Bazı filmler vardır, her bir detayı üzerine öyle çok düşünülmüş, öyle çok kafa yorulmuş, filmi inşa eden her unsur öylesine ustaca kullanılmıştır ki; izlerken filmin tüm bileşenlerinin ayrı ayrı kusursuz bir şekilde işlediğini, tek bir parçası bile değişse asla eski büyüsüne ulaşamayacağını hissedersiniz. Belki bundan da önemli olan, her saniyesi üzerine saatler harcanmış dahi olsa, filmin size aşırı planlı ve formülize bir eser olduğunu hissettirmeyip samimiyetini, gerçeklik hissini size geçirmeyi başarmasıdır, size adeta dokunabilmesidir. Sanki kendilerine ait ayrı bir dünyası vardır o filmlerin, film bittiğinde sadece izleyici için sona ermiştir, salondan çıktıktan sonra o dünyada her şeyin devam ettiğini ve edeceğini bilirsiniz. Burada asıl mesele yalnızca herkesin hayran kalacağı, ileride belki klasik olarak addedilecek muhteşem bir film yapmak değildir, bu nedenle bu etkiyi yaratmayı çok az yönetmen başarabilir.

Bu filmler özellikle günümüzde çok fazla karşımıza çıkmazlar; ancak çıktıklarında, hele sinema perdesinde izlenmiş ise üzerinizde öyle bir etki bırakır ki film bittiğinde yazılar akmaya başladığında bir başyapıt izlemiş olduğunuzun farkında ve büyülenmiş bir halde, koltuğunuzda uzun bir süre hareketsiz bir şekilde kalmak, sadece o anın tadını çıkarmak istersiniz.

Roma o filmlerden bir tanesi.

2013’te vizyona giren, eleştirmenlerden büyük beğeni toplasa da izleyiciyi kısmen ikiye bölen Gravity’den sonra, 5 senelik sessizliğini Roma ile bozuyor Alfonso Cuarón. Meksikalı yönetmenin 17 sene önce yaptığı ve en iyi işlerinden biri olan “Y Tu Mama Tambien”den sonra ülkesinde çektiği ilk film olan Roma, dünya prömiyerini Venedik Film Festivali’nde yaptı ve Altın Aslan ödülüne layık görüldü. Cuarón, aynı zamanda senaryosunu, kurgusunu ve görüntü yönetmenliğini de üstlendiği ve siyah-beyaz çektiği filmde neredeyse hiçbiri profesyonel olmayan oyuncularla çalışmayı tercih etmiş. Film, 70’li yılların başında Meksika’da yaşayan orta-üst sınıf bir ailenin hayatını, birtakım sorunlarını konu alıyor. O dönemdeki toplumsal olaylara, ayaklanmalara, erkek egemen topluma ve sınıfsal farklılıklara da değinen filmde, hikaye ailenin yanında hizmetçi olarak çalışan Cleo’yu merkezine alıyor.

Roma, 2006’dan beri bu filmi çekmek istediğini söyleyen Cuarón’un kariyerinin en kişisel filmi. Yine kendi söylediği üzere film kendi çocukluğundan da izler taşıyor. Cuarón, genel olarak tek bir türe bağlı kalmayıp farklı türlerde eserler koymaya çalışan, filmografisinde komedi, aile, macera, dram, bilim kurgu, gerilim gibi birçok farklı türe dahil edilebilecek filmler bulunan çok yönlü bir yönetmen. Özellikle Children of Men ve Gravity filmlerindeki kamera kullanımı ve üst düzey görsel anlatım biçimi ile (bunda iki filmde de birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki’nin de payı yadsınamaz) ne kadar kalifiye bir yönetmen olduğunu ispat etmişti, Roma ile ise adeta imkansızı başararak işi daha da ileri götürmüş.

Görsel ve işitsel anlamda net olarak yapılmış en başarılı filmlerden biri var karşımızda. Lubezki’nin programı ile uyuşmadığından görüntü yönetmenliğini kendi yapmaya karar veren Cuarón, onu aratmayan bir iş çıkarmış. Önceki iki filminden de alışkın olduğumuz kusursuz uzun plan sekanslar, olağanüstü kadrajlar görsel bir ziyafet sunuyor, yer yer detaylarda kaybolmamızı sağlıyor. Özellikle filmin sonlarındaki dalga sahnesi sinema tarihine geçecek kadar güçlü. Neredeyse hiç yakın plana başvurulmaması ise tek bir an bile hikayeden kopmaya sebep olmuyor, aksine bu sayede yakaladığımız detaylar filmin gücüne güç katıyor.

Filmin kendine has diyebileceğimiz bir sinema dili mevcut. Aynı zamanda hem çok ihtişamlı, hem de çok mütevazı olmayı başarabiliyor film ve bu dev bir yönetmenlik başarısı. Çok sade bir hikayeyi, bu denli şaşalı bir görsellikle sunmak ve böylesine bir ahenk yakalamak gerçekten çok büyük meziyet. Beni her anlamda büyüleyen ve bitmesini asla istemediğim, filmin sonlarına yaklaştığımızı anladığımda içimden “lütfen bir şeyler daha göster bana” dediğim bir film oldu Roma.

Yönetmen, filmin hem siyah-beyaz, hem İspanyolca hem de amatör oyuncularla çekilmiş olması nedeniyle, yalnızca sinemada vizyona girecek olmasından ve çok fazla insana erişemeyeceğinden endişe duymuş ve gösterimi için Netflix ile anlaşmış. Bu durum, Cannes’ın Netflix’e karşı olan duruşu sebebiyle filmin Cannes’a kabul edilmemesine bile sebep oldu. Netflix, filmi dünya üzerinde sadece 100 kadar salonda 1 haftalığına gösterime sokacak. Filmi, Filmekimi kapsamında sinemada izleyebilen şanslı kişilerden biriyim ve hiç sanmasam da o 100 salon arasında Türkiye’den bir salonun da olmasını çok istiyorum, çünkü bu film kesinlikle perdede izlenmeyi gerektiriyor.

Roma, ilk paragrafta bahsettiğim filmlerden biri olmayı başarmasıyla, her sinemaseverin mutlaka yaşaması gereken bir deneyim ve bende ömür boyu etkisini sürdüreceğini düşünüyorum. Alfonso Cuarón’u benim nazarımda yaşayan en iyi yönetmenlerden biri haline getiren Roma, aynı zamanda (Children of Men’e rağmen söylüyorum) Cuarón’un kariyerinin de zirvesi ve asla kolay kolay aşılamayacak, unutulmayacak bir başyapıt.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın