaşa bir projeleri vardı. Oraya davet ettiler. Memnuniyetle katıldım ben de trio olarak. Kontrbas (Enver Muhamedi) ve perdesiz gitarla (Şenol Coşkun) çıkmak benim için çok özel bir deneyimdi o konserde. Bülent Ortaçgil’in Çekirdek Sanatevi’nde kaydettiği performans albümü olan ‘Rüzgara Söylenen Şarkılar’ da böyle bir triodan mütevellittir.

Bu müzik yolculuğunda sanırım en önemli basamaklardan biri internet. Bir platforma şarkılarını koyuyorsun ve ertesi gün bütün insanlar seni konuşabiliyor. Mesela şimdi internet sözlüklerinde ‘Emre Akbay’ başlığı var. Yazılanlara bakarsak seni keşfetmeleri ya Sofar ya da Soundcloud. Bu durumu nasıl yorumluyorsun? İnternet sayesinde birçok insana ulaşmanın zararı ya da faydası ne oldu sana?

Bir zararı var mı diye düşünüyorum… Sofar İstanbul’dan sonra daha pek çok platformda da yer aldım. Ama bakıyorum çok amatör çalışmalar. Kendimi hiç geliştirmeden çıktığım performanslar olmuş. Bununla ilgili pişmanlık yaşıyorum. Hatta Sofar konserimiz bile çok amatör. Ama bir şans olarak ‘Mühür’ün enerjisi bir şekilde insanlara dokunmuş. Zaten bütün mesele bu. Nereden, nasıl olursa olsun, dokunmak. “Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez, gönülden gönüle gider…”

Mühür’ şarkısı için mızıka enstrümanı dinleyicilerin gönlünü fethetmiş ve tabii sen de gönüllerinde ayrı bir yere girmişsin. 2015’den kalma bir soru mızıka kimin fikriydi nasıl gelişti bu?

2014’de bir kafede -pek de işten anlamadan- baristalık yapıyordum. Sonra bir garson arkadaşım geldi, laf arada sırada müzisyenliğime geliyor, o da mızıka çalan bir arkadaşı olduğunu söyledi. Tanıştırır mısın dedim. Tanıştırdı. Yanlış hatırlamıyorsam Sofar’a çıkmamıza üç hafta kala böylece tanışmış olduk. Solo bir enstrümana ihtiyacım vardı ve nefis bir ses oldu. Yine, stüdyo kaydında da Furkan İnceöz’le çalıştık. Kayıtta da performanstaki gibi harikaydı. Tabi şimdi müzikle aktif olarak ilgilenmiyor. Konserlere de gelemediği için ben mızıka öğrendim, onun kadar olmasa da nefesim yettiğince bir şeyler yapmaya çalışıyorum.

Yeni albüm müjdesi verdin bize. Şimdi güzel günler çok yakında. Neler hissediyorsun? Albümde kimlerle çalıştın? Neler dinleyeceğiz senden?

Aslında Ağustos’un ilk haftasında (çıkan) çıkacak olan ‘Göğe’ bir kısaçalar(Ep). Beş şarkıdan oluşuyor. Çok büyük bir heyecan… Şarkıların üzerinde epey emek var. Çok insanın teri var. Ve ‘Günler Boyu’ndan sonra ilk kez çok sayıda şarkımın profesyonel prodüksiyonu üzerinde çalıştık. Tamamını kendi imkânlarımızla kaydettiğimiz ve yayımladığımız bir çalışma olması beni gururlandırıyor.

Bütün işin başında ilmek ilmek edit, mix ve mastering yapan Şenol Coşkun var. Tüm şarkıların davullarında Eskişehir’den ekip arkadaşım Oktay Zengin, dört şarkının kontrbas ve bas gitarlarında çok değerli müzisyen dostum Enver Muhamedi, bir şarkının bas gitarında yine çok sevdiğim müzisyen dostum Çağatay Vural, ‘Mühür’ün mızıkasında Furkan İnceöz, bir şarkının perküsyonunda tumbasıyla İzzet İren, bir şarkının da elektrogitarlarında yine Eskişehir’deki ekibimden Yiğit Tungaç var. ‘Göğe’ şarkısı bir düet oldu ve theremin’iyle nefis müzisyen Cihan Gülbudak bana eşlik etti. Bir şarkının söz yazarı kısmında Barış Bıçakçı’yı ağırlıyoruz. Her kayıtta yanımızda olan Fatih Çölgeçen’i anmadan olmaz. Son olarak projenin kapağındaki görseli canım ev arkadaşım Aydın Ceran tasarladı. Adını anmadığım daha çok dostun nefesi saklıdır elbette…

Bu çalışmayı, önümüzdeki dönem kaydedeceğimiz albüm için bir referans olarak görmesini isterim dinleyenlerin.

Albümü(Ep’yi) bağımsız müzisyen olarak sırtlandın. Bunun zorluklarını ve güzelliklerini de dinlemek istiyorum ama aslında Türkiye’de bu ‘bağımsız müzik’ fikri uygulanıyor mu? Bu konuyu biraz açabilir misin? Cesaret mi delilik mi, müzik piyasasının kirli olduğu bir ülkede?

Çok güzel soru bu. Başka bağımsız müzisyenlere de sorulmalı, çünkü cevaplarını çok merak ediyorum. Türkiye’de bağımsız müzikten doğası dışında şeyler beklendiğinde elbette yetersiz kalacaktır.

Bir kere, bağımsız müzisyen, bir şirketle anlaşmamış müzisyendir. Bir şirketle anlaşmamak, reklamı, tanıtımı, konseri, organizasyonları, kayıtları, klipleri, aklına gelebilecek ne varsa onlarla bire bir kalmak anlamına geliyor. Bir taraftan da inanılmaz özgürsün. İstediğin organizasyona, sahneye katılmak için talep gönder, istediğin klibi çek, istediğin şarkıyı tarz kısıtlaması olmadan içinden geldiği gibi, istediğin yerden, istediğin zaman paylaş.

Cesaret mi, delilik mi? İkisi de değil bence. Bu bir tercih. Bu tamamen müzisyenin müzik algısıyla ilgili. Müziği ne için yaptığınla ilgili. Herkesin yöntemi ve fikri farklı olabilir.

Müzik piyasası kirliyse bunu temizlemek de bizim elimizde. “Su yüzüne çıkmamış müzisyenler” arasında ego savaşı olmadan, yan yana, birbirini destekleyen bir ilişki ağı olursa, kendi denizimizi, hiç olmadı, göletimizi oluşturur, orada müziğin tadına varırız. “Okyanuslarınız sizin olsun” deriz birilerine.

Yaratıcılıkta “babayı öldürmek” kuralı vardır. Biraz “boynuz kulağı geçer” sözü ile de açıklanabilir. Bülent Ortaçgil imzalı gitarla şarkılar söyleyen sen nasıl bakıyorsun bu duruma?

2014’ün Aralık ayında atıldı o imza. 2017’nin ağustos ayında kendimi Ortaçgil ekolünden biraz uzaklaşmış görüyorum. Yavuz Çetin’in akustik tonlarına hayranlığımın arttığı zamanlar geçirdim. Tabi çok farklı tarzlardan da beslenme fırsatım olduğu geçtiğimiz yıllarda. “Babayı öldürmek”ten ziyade mümkün olduğunca karakterli müziğe, kendi karakterini oluşturan müziğe geçiş olarak isimlendirirsek, benim adıma daha doğru olur.

Barış Bıçakçı’nın muhteşem eseri “Bizim Büyük Çaresizliğimiz”den ‘Kimim Ben’ şiirini senin sesinden dinliyoruz. Ben hiç şaşırmadım çünkü benim için Barış Bıçakçı sakinlik demek. Sen de sakin bir adamsın, telaşsız. Edip Cansever’in de şiirini senin sesinden dinledik ama Cansever şiirleri müzisyenlerin sıkça kullandığı bir malzeme haline geldi. Barış Bıçakçı henüz fark edilmedi ya da denenmedi (hangisi doğru kullanım olursa). Bu seçimler üzerine ne söylersin?

Öncelikle küçük bir düzeltme yapmalıyım. Barış Bıçakçı’nın ricasıdır, ‘Kimim Ben’i bir şiir olarak değil de söz olarak anmamı istedi bu şarkıda.

Fikrimce, edebiyatla müziğin bunca kaynaşması çok hayırlı bir olay. Hatta popülerleşmesine de karamsar yaklaşmıyorum. Ne kadar çok insan Cemal Süreya’yı, Edip Cansever’i, Sabahattin Ali’yi dinlerse, bilirse, okursa o kadar iyi. Hakkıyla dinliyor, okuyorlar mı diye sorgulamak zaten haddimiz değil.

‘Sanki zamanın akışından uzak bir yerde’ diyorsun. Yolu Bursa’dan geçmiş edebiyatsever olarak bana Tanpınar’ı hatırlattı. Edebiyatta sana ilham veren isimler neler?

Tabi, lisedeyken tanışmıştım Tanpınar’la, Nazım’la. Lisemin kütüphanesinden, ne olduklarını bilmeden okuduğum kitaplardı bana içimde ilk adımlarımı attıran. Sonra, kitaplar varmış dedim. Mesele edebiyatsa Sait Faik Abasıyanık’a hayranım. Okuma alışkanlığı edinip o ilk bilinçle okuduğum ve ah ettiğim Camus, Dostoyevski var. Aşık olduğum yazar Tezer Özlü’ydü ilk okuduğumda. Yeni nesil yerli edebiyatta hafifliğiyle Barış Bıçakçı’dan ve Yekta Kopan’ın öykülerinden içime çok şey karışıyor. Yani şiirden daha çok, öyküden, romandan, denemeden besleniyorum.

Öyle bilmiş bilmiş isim vermekten utandığım için bu kadarıyla bırakacağım. Kim bilir daha hiç bilmediğim ve nasıl büyük ilhamlar alacağım isimler vardır hemen elimin altında, ya da çok uzağımda.

Yazdıklarında kendimi bulduğum isimleri okumayı severim ve bundan beslenirim. Çünkü milyarlarcası arasından kendi yoluma denk düşen ve yolumu daha da güzelleştirecek şeylere odaklanmayı daha doğru buluyorum.

Şarkı sözlerinde hep doğa var. Doğa anlatımı olmasa bile ona dair bir şey. Rüzgar, yağmur, günler boyu aklıma ilk gelenler. Ayrıca albümün ismi de “Göğe”. Doğa hayranlığı mı demeliyim, kaynağı nedir?

Çocukluğumda deniz kenarında, bol ağaçlı bir lojmanda kalıyorduk anne-babamla, Muğla’da. Gökova körfezinin kenarında, nefis yerdi ben küçükken, hala öyledir belki. Tek katlı seyrek evler. Her yanımız bahçe. Bahçe denen şeyin sınırları olmadığını sanırdım. Sonra şehir diye bir şey varmış. Hiç öyle değil. Çocukluğumu biraz da bu yüzden özlerim. Özdeşleştiği şeyler, sadece çocuk olmak değil. Apayrı bir dünya…

“Dayan geçecek bu zaman/Dağılacak bulutlar” diyorsun. Sanatla direnişe inanıyor musun? Bugün sanatla çıkabilir miyiz aydınlığa? Estetikten yoksun bir sanat(!) hakim her yere. Ne kadar mümkün?

Sanat, fikrimce direnişin aracı değil, kendisidir. Var olanla yetinmemenin ürünü yaratılardır sanat eserleri. Önemli bir nokta da, bu bağlamda, sanatı ‘algılamak’ gerekir.

Sanatla aydınlığa çıkmak biraz ‘ben yapamıyorum, sanat yapsın, sanatçılar yapsın’ demek gibi. Üstelik aydınlanmacılığı pek iyi niyetli görmüyorum. Aydınlıktan kasıt, güzel(?) bir yaşantı ise bunun bireyden başlayacağı da aşikâr. Eh, o zaman “Ne duruyorsun?” diye sorarlar. Sanat misyon yüklenilecek bir alan değil. Misyonu olabilir ama buna da sanat karar verir.

Bir de sanatı kim tanımlıyor da estetikten yoksun bu sanat diye konuşabiliyoruz. Buna da pek katılamıyorum. Bahsettiğin popüler müzik endüstrisiyse, onun adı üstünde zaten, o bir endüstri. Onun üretimi de ‘mal’dır. Satılacak maldır. Ve buna yönelik, pek de başarılı işlemektedir süreçleri. Ama sanatla endüstrinin bence bir bağı yoktur. Sanat, seri üretimi tercih ederse, bu yine sanatın karar mekanizmasındadır. Yani, çoğul olmak, tekil olmak, olmak ya da olmamak… Bu, sanatın, sanatçının yüreğinden çıkarken verdiği bir karardır bence.

Tek bir kitap okuma hakkın var diyelim. Ne seçerdin?

Italo Calvino – Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu

Ya Film ?

Reha Erdem – Kosmos

Beraber müzik yapmak istediğin müzisyenler kimler? (Zamanda yolculuk serbest)

Şu anki müzisyen dostlarımla yapmak isterim mesela, umarım yaparız yakınlarda. Sonra, Kazım Koyuncu’yla beraber söylemek isterdim. Yavuz Çetin’le söylemeyi çok isterdim. Mehmet Güreli var sonra -şükür ki hala üretiyor- onunla aynı sahnede olmak nefis olurdu. Bir de Pinhânî’yi çok severim, onlarla beraber söylemek de ne güzel olurdu. Son olarak, değil aynı sahnede, Freddie Mercury’nin kulisinde olsam bile yeterdi.

Yakınlarda şarkılarına eşlik edebileceğimiz programlar var mı?

  Önümüzdeki sezon (sonbahar) İstanbul’da ve Eskişehir’de lansman yapmak istiyoruz, tarihleri sosyal medya hesaplarımdan heyecanla duyururum elbette.

Facebook.com/emreakbaymusic
Youtube.com/emreakbay
instagram.com/eeakbay

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın