Yaz tatilinin gerekliliklerinden biri olarak kanal gezerken göze çarpan dizileri can sıkıntısından izlemek diye bir şey var. Yaz dizisi işte ne kadar büyük bir beklentin olabilir ki, diyenlerden birisi olarak sanırım son yıllarda bu söylediğimi yutmak durumundayım.

Son 5 yıllık bir dönemi gözden geçirdiğim zaman dizilerin sadece sıradan aşk hikayelerini ya da sıradan intikam hikayelerini ele almaktan vazgeçtiğini görüyorum. Evet, kabul ediyorum ben dizi izlemeyi sevenlerdenim. Ama bu aralar dizi izlemeyi daha çok seviyorum. Çünkü dizilerin içinde sevdiğim bir şey daha var artık: Edebiyat.

Senaristler, oyuncular ve yapımcılar iyiden iyiye bilinçlenmeye başladı Türkiye’de. İlk başlarda sosyal medyanın ve kamyon arkası yazıların hakim olduğu bir dizi furyası çıkmıştı. Bunun birçok örneği de gözler önüne serildi. Ama şu anda işler tamamen değişmiş durumda. Çünkü dizilerde Nazım Hikmet, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Attila İlhan, Sabahattin Ali, Oğuz Atay ve daha niceleri rahatlıkla anılabiliyor. Şiirleri okunuyor, kitaplarından alıntılar yapılıyor. Hatta karakterler, yazarların kaleminden çıkan karakterlere benziyor.

TRT’nin geçen sene bizi Maraş Olayları’nın yaşandığı dönemde yaşayan ve kendilerine Yedi Güzel Adam diyen şair topluluğunun yaşadıklarını anlatan bir dönem dizisine götürdü. Yedi Güzel Adam’ın şiirleri, şahsi karakterleri, dergi çıkarmaya çalışmalarını hep bu dizide gördük. Üstelik öğrencilerinin Cahit Zarifoğlu’nun meşhur şiirini besteleyip ona dinlettiğine bile şahit olduk.

“Anılar defterinde gül yaprağı
gibi unutuldum kurudum
başıma düştü sevda ağı
Bir başıma tenhalarda kahroldum…”

Necip Fazıl’ın konferanslarından birini gördük. Kendi düşüncesinden, ideolojisinden uzak olsa da Nazım’ı öğrencilerine öneren edebiyat öğretmenliği yapan Erdem Bayazıt’ı gördük. Ve bi başka öğretmenin Dr. Hikmet Kıvılcımlı’dan bahsettiğini gördük.

Geçtiğimiz kış aylarında başlayan Poyraz Karayel’i ele alalım mesela. Oğuz Atay hayranı bir senaristle karşı karşıya olduğumuzu görmek artık oldukça kolay. Oğuz Atay’dan ezbere alıntılar yapan bir aşık, Selim Işık gibi hayata tutunmaya çalışırken tutunabilecek tek dalı tıpkı Hikmet Benol’de olduğu gibi emekli bir albay ve dul üst kat komşusundan başka kimsesi olmayan bir adam. Üstelik bu adamın evinin girişindeki duvarda Cemal Süreya’dan bir alıntı dize var:

“Hayat kısa kuşlar uçuyor.”

Bu dize birkaç bölüm sonra değişiyor yerini bir Cahit Zarifoğlu dizesine bırakıyor:

“Bir kalbiniz vardı onu tanıyınız.”

Gene aynı dönemde yayın hayatına başlayan ama bir türlü yayınlanmasına müsaade edilmeyen bir diğer dizi var: Beş Kardeş. Aynı evin içinde yaşayan beş kardeş ve hepsi de birer edebiyatçının adından alıyor adını. Sait, Nazım, Turgut, Orhan ve Aziz… Beş genç adam ve beş şair… Sait Faik, Nazım, Turgut Uyar, Orhan Veli ve Aziz Nesin…
Edebiyat öğretmeni bir babanın oğullarına koyabileceği en güzel beş isim bence…

Dizideki edebiyat sevgisi bu kadarla da sınırlı kalmıyor tabi. Nazım’ın şiir alıntıları “Kötü olan birisi cebinde Nazım Hikmet taşır mı hiç?” deyip kapağında Nazım olan bir defteri karşısındakine göstermesi. Üstelik Beş Kardeş’in senaristi Onur Ünlü, hepimizin aşinası olduğu bir şair aynı zamanda Ah Muhsin Ünlü. Bir şairin edebiyata duyarsız kalması ne deneli doğru olurdu ki zaten? Hem onun edebiyata asla uzak kalamayacağını Polis filminde başrol oyuncusu olan Haluk Bilginer’in çıldırması, hayata isyan etmesi sırasında Ülkü Tamer dizelerini kullanmasında bir kez daha görebiliyoruz…

2014’te sona eren Muhteşem Yüzyıl’da da Kanuni Sultan Süleyman’ın devlet adamı yönünün yanı sıra şair Muhibbi yönünü de görmedik mi? Hürrem Sultan için yazdığı dizeleri dinlemedik mi? Zaten dizinin senarist ekibinden olan rahmetli Meral Okay’ın da aynı zamanda şiirleri ve söz yazarlığı vardır.

Türk televizyon tarihinin ilk absürd komedileri arasına girebilecek ve bir fenomen haline gelen dizisini hepimiz biliyoruz. Ya dizinin her bölümünü izlemişizdir ya da hiç izlemediysek sosyal medyada alıntılarına denk gelmişizdir. Evet, Leyla ile Mecnun’dan söz ediyorum. Hemen her bölümde sevdiği kıza gözleri görmüyor diye Türk ve dünya edebiyatının klasiklerini okuyan kaç tane kahraman gördük ki bu zamana kadar? Ya da Yavuz Hırsız’ın kendine has seslendirmesiyle Göğe Bakma Durağı’nı bir kere daha sevmedik mi?

Seneler öncesinden hatırlıyorum. Çok küçüktüm o zaman, annem Yedi Tepe İstanbul diye bir dizi izlerdi. Şimdi düşünüyorum da Emre Kınay, Zuhal Olcay, Uğur Polat, Meral Okay, Özgü Namal, Ruhi Sarı, Güven Kıraç, Oktay Kaynarca o dizide hep birlikte bir mahallenin insanıydı. Emre Kınay da içlerinden biraz daha ayrılıyordu. O mahalle kafasını yaşamanın yanı sıra o mahallenin bir de romanını yazmaya çalışıyordu. Aslında seneler öncesinden yapmışız biz bu işi. Az ya da çok edebiyatı bir şeylerin içine sok aya çalışmışız. İnsanlar okusunlar diye bir şeylerin reklamını yapmışız ama çok olmamış sanki. Ama şimdi bakıyorum da bunun tek nedeni sosyal medya olsa gerek, insanların dilinde sürekli bir şiir ya da sürekli bir cümle bir romandan alıntı olan. Oysa yanlış. Yanlış, çünkü sadece o yazarın o şiirini biliyorlar ya da o yazarın o kitabını okumadan sadece o cümlesini yayıyorlar, sanki eserin geri kalanının hiçbir önemi yokmuş gibi.

Bu yaza damgasını vuran dizilerden birisi de Kiralık Aşk oldu. Neden, bariz ortada. Yakışıklı ve zengin oğlan, mahalle kızına aşıktır. Ama oğlan ne kadar yakışıklıysa kız da o kadar güzeldir. Ama bir şey var bu noktada. Bu zengin ve yakışıklı oğlan karakterinin içi de doludur. Rossini dinler, Jane Austen okur, Neruda’dan ezbere alıntılar yapar ya da güzel bir havada Polenezköy’de amcasıyla yaptıkları sohbet sırasında “Beni bu güzel havalar mahvetti.” Diye başlarlar şiire amca yeğen. Ya da esas kız, esas oğlana bir hediye alacaktır ve alacağı hediye Jane Austen’in Gurur ve Önyargısı’nın ilk baskısıdır. İstelik kızın parası da yetişmez, kitabı alacağı sahafı temizlemesi karşılığında alır o kitabı. Kız, sırf sevdiği adamı daha yakından tanımak için Gurur ve Önyargı’nın önce filmini izler sonra kitabını okur. Hatta ilk tartışmalarında esas oğlanın gururlu tavrını Mr. Darcy’nin gururlu haliyle karşılaştırıp bizi biraz daha şaşırtır.

Bütün bu olanlar Türk dizilerini biraz daha canlandırdı, sevdirdi insanlara. Artık boş gelmiyor galiba içleri dizilerin. Bu yüzden de Türk izleyicisi yabancı dizilerim yanı sıra yerli dizileri de izler oldu. Ama biz dizilerin bu yönüne alışık mıyız, daha sonra alışır mıyız, yoksa Türk milletine bu kadar edebiyat fazla gelir de dengesi mi bozulur, bilemeyiz? Ne güzel söylemiş Turgut Uyar:

“Sizin alınız al inandım
Morunuz mor inandım
Ben tam kendime göre
Ben tam dünyaya göre
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız”

Sahi bu dizeler de son dönemde bir dizide geçmişti sanki…

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın