Cafer Penahi, İran sinemasının bana göre en iyi yönetmenidir. İran hükümeti tarafından aldığı ev hapsi ve İran’dan çıkamama, aynı zamanda film yapma yasağı kendisinin yaratıcılığını körüklemiş. Yasaklar içerisinde bir şekilde film yapmaya çalışan Penahi, 3 Faces’ı da büyük bir gizlilikle çekti. İmkanları doğrultusunda hareket eden yönetmen, dar alanda çok ciddi hikayeler anlatmaya devam ediyor. 3 Faces da daracık kadrajlara sıkışan çok büyük hikayelere sahip. Bu konuda Penahi’yi bir kez daha tebrik etmek gerek.

Filmin konusuna değinmek gerekirse… İran’ın ücra köylerinin birinde oyuncu olmak isteyen ama ailesi ve dış etkenler sebebiyle olamayan küçük bir kız intihar eder ve bunun videosunu Cafer Penahi vasıtasıyla Behnaz Caferi’ye ulaştırır. Birçok kez ulaşmaya çalıştığını ama ulaşamadığını söyleyen kızın bu intiharı Caferi’yi haliyle üzer. Fakat olayın gerçekliğinden de şüphe eden Caferi hanım, Cafer Penahi ile beraber yola çıkar ve kızın gerçekten intihar edip etmediğini öğrenmeye çalışır. Onların bu yolculuğu da kelimelere sığmayacak kadar büyük hikayelerle dolar.

Dediğim gibi, Penahi, devlet baskısı yüzünden film çektiğini saklamak zorunda. Filmin iç bunaltıcı dar kadrajları, sabit görüntülerinin ve uzun planlarının sebebi tamamen bu. 10 dakkalık bir tek planla başlayan film Caferi hanımın intihardan ötürü ne kadar yıkıldığını anlatan etkileyici bir başlangıca sahip. Ama bir taraftan da şüphede olan Caferi hanım olayın kurgu olup olmadığının peşinde. Burdan itibaren ikili, işlerini bir günlüğüne bırakıp yola çıkarlar ve kızın köyünü bulmaya çalışırlar. Ama İran’ın ve de özellikle köylerin kuralları, inançları vardır. Bunlara dikkat ederek hareket etmeleri gerekmekte. İntihar eden kızı bulmaları kolay olmayacaktır çünkü intihar, ailenin onurunu lekeleyeceği için ailenin bunu saklama ihtimali dahi var.

Sonda söylemek istediğimi şuan yazayım: Ne hayatlar var. Penahi, bizi, metropolde yaşayan bizlerin belkide asla karşılaşmayacağı insanlarla tanıştırıyor. İran’ın birkaç köyünü gezdikleri filmde medeniyet denen olgunun çarpıklığı ile yüzleşiyoruz. Bağnazlıklarını sıkı sıkıya koruyan ama medeniyetin getirilerinden de yararlanmaya çalışan bir sürü insan ile tanışıyoruz. Teknolojinin birçok imkanından mahrum bu insanların yaşadıkları hayatı belki hayal bile etmeniz zor. Hem bağnazlık olarak hem de yaşam tarzı olarak içinde bulundukları hayat, devasa sinemada filmi Biskrem yerken izleyen beni açıkçası çok etkiledi.

Filmde birkaç detay sürekli karşımıza çıkıyor ki onlar üzerinden birkaç çıkarım yapabiliriz. Öncelikle, nerede olursanız olun, kim olursanız olun misafirlik bu insanlar için önemli. Fakat, bu insanlar misafirliği, kendilerini anlatmak için istiyorlar. Caferi hanımın ve Penahi beyin oturduğu her yerde ayrı bir hikaye, ayrı bir inanış ile karşılaşıyoruz. Sünnet derisini veren dayının hikayesi mesela; başlı başına bir film. Caferi hanım ve Penahi bey her yerde hoş karşılanıyor. Fakat, bu insanlar, onların, onlara bir yararının olmayacağını anladığı anda sırtını dönüp gidebiliyor. Terk edilmiş, medeniyetten mahrum bırakılmış bu insanlar da elektrik, su, gaz istiyor ve ünlü bir yönetmenle oyuncunun onlara bunu getirebileceğini düşünüyor. Fakat ne Caferi’nin böyle bir gücü var ne de Penahi’nin bunlara erişme imkanı.

İkinci detay ise çay. Çayın evrensel bir içecek olduğunu bir kez daha anlamış oluyoruz. Hangi köye, hangi köşeye giderseniz gidin biri size çay ikram edecektir. Son detay ise sinema. Burada işler biraz karışık. Medeniyet dediğimiz şeye ulaşmamış ya da ulaşamamış bu insanlar, ne kadar bağnaz olurlarsa olsunlar; hatta aktrislerin ne kadar kötü olduğunu düşünürlerse düşünsünler içten içe sinemaya ve televizyon dizilerine hayranlar. Aktris kadının şansızlık getirdiğini, boş kafalı olduğunu düşünseler de akşamları kahvede oturup dizi ya da film izliyorlar. Sünnet derisini veren dayının inançlarına Caferi hanım gibi salondaki birçok insan güldü. Sünnet derisinin gömüldüğü yere göre çocuklarının iş bulacağına inanan biri. Ama aynı zamanda izlediği filmlerdeki adamın da “erkek gibi erkek” olduğunu düşünen biri. Salma Khan misali. Kendisinin filmlerine hayran kalmış olan dayı, sünnet derisini ona bir şekilde ulaştırmasını istiyorlar. Burada Penahi’nin zekası konuşuyor ve yurt dışı yasaklarını 2 cümle ile tekrar duyuyoruz. Penahi çıkamıyor, “erkek gibi erkek” adamımız da içeri giremiyor.

Film, yer yer bizi güldürüyor. Gülmemizin sebebi ise komik olması değil, filmin neredeyse yarısının Türkçe olması. Azeri Türkçesi konuşan birçok insan ile tanıştığımız filmde yer yer Farsça konuşulsa da çoğunlukla Türkçeyle karşılaşıyoruz. Ve altyazıya bakmadan dediklerini anlayabiliyoruz. Burada ilginç nokta şu: Caferi hanım da İran’da yaşamasına rağmen köydeki çoğu insanı maalesef anlamıyor. Aynı topraklarda yaşayan ama farklı dillerde konuşan, konu misafirliğe gelince dil ayırt etmeyen insanlar.

İnsanların yaşam tarzlarının vahimliğini gözümüze gözümüze sokan film aynı zamanda toplumun kadına bakış açısındaki ironiye de odaklanıyor. Kimisi çocuklarının okumasını bile şeytana tapmak olarak görürken kimisi aktris olmasına izin veriyor. Ya da vermek istiyor. Çünkü devrim sonrası oluşan hava, ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar onlara bir şekilde engel oluyor. Devrim konusuna da özellikle eğlence sektörü olan sinemayı nasıl etkilediği üzerinden yer yer değiniliyor. Oyuncuların, özellikle kadın oyuncuların nasıl sektör dışına atıldığı, birçok yönetmenin nasıl dışlandığı, Şehrazat gibi bir dönemin ünlü isimlerinin nasıl dünyadan koptuğunu gerek sözel gerek görsel olarak görebiliyoruz.

Aktris olmanın şeytan olmak, boş düşünmek olduğu, televizyon dizilerinin izlenmesine rağmen kadınlarının dışlandığı, birçok insanın bu sektörün içinde zoraki kaldığı bir ülkede küçük bir kız aktris olmak için intihar etmeyi bile göze alıyor. Filmin sonu geldiğinde ve o hüzünlü müzik çalmaya başladığında, oturduğunuz yer kala kalıyorsunuz. Yaşadığımı hayatın ile ekranda gördüğümüz ve gerçekten var olduğunu bildiğimiz insanlar arasında dağlar kadar fark var. Araba geçerken bile suratını kapamak zorunda kalan küçük kızların aktris olma hayaliyle yaşadığı bir ülkede geçiyor film.

Penahi, basit, bir günlük bir seyahatte bizi ülkenin binbir çeşit insanıyla, kuralıyla, inanışıyla tanıştırıyor. Ama hepsi aynı noktaya çıkıyor: Medeniyet. Hallerinden öyle ya da böyle memnun olan, memnun olmak zorunda kalan bu insanların arasından dünyaya açılmak isteyenler de maalesef ya çevresindeki insanların bastırması ya da hükümetin politikaları yüzünden geri adım atmak zorunda kalıyor. Evleniyor, evlendiriliyor, var olan düzene ayak uydurması isteniyor. Ama işin kötü tarafı, hayatını değiştirebileceğine inandığı Caferi hanımın da aslında öyle bir imkanı yok. Penahi’nin de yok, kimsenin yok. Ülke, anlaşılmaz bir çıkmazın içinde ve bizler de bunun sadece küçük bir bölümünü ironik gülüşler ile izleyen çok şanslı bir kesimiz.

3 Faces, muazzam bir film değil. Kült de olmaz. Tarihe de geçmez. Çünkü 3 Faces kurmaca değil, hayatın ta kendisi. Bizim değil, oranın. Penahi’nin görmenizi istediği oranın. İzleyin ki ne halde olduklarını, bir günlerinin bile koca bir salona nasıl enteresan geldiğini görün. Görün ki, nasıl bir imkan, nasıl bir refah içerisinde yaşadığınızı anlayın diye.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın