Bu sene küçük ekranda birçok süper kahraman dizisi izledik. Titans, Doom Patrol, Umbrella Academy ve hali hazırda devam edenler. Titans ve Doom Patrol gerçekten harika işlerdi. En azından DC evreninden beklediğimiz o gerçekçi ve karanlık havayı yansıtmayı başarmışlardı. Lakin The Boys, bu dizilerin çok ötesinde bir noktada. Belki de uzun yıllar unutulmayacak kadar başarılı; gerçeği aktarma konusunda muadillerine örnek olabilecek kadar önde. The Boys, okuduğum kadarıyla eleştirmenlerden de izleyenlerden de tam not aldı. Aklın yolu birdir. Sanırım hepimiz böyle bir süper kahraman projesi arıyorduk.

Kısaca konusuna değinelim… Dünyada gerçekten süper kahramanlar vardır. Bu süper kahramanlar Vought adlı bir şirketin tescilli elemanları olup şirket adına güvenlik hizmeti veriyorlar. 7 kişilik The Seven adlı bir ekipten oluşan Vought, bir hırsızlık ya da terör durumu varsa ortaya çıkıyor; durumu çözüp alkışları topluyor. Hikaye, süper kahramanlardan A-Train’in masum bir kadını öldürmesi ve süper kahramanlardan birinin emekliye ayrılıp yerine yeni ve diğerleri kadar yozlaşmamış birinin gelmesiyle başlıyor.

Öncelikle dizinin adı süper kahramanlardan değil, onları durdurmaya ant içmiş olan ekipten geliyor. A-Train’in masum bir kadını öldürmesinden sonra bu kadının sevgilisi, pek öç alabilecek cesarette olmasa da, aldığı yardım ile süper kahramanlara resmen savaş açar. Süper kahramanlara savaş açan bu ekip dizinin adını oluşturuyor. Peki neden? Diziyi güzel kılan nokta da işte tam olarak burası. Süper kahramanlar gerçekten yaşasaydı acaba iyi insanlar olurlar mıydı? Ya da bizi severler miydi? Büyük ihtimal hayır. Bizleri bir böcek olarak görürlerdi. Süper kahraman da sonuçta insan olacağı için, gücün verdiği etki ile yozlaşacak, istediğini yapacaktı. Çünkü bizi neden sevsin ki? Bizden farklılar.

Garth Ennis ve Darick Robertson, süper kahramanların anlatıldığı kadar güçlü ama bilindiği kadar iyi olmadığı bir evren yaratmış. Süper kahramanların hepsi yozlaşmış, para için yaşayıp şöhret için hareket eden yalan makinesilar. Şirketin muhteşem pazarlamalası ile ekip, dünyanın en iyi insanları olarak tanıtılıyor. Yaptıkları çoğu iş ya da diğer adıyla kurtarma operasyonu bir tezgah olarak kuruluyor; sonrasında da öve öve bitirilemiyorlar. Özünde, hepsi birbirinden beterler, kötüler; sorunlu ve sapıklar. Fakat bunu insanlar bilmiyor çünkü gerçek yüzlerini kendileri hariç kimse göremiyor. Amerika’nın neredeyse her ürününün marka yüzü olan süper kahramanları devirmek de haliyle imkansız. The Boys ekibi de bu imkansızı başarmak için yola çıkmış bir ekip. İlk sezon için de istediklerini kısmen elde ettiklerini söyleyebiliriz.

Diziyi bu kadar başarılı kılan şey; hem süper kahramanlara getirdiği inanılmaz gerçekçi yaklaşım hem de şiddet unsurundaki başarılı sahneleri. İlk bölümlerinde süper kahramanların garip dünyasını ziyaret ederken son bölümlere doğru izlediğimiz neredeyse her şeyin sahte olduğunu ve süper kahraman kelimesinin bile içinin boşalabileceğini izliyoruz. Dizinin belki de en büyük eksiği aksiyon sahneleri ki sanırım çoğu ikinci sezona kaldı. İlk sezon ağırlıkla politika, polisiye ve arka planda dönen sahtekarlık üzerine. Ama çok da eleştirmeyeyim; kısıtlı aksiyon sahneleri gerçekten çok başarılıydı.

Marvel ve DC’nin bize alıştırdığı sevimli, insanları seven ve koruyan süper kahramanlar sonrası The Boys resmen ilaç gibi geldi, sahtelikten bizi arındırdı. Diziyi çok beğendim çünkü süper kahramanlar var olsaydı kesinlikle bu dizideki gibi olacaklardı. Arkamızdan küfreden, yüzümüze gülen özünde karaktersiz sözünde vatan millet sakarya. Diğer dizileri de çok beğendiğimi söylemek istiyorum lakin The Boys, sahtelikten sizi koparacak ve suratınıza sağlam bir yumruk atacak.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın