Search

Sırlar, Tutkular ve Küçük Notlar: Phantom Thread

542

“Bir ceketin kanvasının içerisine neredeyse her şeyi dikebilirsin. Sırları, bozuk paraları, kelimeleri, ufak mesajları. Küçükken astarların içine bir şeyler saklamaya başladım. Orada bulunduğunu sadece benim bildiğim şeyler. Göğsümün üstünde annemin bir tutam saçı var.”

Daniel Day-Lewis‘ın son performansını izlediğimiz Phantom Thread, Paul Thomas Anderson’ın There Will Be Blood’dan sonra birlikte çalıştıkları ikinci film. Bir yanda 21. yüzyılın en önemli oyuncularından biri diğer yanda ise usta bir yönetmen söz konusu olduğu için film uzun zamandır merak konusuydu. Oscar’da 6 dalda aday olup “En İyi Kostum” dalında ödülü kucaklaması pek şaşırtıcı bir hamle olmadı. Farklı kulvarlarda olmalarına rağmen Three Billboards Outside Ebbing, Missouri ile kıyaslanıyordu ancak anlatım biçimi ile birbirlerinden epey ayrılıyorlar. Phantom Thread’in kullandığı şiirsel dil, Paterson ve Neruda’dan beridir özlediğim bir tattı.

Woodcock Moda Evi, İngiltere’de birçok önemli kadının gardırobuna ev sahipliği yapmaktadır ve aynı zamanda çok özel günlerde onları giydirmektedir. Reynolds Woodcock’ın tasarımlarını birçok kadın üzerinde görebilmek için sıraya girmektedir. Kardeşiyle birlikte işlettiği moda evinde Reynolds, kendi sıkı kuralları çerçevesinde çatısında insanları barındırmaktadır. Evliliğe inancı yoktur ve kadınlarla kısa süreli birliktelikler yaşamaktadır. İlişkisinin zamanını doldurduğunu hissettiği anda bitirmekten çekinmez. Kadınlar, onun ilhamına ulaşması için bir araçtır kimi zaman. İlham azalmaya başladığında yeni bir kaynağa yönelmeyi ihmal etmez. Ancak Alma adında bir kadınla tanışmasıyla hayatında değişiklikler meydana gelmeye başlar. Ve bu durumdan hiç hoşnut değildir.

Filmin öne çıkan kısımlarından biri de şüphesiz ki oyunculuk performansları. Daniel Day-Lewis, 1940’lar ve 1950’lerde yapılan defilelerin arşiv görüntülerini izlemiş ve birçok ünlü tasarımcının işlerini incelemiş. Kıyafet dikmeyi öğrenerek bazı eski tasarımları yeniden üretmeye çalışmış. Reynolds Woodcock karakterinin kıyafetlere karşı tutkusunu ve bu konudaki bilgeliğini, sert ve tutucu bir resim üzerinden ilişkilendirerek tarihe geçebilecek bir karaktere ruh vererek uzun bir süre çalışmış. Ayrıca Vicky Krieps’ı bu filmle keşfetmiş olmama sevindim. İleride önemli projelerde karşımıza çıkabileceğini düşünüyorum.

Kostüm tutkusu üzerinden Reynolds’ın değiştirmekten çekindiği alışkanlıkları, bağımlılıkları ve yeniye karşı olan korkusu şekillenerek temelleniyor. Çünkü şu ana kadar hayatına giren her insan onun kurallarının dışına çıkmamış ve ona tam anlamıyla güvendikleri için hiçbir şekilde yeni bir şey sunmamış. Alma’nın yaşamına dahil olmasıyla bunların değişiyor ve Reynolds biraz da olsa dönüşüme uğruyor. Kardeşi Cyril’ın ona bir müşterilerinin artık başka bir yere kıyafet yaptıracağını söyler. Ve sebebi olarak ise insanlar, artık “şık” giyinmek istiyor diye bir cevap alır. Bu şık kelimesine fazlasıyla takılır. Şıklık kelimesi tam o anda korktuğu tüm şeylerin bir temsili haline gelmiştir.

“Reynolds hayallerimi gerçek kıldı. Ben de ona karşılığında en çok arzuladığı şeyi verdim. Her bir zerremi.”

Annesine bağlılığı, filmi birçok açıdan Freudyen okumalara açık tutuyor. Kıyafete beslediği tutkusu, kadınlara karşı bakış açısı, kardeşiyle mevcut bağı, hastalandığında dahi onun hayalini görüyor olmasının temelinde anne sevgisi yatıyor. Başlangıçların, gelişmelerin ve hatta bitme çizgisine yaklaşma anlarının tümündeki ortak kapı anne. Hatta ona öylesine bağlı ki bir başka kadınla tam anlamıyla birlikte olamayacağına inanıyor. “Eski”nin ondaki karşılığı yine o. Bu bağlamda yeni olabilecek birçok şeye karşı mesafeli yaklaşıyor. Tasarımlarından tutun da günlük eylemlerinde dahi böyle işliyor. Elbiselerin içerisine sakladığı küçük notların film için önemli bir detay olduğunu düşünüyorum. Bu notlar, kıyafetlerle yani annesiyle iletişim kurma yöntemlerinden biri haline gelmiş gibi. Ve notlarda bir nevi küçük istekler yer alıyor. Bu yönden baktığımda ise Reynolds’ın tek başına oynadığı bir oyun olmasıyla birlikte kendisine tüm insanların ortasında seslenişi olarak yorumlanabilir. Alma’nın o notlardan birini bulması ise kendi “keşif” hikayesinin kanıtı niteliğinde.

Phantom Thread’i türevlerinden ayıran ilk özelliği şüphesiz ki anlatım dili. Film asıl meselesini detaylarına sakladığı küçük bilgilerle veriyor. Bu da sinemanın bizleri büyüleyen kısmı olan illüzyonuna ulaşmamızı sağlıyor. Ayrıca kullandığı şiirsel anlatımıyla gerçek bir sinemasal deneyim yaşatıyor. Tüm bu ışıklar çerçevesinde gerçek bir keşfetme hikayesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Alma’nın farkında olarak Reynolds’ın ise farkında olmadan oynadığı bu oyunlara izleyiciler de dahil oluyor. Kimi zamanlarda şiirsel dil, gerilimden de gücünü alarak Hitchcockvari bir yapıya bürünüyor. Mantarların bahsinin geçtiği sahneler buna örnek olarak gösterilebilir. Tanıma, gizem, keşif ve değişim dörtlüsü arasındaki ilişki filmin yapı taşlarını oluşturuyor diyebiliriz. İlk üç kısım Reynolds tarafından yönetilse de hayatına dahil olabilecek asıl kişi dördüncü kısımda gizli. Bu kısma erişemeyenlerin ise hislerinde ve yaşamında yeri yok. Ancak malum aşamanın o da farkında değil. Alma sayesinde tüm bunları “keşfetme”ye başlıyor. Bu sebeple karşılıklı bir savaş söz konusu ve Reynolds acımasız davranmaktan çekinmiyor, Alma ise tüm benliğiyle onun yanında oluyor. Sonuçlar neyi doğurursa doğursun.

Reynolds’ın başlangıçta karşı çıktığı tüm düşünceler, sonuçlarının kötü olacağını dahi bilse sonrasında kendi isteklerine dönüşüyor. Güçlülüğünü biraz olsun bırakarak mükemmeliyetçiliğinden ödün vermek istemesi, bir nevi zayıflık ve birine muhtaç kalmak en temel arzularından biri. Bunu fark etmesinde de Alma’nın etkisi yadsınamaz. Onun dışında başkasına açamayacağı hisleri yine onun sayesinde fark ediyor. Yıllardır hayatına giren kadınların birçoğu onu gerçek anlamda tanımaya çalışmaktan ziyade onunla zaman geçirmeyi sevmiş. Herhangi bir şekilde itirazları, hoşnutsuzluklarını dile getirmeleri söz konusu değil. Güçlü, iyi görünümlü ve kimi zaman duyarlı bir adamın ilgisi onlar için yeterli olmuş. Alma ise tüm samimiyetiyle gerçek kendisini tanıtarak diğer kadınlar arasından sıyrılıyor. Reynolds’ın ihtiyaç duyduğu ve farkında olmadığı bir diğer şey de samimiyet. Onda bunu bulduğunu fark edince bu hissin kıymetini anlıyor. Kıyafet tutkusu zamanla Alma’ya da bulaşıyor ve bu onun kendi isteğiyle gerçekleşiyor. Yemek yerken çıkardığı sesle onu rahatsız ediyor oluşu, cümlelerine cesurca verdiği yanıtlar, kısa süreli tartışmaları filmin son aşamasında amacına ulaşıyor. Kardeşinin diğer kadınlara nazaran Alma’yı sevmesi ve ikisinin kendi aralarında bir dayanışma içerisinde olması bir diğer kanıtı.

Kısacası Phantom Thread, detaylar üzerinden asıl meselesini anlatmaya çalışan, ince işçilik eseri senaryosu, şiirsel dili ve oyunculuk performansları ile ön plana çıkıyor. Tam olarak bir deneyim ve sarhoşluk hissi yaşatan filmde sinemanın büyüsüne mutlaka kapılacaksınız.

Reviews

  • Yönetmenlik9
  • Senaryo9
  • Oyunculuk9
  • Sinematografi8
  • Prodüksiyon Tasarım8
  • 8.6

    Score

User Rating: 0 ( 0 Votes )


mm

Dünyadaki tüm samimi insanları alıp yeni bir gezegene geçiş yollarını arıyor. Kafası karışık kafası.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir