Search

Nesin Dede

69

“Yıl 1915, Çanakkale Savaşı’nın en kızgın, en civcivli zamanı. Nusret “yardım, Tanrı yardımı, başarı, üstünlük” anlamına geliyor. Tanrı yardım etsin de Çanakkale Savaşı’nı kazanalım diye, böyle bir dilekle adımı Nusret koyuyorlar. Mehmet de dedemin adı. Ben Mehmet Nusret.”

20 Aralık 1915’te Heybeliada’da doğdu. Babası Abdülaziz Bey, aslen Giresunludur. Oradan İstanbul’a gelir ve bahçıvanlık yapmıştır. Annesi Hanife Hanım ise ev hanımıdır.

1924’te İstanbul Süleymaniye’deki Kanuni Sultan Süleyman İptidai Mektebi’ne girdi. Ardından iki yıl Darüşşafaka Lisesi’nde okudu.

“1926’da Darüşşafaka’nın giriş sınavını biz 100 çocuk kazanmıştık. Aklımda kaldığına göre okula 30 çocuk alacaklardı. Bahçede, merdiven dibinde kura çekiliyordu. Çocuklar gelip elini torbaya sokuyor:

Boş!.. Boş..! Boş!..

Boş çekenler, boynu bükük, küskün, dargın dönüp gidiyorlardı, ağlıyorlardı.

Boş!.. Boş!..

Şimdi düşünüyorum, acı acı düşünüyorum! Ya boş çekseydim? Belki okuryazar bile olamazdım, şimdi yoktum. Bütün bir yaşam, küçük bir kağıdın üstünde boş ya da dolu yazmasına bağlıydı.”

1927’de annesini kaybetti. Yıllar sonra annesinin kaybını kendisi şu şekilde yazdı:

“Bütün anneler, annelerin en güzeli,

Sen, en güzellerim güzeli.

Onüçünde evlendin,

Onbeşinde beni doğurdun,

Yirmialtı yaşındaydın,

Yaşamadan öldün…”

1934’te Soyadı Kanunu çıkarıldı. Bir soyismi seçmesi gerekiyordu.

“Her türlü yağmada hep sona kaldığım için, güzel soyadı yağmasında da sona kaldım. Bana ortada böbürlenebileceğim bir soyadı kalmadığından, kendime “Nesin” soyadını aldım. Herkes “Nesin?” diye çağırdıkça ne olduğumu düşünüp kendime geleyim istedim.”

1935’te Kuleli Askeri Lisesi’ni, 1937’de Ankara’da Harp Okulu’nu bitirip asteğmen oldu. Son olarak 1939’da Askeri Fen Okulu’nu bitirdi. Bu dönemde bir yandan da Güzel Sanatlar Akademisi Doğu Süsleme Sanatları’na devam etti ama bitiremedi.

Aziz Nesin, Ankara Harp Okulu’nu bitirmesinin ardından asteğmen rütbesiyle orduya katıldı. 1941’den başlayarak II. Dünya Savaşı yıllarında 2 yıl Trakya’da çadırlı ordugahta görev yaptı. 1942’de Erzurum Müstahkem Mevkii İstihkam Taburu Bölük Komutanlığı’na atandı ve bir bomba kazasında yaralandı. Aynı yıl üstteğmenliği sırasında ilk hikayelerin, yazmaya başladı. Kullandığı onlarca takma addan biri olan Aziz Nesin adıyla yazdı.

“O sıra ne sağcıyım ne solcu… Dünyadan haberim yok. O zamanlar gazetelerde yazan askerlere üstleri iyi gözle bakmadıklarından, yazılarımı kendi adımla değil babamın adıyla Aziz Nesin diye yayınladım.”

1944’te Ankara’da Harp Okulu’nda açılan ilk tank kursuna katıldı. Aynı yıl Zonguldak’ta uçaksavar top mevzileri yaptırmakla da görevlendirildikten sonra üsteğmen rütbesindeyken “görev ve yetkisini kötüye kullandığı” suçlamasıyla askerlikten uzaklaştırıldı. Askerliğe hiçbir zaman alışamamıştı. Bunu kendisi de ifade ederdi hep. Ama yine de asker olmasının da iyi bir yanını bulup çıkarmıştı:

“İyi ki mutlu bir tesadüfle asker olabildim de okuma olanağı elde ettim, hiç değilse böylece yazar olabildim. Yoksa yazar olmak isteyip olamamış, ama kendini yazar sanan, doyumsuzlukları ve aşağılık duyguları yüzünden o dünyanın en kötü insanlarından biri olacaktım.”

Askerlikten uzaklaştırılmasının ardından 3 ay 10 gün hapiste kaldı. Hapishaneden çıktıktan sonrageçimini sağlayacak kadar fazla yazma imkanı bulamadı. Artık asker olmadığına göre bir şekilde geçimini sağlaması gerekiyordu. Yazarlıkla geçimini sağlayamayınca da bir süre bakkallık, muhasiplik yaptı. 1945 yılında Sedat Simavi’nin çıkardığı “Yedigün” dergisine girdi; daha sonra Karagöz gazetesinde de yapacağı gibi redaktörlük ve yazarlık yaptı. Aynı yıllarda profesyonel olarak oyun yazarlığı yaptı ve Tan gazetesinde köşe yazarlığına başladı.

“Tan gazetesinin komünist olduğu yolunda yapılan kışkırtmalar sonunda, 1945 yılında tek parti iktidarı üniversite öğrencilerine gazeteyi yıktırttı. Ne zaman ki Tan yıkıldı, bana hiçbir yerde iş vermediler. Onun için Cumartesi adlı magazini çıkardım.”

1946’da Cumartesi girişimi sonlanınca Vatan’da yazmaya başladı. Aynı yıl ilk bağımsız eseri olan 16 sayfalık bir broşür olan Parti Kurmak ve Parti Vurmak yayımlandı. Sabahattin Ali’yle beraber Marko Paşa adlı kara mizah dergisini çıkardılar. Toplumcu ve gerçekçi halk mizahıyla, bir yandan güldürüp bir yandan da düşündüren Marko Paşa, o dönemlerde adeta ana muhalefet partisi gibi etki göstermiştir. Bu özelliği nedeniyle derginin yazarlarına karşı birçok dava açılmış, kimi sayılar toplatılmış ve hatta dergi ismindeki Paşa kelimesinden dolayı zamanın “Milli Şef”i İsmet Paşa ile alay ediyor diye dergi kapatılmıştır.

“İkinci Dünya Savaşı sonu… Türkiye’nin bugünkü acıklı durumunun başlangıcı ve kaynağı olan Truman Doktrini adı altında modern emperyalizm, özellikle geri kalmış ülkelere yardım maskesi altında sömürü ağlarını germeye başlamıştı.

Öyle bir yer geliyor ki, artık o yerde gülmece yoluyla savaşma olanağı da kalmıyor. Modern emperyalizmin Türkiye’ye girişine karşı halkımızı uyarmak için gülmece dışında yayın yapmamız gerekiyordu. İşte bu amaçla Nereye Gidiyoruz? başlıklı küçük bir kitapçık yazdım.

On ay hapis ve Bursa’ya sürgün…”

12 Ağustos 1947’de 10 ay ağır hapis ve 3 ay 10 gün de Bursa’da “emniyet-i umumiye nezareti” altında bulundurulma cezası aldı.

1948’de ikinci kitabı olan Azizname’yi çıkardı. Taşlamalardan oluşan bu kitap nedeniyle 6 ay daha hapis yattı. Üstelik bu defa hakkında şikayetçi olanların arasındaII. Elizabeth, Rıza Pehlevi ve Mısır Kralı I. Faruk da vardı.

1952’de Levent’te bir dükkân kiraladı ve Oluş Kitabevi’ni açtı. Burada gazete dağıtıcılığı yaptı. Ancak iki küçük çocuğunun geçimini sağlayamayınca, 1953’de Beyoğlu’nda bir ortağıyla “Paradi Fotoğraf Stüdyosu”nu kurdu. 1954’te Akbaba dergisinde takma adlarla öyküler yazmaya başladı.

1955’de 6-7 Eylül faciası olarak siyasi tarihimizde yer eden İstanbul’daki azınlıkların ev ve dükkânlarının korkunç yıkımı için suçlu aranırken Demokrat Parti iktidarı olayların bir “Komünist komplosu” olduğunu iddia etti ve aralarında Aziz Nesin’in de olduğu, 100’e yakın solcuyu tutuklattı. O yıl Harbiye’deki cezaevinde değil aynı hücrede kalmak aynı yatakta kaldılar Kemal Tahir’le beraber. Yatağa sığamadıkları için ayaklı başlı yattıklarını da kendisi ifade ederdi.

1956’da cezaevinden çıktıktan sonra Kemal Tahir ile birlikte Düşün Yayınevi’ni kurdular. 1958’de Dolmuş-Karikatür dergisi ile birleşti ve yayın hayatını 1963’e kadar sürdürdü. Ayrıca Yeni Gazete, Akşam ve Tanin’de yazdı. 1962’de 42 sayı yaşayacak olan “Zübük” adlı mizah dergisini çıkardı.

1956’da Bordighera’da 22 ülkenin katılmasıyla gerçekleştirilen Uluslararası Gülmece Yarışması’nda ilk ödül olan Altın Palmiye’yi “Kazan Töreni” adlı öyküsüyle kazandı. 1950’da aynı ödülü “Fil Hamdi” adlı öyküsüyle ikinci kez kazandı. İlk ödülünü 1960 yılında devlet hazinesine bağışladı.

Kemal Tahir’le beraber kurdukları Düşün Yayınevi, Şubat 1963’te yanınca  yazarlığı tek uğraş edindi. İlk kez 1965’te bir pasaport alabildi.

“1965 tarihine dek pasaport alamadım. Kimi sefer verdiler, ama daha sonra vazgeçip verdikleri pasaportu geri aldılar. 1965 tarihinde bikez daha girişimde bulundum. Pasaport alabildim. Bu işe uçak havalanıncaya dek pek inanamadım. Polisler ha geldi ha gelecek, diye bekledim.”

Berlin ve Weimar’daki Antifaşist Yazarlar Toplantısı’nın davetiyle Polonya, Sovyetler Birliği, Romanya ve Bulgaristan’a gitti. Sovyetler Birliği’nde olduğu dönemde Mayakowski’nin mezarını ziyaret etmeyi de ihmal etmedi.

Aziz Nesin, bu dönemde yazdığı özellikle mizahi nitelikli yazılarıyla birçok ödül aldı. Bu ödüllerin kimi yerli kimi de yabancı kaynaklıydı. 1966’da Bulgaristan’da yapılan uluslararası gülmece yarışmasında “Vatani Vazife” adlı öyküsüyle birincilik ödülü olan Altın Kirpi’yi, 1968’de Milliyet Gazetesi’nin açtığı Karagöz oyunu yarışmasında “Üç Karagöz” oyunuyla birincilik ödülünü, 1969’da Moskova’da yapılan gülmece yarışmasında “İnsanlar Uyanıyor” adlı öyküsüyle Krokodil birincilik ödülünü, 1970’de de TDK’nin oyun ödülünü “Çiçu” adlı oyunuyla kazandı.

1972’de Nesin Vakfı’nı kurdu. Ona bu fikri eşi Meral Hanım vermişti. Vakfın kuruluş aşamasında da elinden geldiğince onun yanında olmuştur. Vakıfta, her yıl belirli sayıda alınan kimsesiz ve yoksul çocukların bakım ve eğitimlerini üstlendiler. Kitaplarının tüm gelirini vakfa bıraktı.Vakıfta ailelerin onayı ile ilkokul çağı ve öncesindeki çocukları İstanbul-Çatalca’daki vakıf binasında kendi istekleriyle vakıftan ayrılana ve kendi ayakları üstünde duracak olgunluğa erişene kadar yetiştirir. Vakıf, kırk dolayında çocuğa hizmet verecek kapasiteye sahiptir. Vakıf binası Çatalca’dadır. 1980’de ilk defa çocuklar alınmaya başlamıştır.

“Evim Nesin Vakfı’dır ve evim olan Nesin Vakfı aynı zamanda bir müzedir.”

Vakfın başkanlığını 1995’e kadar Aziz Nesin üstlenmiştir. Vakıftaki çocukların Nesin Dedesi olmuştur. İlk başlarda yemek ve temizlik işlerini yaptıracak kimseyi de bulamadıkları için yönetici ve yol göstericiliğin yanı sıra bu işlere de bakmıştır Nesin Dede. Hatta çocuklarla beraber yapmıştır bunu. 1995’ten sonra Aziz Nesin’in oğlu Ali Nesin yönetime geçmiş 2010’da da yerini Süleyman Cihangiroğlu’na bırakmıştır. Cihangiroğlu, vakfın yetiştirdiği çocuklardan biridir.

1976-1980 arasında her yılın edebiyat ürünlerinden seçmelerin bulunduğu Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı’nı çıkardı.1983’te Amerika Birleşik Devletleri’nde Indiana Üniversitesi’nin düzenlediği uluslararası toplantıya çağrılan Nesin, pasaportu 12 Eylül idaresince geri alındığı için bu toplantıya katılamadı.

1984’de Aydınlar Dilekçesi girişiminde bulundu. 1260 aydın dilekçeyi yazıp imzaladı. Doğrudan Kenan Evren’e verilecek olan dilekçeleri Kenan Evren kabul etmedi. Hatta dilekçeyi imzalayanları vatan haini kabul edip haklarında suç duyurusunda bulundu. Ancak mahkeme kararıyla hepsi beraat etti.

1985’de İngiltere’de PEN Kulüp onur üyeliğine seçildi ve TÜYAP’ın düzenlediği “Halkın Seçtiği Yılın Yazarı” ödülünü kazandı.

1987 yılında 82. kitabı yayımlandı:

“Bugün, 29 Ocak 1987 tarihinde, 82 kitabım var. İlk kitabım 1955 yılında çıktığına göre, ben bu 82 kitabı 32 yılda yayımlamışım. 1987 yılı sonuna dek 2 kitap daha çıkaracağıma göre 32 yılda 84 kitap yayımlamış oluyorum. 32 yılda 84 kitap, yılda 84/32=2.66 kitap yayımlamışım demektir. “

1990’da Altın Tolstoy Ödülü’nü aldı.

2 Temmuz 1993’de Pir Sultan Abdal etkinliklerine katılmak üzere Sivas’a gitti. Türkiye için önemli birçok aydın kişi oradaydı. Metin Altıok, Behçet Aysan, Asım Bezirci, Nesimi Çimen ve Aziz Nesin… Rıfat Ilgaz da son anda gitmekten vazgeçmişti sağlık sorunları nedeniyle… Şenliklerin devam ettiği sırada Sünni İslamcılar denen bir grup tarafından ateşe verilen Madımak Oteli’den sağ çıkan isimlerden biri olmuştur Aziz Nesin. Hayatı boyunca yaşadığı sağlık sorunları nedeniyle kendi deyimiyle 7-8 defa o zamana kadar ölüme çelme takmıştı. O gece otelden sağ olarak kurtulmuştu ama otelden çıkar çıkmaz bir de ona linç girişiminde bulunulmuştu. Aziz Nesin’in otelden çıkışının fotoğrafı asla gözümün önünden gitmez. Canını kurtarmaya çalışan bir adam ve onun canını almak sanki çok haddineymiş gibi belirli bir kalabalığı yoldan çıkarıp linç edilmesi için çaba sarf eden bir şey…

Aziz Nesin, 1995 senesinin 5 Temmuz’unu 6 Temmuz’a bağlayan gecede bir söyleşi için gittiği Alaçatı’da hayat gözlerini yumdu. 7 Temmuz’da  vasiyeti gereği hiçbir tören yapılmaksızın ve yeri belli olmayacak şekilde Çatalca’daki Nesin Vakfı’nın bahçesine gömüldü.

“Bütün insanlık tarihinde ölmemiş tek kişi bulunsaydı, ona bakıp ben de ölmeyecektim. Ama ne yapayım ki örnek yok, suç benim değil, öleceğim herkes gibi…”

Aziz Nesin, beden olarak herkes gibi ölse de birçok çocuğun Nesin Dedesi olarak, eserleriyle, düşünceleriyle, vakfının yaptığı faaliyetleriyle yaşamaya devam ediyor. Tam olarak “Ömrüne Sığmayan Adam” olarak bizleri yalnız bırakmıyor.




Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir