“Bazı insanlar bir eşya bile değil, eşyanın üzerinde bir leke veya benek gibi dururlar.”

Hepimiz Gogol’un Palto’sundan çıktık”. Bu sözü edebiyatla ilgilenenler muhakkak duymuşlardır. Söyleyenin kim olduğu net olmamakla birlikte büyük bir kesim Dostoyevski olduğunu düşünür. Öte yandan H. E. Bates gibi bu sözü söyleyenin Gorki olduğunu iddia edenler de vardır. Her kim söylemiş olursa olsun “hepimiz” ile kastedilenin Rus edebiyatı olduğu açıktır. Öte yandan Gogol’un sadece Rus edebiyatı için değil, öykü türü için de çok önemli bir isim olduğu düşünülürse “hepimiz”in içeriği genişletilerek tüm dünya öykücülerini de işin içine katmak mümkün.

Palto’da hikayesi anlatılan Akakiy Akakiyeviç edebiyatın o döneminde çok da üzerinde durulmayan, başına gelenlerle ya da iç dünyasıyla hiç ilgilenilmeyen sıradan bir memurdur. Aslında maddi imkânsızlık nedeniyle yeni bir paltoya sahip olmanın hesaplarını yapan küçük bir insandır. O döneme kadar daha çok kahramanların, üstün kişilerin, kralların, soyluların hikayelerinin anlatıldığı düşünülürse bu elbette dönemin şartlarında ilginç bir tavırdır. Ardından Dostoyevski’nin ilk kitaplarından olan İnsancıklar’ın el yazmalarını okuyan Nekrasov, bu romanı 19. Yüzyılın önemli eleştirmenlerinden Belinski’ye yeni bir Gogol doğuyor şeklinde niteleyerek tavsiye etmiştir. Burada Gogol’un öne çıkarılan özelliği kuşkusuz iktidar delisi Rus toplumunda hiç umursanmayan ve sürekli aşağılanan “küçük insan”ı yücelten bir yazar olmasıdır. Nitekim Belinski 1846’da İnsancıklar hakkında yazdığı bir yazıda Gogol etkisi üzerinde durmuştur. Belinski daha sonradan Dostlara Mektuplaşmalardan Seçilmiş Parçalar adlı kitabı nedeniyle Gogol’u ağır bir şekilde eleştirecek, siyasal ve toplumsal olarak durduğu yerin yanlışlığını kendisine bildirmek isteyecektir.

Modern zamanlarda Palto’ya bir metafor gözüyle bakacak olursak günümüz insanın da öyküdeki ana karakterden pek ayrı kalır yanı yoktur. Uzun süreli taksitlerle ev ya da araba sahibi olmaya çalışan, sürekli çalışmak zorunda kalan ve sosyalliği maddi kaygılardan dolayı minimum düzeyde tutan insan düşünüldüğünde, belki de günümüz “küçük insan”ının da Palto’nun peşinden koştuğunu söylemek çok yanlış olmayacaktır. Hâl böyle olunca Gogol’un öykülerinin güncelliğini koruması ve başta verdiğim sözün haklılığını koruması kaçınılmaz oluyor.

Nikolay Vasiliyeviç Gogol, 31 Mart 1809’da Ukrayna’nın Paltova eyaleti yakınlarındaki Soroçinski köyünde doğdu. Orta halli bir ailenin çocuğuydu. İlköğrenimi köy ortamında tamamladıktan sonra 1821’de yatılı olarak Niyejin Lisesi’ne gitti. Burada okumaya büyük ilgi duydu ve okul gazetesine şiirler, öyküler yazdı. Liseyi bitirdikten sonra 1828 yılında Petersburg’a gitti. Amacı burada yazılarıyla adını duyurmaktı. Fakat yazdığı şiirlerinin burada ilgi görmemesi ve tiyatro oyunculuğu gibi başvurduğu işlerden reddedilmesi onu düş kırıklığına uğrattı. 1829 yılında okuldayken yazdığı “Hans Kyuhelgarten” adlı uzun şiiri ‘V. Alov’ takma adıyla, parasını kendisi vererek yayımlattı. Fakat eleştirmenlerden ilgi görmemesi ve hatta alaya alınması nedeniyle elinde bulunan bütün yazılarını yaktı. ABD’ye yerleşmek üzere yola çıktıysa da parası yetmediği için Lübeck’ten Petersburg’a dönmek zorunda kaldı. 1830 yılında hiç istememesine rağmen geçimini sağlamak için bakanlıkta küçük bir devlet memurluğuna başladı.

Bu yıllarda Puşkin’le tanıştı ve edebiyat çevresini genişletti. Gogol’u anlatırken Puşkin’den bahsetmemek olmaz. Çünkü; Gogol’un edebiyat dergilerine gönderdiği yazılar kabul edilmiyordu. Basit ve yetersiz bulunuyordu. Puşkin o dönem yönetiminde yer aldığı Savrmennik adlı dergide Gogol’ün öykülerini yayımlıyor ve yine ona teşekkür metinleri diziyordu. Burun adlı öyküsünü yayımladıktan sonra Puşkin, Gogol’a ithafen şu satırları yazdı: “N. V. Gogol uzun süre bu şakanın basılmasını istemedi; ama biz, bu öyküde öyle şaşırtıcı, akla sığmaz, neşeli, özgün şeyler bulduk ki öykünün el yazmasının bize verdiği zevki okuyucularımızla paylaşmaya razı olması için kendisi güçlükle kandırabildik.” Bu tavır Gogol’un edebiyat çevresinde kabul edilebilirliğini kolaylaştırdı. Gogol Dostlara Mektuplaşmalardan Seçilmiş Parçalar adlı kitabında yer alan “Benim (…) en önemli yanım hep göz ardı edildi. Bunu bir tek Puşkin’in anladığını gördüm. Puşkin bana hep şöyle derdi. ‘Sizin gözlerden kaçan küçük ayrıntıları herkesin olağanca ciddiliğiyle görebilmesi için, adi insanın adiliğini, hayatın bayağılıklarını güçlü bir biçimde betimleyebilme yeteneğiniz henüz hiçbir yazarda yok.’

Gogol ilk ciddi ve dikkat çeken eserlerini doğduğu yer olan Ukrayna hayatı ile, halk deyişleri ile süslü halk hikâyeleri hakkındaydı. 1831 – 1832 yıllarında yazdığı bu hikâyeleri, Dilanka Yakınlarındaki Çiftlikte Akşam Toplantıları adlı kitaρta topladı. Bu kitabının beğenilmesi ve ses getirmesiyle birlikte çalışmalarına devam ederek içerisinde ‘Portre’ ve ‘Bir Delinin Hatıra Defteri’ adlı hikayelerini de barındıran “Arabeski”yi (Arabeskler) yayımladı. Ülkemizde Genco Erkal ve Erdal Beşikçioğlu Bir Delinin Hatıra Defteri adlı eserin tiyatroya uyarlanmış biçimini üstün performanslarıyla sahnelemeye devam etmektedirler. Bu öykünün kahramanı sıradan bir devlet memurudur. Memur, işinden çok sıkılır ve öykü, memurun işinden nasıl sıkıldığını anlatır. Memur, bir süre sonra akıl hastanesine kapatılır.

Yine aynı dönemlerde yazıp yayımladığı Mirgorod adlı kitabı, eski Ukrayna’nın parlak günlerini anlattığı tarihsel romanı Taras Bulba’yı ve küçük çiftlik sahiplerini konu aldığı Eski Zaman Beyleri ve İvan İvanoviç ile İvan Nikoforoviç’in Nasıl Kavga Ettiklerinin Hikayesidir adlı öykülerini içeriyordu. Gogol tarihe ilgi duyup bazı tarihsel romanlar yazmayı tasarladığı 1834-1835 yılları arasında Petersburg Üniversitesi’nde tarih doçentliği yaptı. Bunun dışındaki 14 yıl boyunca memurluğa devam etti. İki görevinden de sıkılan ve zamanını yazmaya ayırmayı düşünen Gogol daha sonra bu görevlerinden ayrıldı. 1835 ve 1836 yıllarında Bir Evlenme ve Müfettiş adlı oyunlarını tamamladı.

Gogol Müfettiş adlı oyununda görevi, kurumları denetleyerek onların düzgün çalışmasını sağlamak olan müfettişin, işini yapmaması neticesinde denetlediği kurumdaki memurların müfettiş gelmeden önce ve geldikten sonraki davranışları alaylı ve mizahi bir dille anlatır. Müfettiş bir oyundur ve Türkiye dahil pek çok ülkede oynanmıştır. Rusya’da ilk kez 1836 yılında Aleksandrinski Tiyatrosu’nda Çar 1. Nikolay’ın huzurunda oynandı. Çar aslında yöneticilerin yozlaşmasını anlatan bu oyundan hoşlanmıştı. Fakat; eleştirmenler ve basın Gogol’e sert eleştiriler yönelterek onu bunalttı. Sinirleri zayıflayan ve daha fazla dayanamayan Gogol on iki yıl boyunca başta İtalya olmak üzere Avrupa’nın çeşitli şehirlerini dolaştı. Bu sürenin büyük çoğunu Roma’da geçirdi. 1841 yılında önemli eseri Palto’yu yayımladı. Yine buradayken Puşkin’in ölüm haberini alan Gogol ona söz verdiği üzere yazmaya başlamış olduğu başyapıtı Ölü Canlar’ın ilk cildini 1842 yılında tamamladı.

Gogol’un Palto’sunda “küçük insanlar”a yaptığı vurgular edebiyatta insancıl ve gerçekçi bir anlatımın başlangıcı olarak kabul edilir. Asillerin, kralların, soyluların, kahramanların öyküleri, onların başından geçenlerin anlatıldığı  eski dönem edebiyatına karşılık küçük memurların, onların sıkıntılarının ve yüksek mevkidekilerle çekişmelerinin anlatılması bu yönüyle kendinden sonra gelen kuşakları etkilemiş, onlara ilerleyebilecekleri bir yol açmıştır. Türk edebiyatının önemli yazarlarının çoğunda, Sait Faik’te, Sabahattin Ali’de, Memduh Şevket’te ve daha nicelerinde bu etki göze çarpar. Örneğin son dönemde hala popülerliğini koruyan Sabahattin Ali’nin Kürt Mantolu Madonnası’nın başkahramanı Raif Efendi, yaşayış tarzı, küçük memuriyeti, iş arkadaşları tarafından alaya alınması, ailesine ve çevresine karşı olan ezikliği Palto’nun kahramanı Nikolay Vasilyeviç Gogol’i bir hayli andırmaktadır. Edebiyatta, özellikle öyküde, insan yaşamındaki kimi önemsiz detayın, edebiyat vasıtasıyla yeryüzünde kapladığı alanın nasıl bir şey olduğu, nelere yol açtığı gibi tartışmalara ve yeni soruların sorulmasına yol açmıştır. Nabokov’a göre Palto’nun “gerçek değerini takdir edebilmek için, bir tür zihni parende atıp edebiyatın basmakalıp değerlerinden kurtulmak, insanüstü hayal gücüyle düşsel bir yola düşmüş olan yazara eşlik edebilmek” gerekmektedir.

Gogol Ölü Canlar romanını iki cilt halinde yayımlamayı planlamaktaydı. İlk cildinde Rusya’nın olumsuz yanlarını anlatan Gogol, ikinci cildi hiç yazamamıştır. Çünkü Gogol, bu esere gelen acımasız ve yoğun eleştirilerden kaçmak için yazmak istediği bu ikinci cildin taslaklarını beğenmediği için yakmıştır. Ölü Canlar, Rus halkının ne kadar kötü şartlarda yaşadığını, hayat savaşını anlatır. Gogol, bu sıralarda Puşkin’in ölüm haberini de alınca ikinci cildi bir türlü beğenip yazamaz. Aslında ikinci cildinde Rus toplumunun olumlu yanlarını yazmayı ve mevcut hâle çözüm önerileri getirmeyi planlıyordu. Bu dönemde yaşadığı ruhsal bunalımlar yüzünden yazdığı ikinci cildi yaktı. Zaten daha sonra hacı olmak için Kudüs’e gitti. Geriye en son şu sözü kaldı; “İnsan, ayakları altında bir yol olmazsa nasıl yürüyebilir.”

Gogol, ruhsal bunalımlar geçirmekteyken kaleme aldığı Dostlara Mektuplaşmalardan Seçilmiş Parçalar adlı eserinde köleliği ve Çar 1. Nikolay’ın gerici tutumunu savunduğu görüldü. İlk eserlerini ve Gogol’un dehasını takdirle karşılayan ünlü eleştirmen Belinski, Gogol’e mektubunda onun bu tutumunu sert bir dille eleştirmiştir. Kudüs’ten döndükten sonra Ölü Canlar’ın ikinci cildine yoğunlaşmayı düşünen Gogol o dönem etkisi altında kaldığı bağnaz din adamlarının el yazmalarını yakmasını ve inziva çekilmesini önermesi üzerine dünyadan elini eteğini büsbütün çekti. 4 mart 1852’de henüz 43 yaşındayken Moskova’daki evinde yoğunlaşan ruhsal bunalımları içinde öldü.

Gogol yaşadığı dönemin çarpıklıklarını gülünç ve trajik dille anlatmış, herkesin yok saydığı “küçük insan”ın sorunlarını dile getirmiş, toplumcu ve realist bir yazardı. Günümüzde söyleminin etkisinin hala görülebilmesi bundan kaynaklanıyor olsa gerek.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın