“Kadınların tarihi biraz da erkeklerin tarihidir” diyor okuduğum ansiklopedide. Haklı. Bu haklılığın ilk kanıtı da Orta Çağ araştırmalarında kadının yerini ya da konumunu tespit etmeye çalışırken yararlandığımız kaynakların “erkeklerin” elinden çıkmış metinler olmasıdır. Orta Çağ’da büyük bir sessizlik hakim. Duyduğumuz tek ses rahiplerin sesi. Kiliselerden yükselen ilahiler dışarıdan bir ses duymamız engelleniyor. Bilgi alamıyoruz; bilgi akışı da rahiplerin elinde.

“Karanlık Çağ” da diyoruz Orta Çağ’a. İşkenceler, veba salgını, diri diri yakılan cadılar mı sadece nedeni? Aslında değil. Kaynakların yetersiz olması bir diğer nedeni. Elimizdeki bütün kaynaklar erkeklerin tutmuş olduğu günlükler, İncil tercümeleri ya da şerhleri ve dini metinler. Döneme dair detaylı bilgi alabileceğimiz yazılı metin çeşitlilik göstermiyor. Var olanlar da tek sesli tarih yazımını beraberinde getiriyor.

KADIN MESELESİ

Çok tanrılı dinlerde, zamanında büyü yapabilen kadınlar bilge kabul edilirdi. Hristiyanlık inancını yayma misyonunu edinen Kilise Orta Çağ’da bir baskıya merkezine dönüştü. Her şeyi kendi isteği doğrultusunda yönetir oldu. Ve çok tanrılı dinler zamanında yüce olan kadın birden aşağılandı. Önce kadının şeytan olduğu ortaya atıldı. Çünkü Adem’i elma yemesi için kandırmış ve tanrının isteğine karşı gelmeye zorlamıştır. Bu yüzden kadın şeytana yardım etmiştir. Hatta kadın nesli şeytanın ta kendisidir, düşüncesi vaazlarla birlikte insanlara zorla öğretilmiştir. Rahip sınıfı mesele Hz. Meryem’e gelene kadar bu düşünce ile toplum içinde erkeklerin yerini iyice sabitleyip yüceltmişti. Ama bir sorun vardı; İsa’nın annesi, Tanrının baki sevgilisi Meryem şeytan olabilir miydi? Cevabı basit aslında. Hayır. Meryem istisnaydı. Nasıl istisna olabilirdi? Ruhban sınıfı erkekleri ikinci cinse dair nefretini Meryem söz konusu olunca biraz olsun dindirmeyi başardı. Meryem, kız kardeşlerinin günahlarını üstlenmiş ve bu günahlardan arınmak için İsa Peygamber gibi bir mucizeyi doğurmuştu. Kadınlar içinde şüphesiz bir fedakar çıkmalıydı. Çünkü bunu erkeklere borçluydu(!)

Orta Çağ’da kadınlara ve kadın bedenine olan nefret Meryem’in bakireliğinin tartışmasıyla devam etti. Her ne kadar Hz. İsa’nın annesi de olsa belli bir süre ilahilerde ismine yer verilmedi. Rahipler kadınlara İsa’nın sevgilisi olmayı vaat ettiler. Bir şartla; ömürlerini bakireliğe adamak. Evli olan kadınlar da eşlerine sadık olarak bu mertebeye erişebilirlerdi. Bunu söyleyen rahiplere birçok kadın tarafından hayran mektup geldi. İsa’nın sevgilisi olma mertebesine erişmek için hazır olduklarını söylüyorlardı. Ancak işin komik tarafı kadınlara ne yapacaklarını ve nasıl yaşaması gerektiğini söyleyen rahiplerin genellikle kırsal kesimdeki kadınlarla birlikte oldukları ve bu birleşmeden gayri meşru çocukları olduğu tarih sayfalarına yazılmıştı. Görülen o ki evlenmesi ve cinsel ilişkiye girmesi yasak olan rahipler Tanrı katına ulaşmak için farklı yol deniyorlardı.

Kadın meselesi bu gibi ufak(!) detayların dışında dilimize deyim olarak yerleşmiş bir olayla derinleşiyor: Cadı avı.

Otoritenin diğer adı engizisyon mahkemeleri bu dönemin tarihini yazan bir diğer isimdir. Cadı avı da engizisyon mahkemelerinin kararları doğrultusunda gerçekleşiyor. Şeytanla işbirliği yaptığı iddia edilen yaşlı, dışlanmış, kimsesiz kadınların işkence görmesi ve diri diri yakılması 1600’lü yıllarda olağan bir şey haline gelmişti. En kanlı engizisyonlardan İspanya engizisyon mahkemesi 1610 yılında Zigarramurdi Köyü’nde 300 kişiyi tutuklamış ve bunlardan 30’unu cadı olduğu gerekçesiyle yakmıştı.

Zigarramurdi Köyü, diğer köyler gibi geçimini topraktan sağlayan bir köydü. Ancak buradaki kadınlar doğayı iyi tanıyor, şifalı bitki hazırlayıp doğuma ve doğum kontrolüne müdahale edebiliyorlardı. Her türlü kutlamalarını mağarada gerçekleştirirlerdi. Çünkü mağara onlar için Toprak Ana’yı ve onun derinliklerini temsil ediyordu. Yaşamın kaynağı toprağa onun evinde şükranlarını sunmaları kilisenin dikkatini çekmişti. Farklılıklara tahammülü olmayan otoritenin bunları yok etmede yardımcısı kıtlık ve salgın hastalıklar oldu. Kilise önce korku salarak suskunluğu sağladı. Devam eden suskunlukla gücüne güç kattı. Teker teker şeytanla iş birliği yapanları tespit edip suçlarını itiraf etmeleri için çeşitli işkencelere maruz bıraktı. İşkence sırasında suçunu itiraf edenlerin neredeyse hepsi yakıldı. Bugün o günlere ait hatıralar canlı tutuluyor. İspanya’da Zigarramurdi Köyü’nde işkence aletlerinin de sergilendiği bir müze mevcut.

Mary Shelly, yazdığı Frankestein adlı romanının ismi aslında Orta Çağ’da cadı avıyla lanetlenmiş bir kasabadan esinlenmedir. İçeriği de yaklaşık 200 yıl öncesinin hikayesidir. Veba salgınının mezar kazıcılarının yaydığı düşüncesi 1 hafta içinde yaklaşık 1500 kişinin ölmesiyle birlikte bir nevi kanıt görevi görmüştür.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın