Todd Strauss-Schulson yönetmenliğindeki Netflix yapımı Isn’t It Romantic, yakın zamanda platform üzerinde izleyicisiyle buluştu. Kendisiyle Life Sentence dizisi sayesinde tanıştığım Erin Cardillo’nun hikayesinden uyarlanan filmin başrolünde ise Rebel Wilson yer alıyor. Rebel Wilson’ın asıl başrol olarak yer aldığı ilk yapım olmasıyla kendisinin komedi türündeki yeteneğini bir nevi kanıtlıyor. Ona ise gerçek hayatında da yakın arkadaşı olan Adam Devine, Betty Gilpin ve Liam Hemsworth gibi isimler eşlik ediyor.

Natalie (Rebel Wilson), kendisini en anlamsız bulduğu şeylerden biri olan bir romantik-komedi filminin içerisinde bulur. Bir nevi hapsolmuştur. Tam bu noktada romantik-komedi filmlerinde bizlere sunulan gerçek dışı durumlar ve kişilerle karşı karşıya kalırız. Parantez açmak gerekir ki yönetmenin bu açıdan iyi bir hazırlanma yaptığı aşikar. Todd Strauss-Schulson hazırlanma aşamasında, iki hafta boyunca doksandan fazla romantik komedi izleyerek aralarındaki benzer görsel ve anlatımsal tropik manzaraları not eder: New York, Starbucks kahvesi, çiftlerin öpüşürken yağdığı yağmur, yarım ay pencereleri, tesadüfi karşılaşmalar, yaşamın yalnızca aşktan ibaret olduğu yanılgısı. Bu imajlar ve anlatım ögeleri bireyin kendi yaşamına birebir alıntılandığında ortaya gerçekten absürt ve anlamsız bir manzara çıkar. Temelinde savunulan fikir, romantik-komedi filmlerinin bizlere yalnızca hayal satıyor oluşudur. Gerçekleştirilmesi ve farkına varmamız gereken ilk şey hayallerimizdeki aşktan ziyade, yani bir başkasını sevmeden önce kendimizi sevmektir. Bizim başkalarının hayallerine değil; kendi hayallerimize ihtiyacımız var. Bu yüzden olsa gerek, romantik-komedi anlatılarının birçoğu kısa sürede tüketilip kısa sürede unutulan yapımlardan oluşmaktadır. Isn’t It Romantic bu bağlamda “herkesten önce kendini sev” görüşüyle bende ayrı bir yer kazandı.

Adından da anlaşılacağı üzere romantik-komedi türünü ti’ye alan anlatısıyla benzer türdeki filmlere kıyasla izleyicisine farklı bir konu sunan filmin ana fikri başlangıçta keskin olarak algılanabilir. Aşka dair inancını katı bir perspektifle inceleyen, standart güzellik algısının dışında olduğunu düşünen ve romantizme nazaran gerçekçiliğe kendisini yakın hisseden bir kadın, küçüklüğünden beri annesi tarafından bu şekilde yetiştirildiği ve diğer insanlardan biraz daha farklı göründüğü için böyle bir bilince bürünür.

Başlangıçta yaşamında göremediği detayları değiştirilmiş bir biçimde diğer kısımda görmeye başlar. Bazılarının değerini anlarken bazıları hakkında ise ne kadar ön yargı sahibi olduğunu fark eder. Başkasınınmış gibi görünen fantastik dünyadaki yaşamı, onun kendi yaşamına bir nevi rehberlik etmektedir. Aslında başına gelen bu absürt durum sandığının aksine ona ders niteliğinde bahşedilen bir yol haritasıdır.

Hayallerimizdeki o şaşaalı aşk dünyasının gerçeği ile birebir olamayacağı, her şeyin o kadar tesadüfi bir şekilde gelişemeyeceği, belki de aradığımızdan bile emin olamadığımız o şeyin yanı başımızda olabildiği gerçeği ile yüzleşmemizi öğütleyen filmin asıl yazarı Erin Cardillo’nun yine kendisinin yazdığı Life Sentence dizisinde de benzer bir üslubu söz konusuydu. Olaylara romantizm perspektifinden uzaklaşarak bakmayı seven yazar, asıl aradıklarımıza gerçeği görerek ve kendimizi kabullenerek ulaşabileceğimizi söylüyor.

Pretty Woman filmine yapılan atıflar da tam bu noktada devreye giriyor. Romantik-komedi türünün en kült örneklerinden biri olan bu yapım, bir nevi gerçek dünyanın paralel evreni gibi. Yani Natalie’nin filmde hapsolduğu evren. Sex and the City’de Mr. Big’in Mr. Big olduğunu anlamamız bile sezonlarca sürmüştü. Ne olursa olsun biliyoruz ki, hiçbir şey o bizlere satılan hayallerin var olduğu evrendeki kadar kolay değil. İşte bu yüzden Richard Linklater’in “Before Üçlemesi” var.

Ancak film bir raddeden sonra eleştirdiği kuyunun içerisine düşüyor. Bir raddede romantik-komedi çatısını sırtlanıyor ve bence finaline yerleştirdiği müzikal sahne ile -ki bu sahne izleyici tarafından yoğun ilgi ile karşılandığı için konuluyor- bu duruma daha da katkıda bulunuyor. Yine de o kısmı görmezden gelmeye çalışarak yönetmenin de kendi tanımıyla “kendine aşık olmanın romantik bir komedisi” olan Isn’t It Romantic’i izlemeniz gerektiğini düşünüyor ve iyi seyirler diliyorum.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın