1972 yılında çekilen yönetmenin üçüncü (uzun metraj) filmi olan Solaris’i, Polonyalı bilim kurgu yazarı Stanislaw Lem’in aynı adlı kitabından Tarkovsky, F. Gorenshtein ile birlikte beyaz perdeye uyarlıyor. Filmin çekildiği dönem dikkate alındığında bir “Soğuk Savaş taşlaması” nitelendirmesi yapmak mümkün. Çünkü ABD ile Rusya’nın uzayda üstünlük mücadelesine girdiği bir süreçte çekiliyor film.

Film, suların altında hareket eden yosun parçalarını göstererek açılıyor. Ve kameranın odağı başrolümüz Kelvin’ine doğru hareket ediyor. Kelvin vaha hatta daha ötesi cennet diyebileceğimiz bir güzellikteki manzaranın ortasında elinde bir kutuyla geziyor. Kelvin’in gözü aslında, bu manzarayı inceleyen. Kameranın doğanın üzerindeki bu ağır çekim ve derinlemesine ilerleyişi Kelvin’in gözünden ve zihninden doğayı yansıtıyor bize. Bu göz kamaştırıcı doğa manzarasının filmin bütünüyle tezat oluşturması, izleyiciye elbette ilk başta çok garip gelebilir. Zira filmin devamı yıkık dökük bir uzay istasyonunda izleyiciyi son derece rahatsız edecek bir mekânda geçiyor. Ancak Kelvin’in elindeki bu minik kutuyla doğada gezinmesi onun anılarına doğru çıkacağı yolculuğun başlangıcı. Sisler içinde geçmişine doğru yol alıyor Kelvin. Hari’ye gidiyor. Hatta daha ötesine annesine, yaradılışına. Durmaksızın hayatın anlamını sorgulayacağı kadar uzağa, uzaya, Solaris’e…

Solaris, S. Lem’in romanında kurgulanmış bir gezegenin ismi. Filmde de bu şekilde geçiyor. Hem istasyonun kurulduğu gezegenin hem de o istasyonda yürütülen bilim çalışmasının adı. Kelvin’in babasının arkadaşı Burton, gençken bu istasyonda çalışmış bir pilot. Ve orada olmayan bazı insanlar gördüğü için hakkında bir yargılamanın yapıldığı kaseti Kelvin’e izletiyor. Psikolog olan Kelvin bunun üzerine araştırma yapmak için Solaris’e gidiyor. Bu süreç iki farklı gerçeklik düzlemini veriyor bize. Biri, Kelvin’in ilk anlamda uzaydaki araştırma istasyonu olan Solaris’e yolculuğu; diğeri doğadaki yürüyüşünden itibaren başlayan geçmişine ve yaradılışın özüne olan yolcuğu… Zaten iki düzlemin ortak bir öze, bir paradoksa ulaştığı da çok açık: Kainat/Evren. Gerek Solaris’e olan yolculuk gerekse Kelvin’in anıları üzerinden geçmişe ve yaradılışa olan yolculuk bizi uzaya yani evrenin özüne götürüyor.

Doğadan/evden ayrılıp Solaris’e giderken çok rahatsız edici görüntüler devreye giriyor artık ve film tamamen bambaşka bir mekânda ve bambaşka çekimlerle ilerliyor. Huzurlu bir film izleyeceğini sanan izleyicinin zihni bu geçiş sahnesinden itibaren bulanmaya ve sorulara yönelmeye başlıyor.

Kelvin Solaris’e geliyor. Terk edilmiş bir araştırma istasyonu, darmadağınık, yarım kalmış. Okyanus ise buraya gelenlere ziyaretçileriyle hoş geldin diyor. Canlı bir varlık, düşünebiliyor, algılayabiliyor ve hükmedebiliyor Okyanus. “Hafızanın çekip yalıttığı kırıntılardan beyin merkezlerini yoklayarak” ziyaretçi adı altında birilerini yolluyor. Kelvin içinse bu ziyaretçi yıllar önce ölmüş olan karısı Hari. Peki Kelvin’e ziyaretçi olarak neden Hari geliyor ya da gönderiliyor? Çünkü yıllar önce Hari’yle ayrılmış Kelvin ve Hari Kelvin’in laboratuvarındaki bir ilaçla intihar etmiş. Üstelik Kelvin sırf gururu yüzünden Hari’yi bu ihtimale karşılık kontrol etmemiş. İlerleyen sahnelerde Hari “Ama ziyaretçiler sizin bir parçanız. Onlar vicdanınız,” diyor. Bu da Kelvin için neden Hari’nin gönderildiğini açıklıyor. Çünkü Kelvin Hari’ye karşı suçluluk duyuyor. Kelvin Solaris’e gelip Okyanusla yüz yüze geldiği ilk andan itibaren Hari’yi görmeye başlıyor ve ona bağlanıyor. Snaut ise Kelvin’e “Gördüğün sadece tanıdığını sandığın birinin maddileşmesiydi,” diyerek onun gerçekleri hatırlamasını istese de işe yaramıyor. Kelvin ilk seferinde Hari’yi geri gönderse de o tekrar geliyor ve üstünde aynı kıyafet ve şalla. Hatta ilk gelen Hari’nin bıraktığı şal koltuğun üstünde dururken. Bu sahneler izleyicinin zihnini iyice zorlamaya başlıyor ve izleyici artık “ben ne izliyorum ve filmde ne oluyor?” sorularını soruyor. Elbette ki Kelvin’in zihnini, anılarını ve bilinçaltını izliyoruz. Hatta rüya içinde rüya görür gibi hikâye planlamasıyla izliyoruz. Hari’nin gelişi zaten Kelvin’in zihninde gerçekleşen bir olay. Bunun üstüne Kelvin Hari ile beraber babasının çektiği bir videoyu izliyor ve bu da Kelvin’in anılarını iki katmanda görmemizi sağlıyor. Biraz daha açarak yorumlayalım. Kelvin Hari’yi hatırlıyor, onu geçmişinden çıkarıp getiriyor yanına ve her seferinde aynı kıyafetle; bu kıyafet, videoda Hari’yi gördüğümüzle aynı. Çünkü insanları zihnimizde en son kaldığı gibi güzel ve mutlu hatırlarız. Zihnimizde neyin imgesine dönüşmüşse, neyin kokusu o hayale sinmişse öyle hatırlarız. Biriktirdiğimiz anılarsa kendini bilmez. O anılardaki kaybolan yüzleri, bedenleri, ruhları tıpkı Okyanus’un Solaris’e gelenlere yaptığı gibi hafızamızın kırıntılarından çekip yalıtarak dış dünyada maddeleştirsek, o maddeleşmiş zihinsel imge ya da anıların yansıması kendi varlığından habersiz biçim alır. Ama bu biçim kendini tanımaz ve kim olduğunu bilmez. Tıpkı Hari gibi. Bir anda Kelvin’in anılarından çıkıp gelir ve aynadaki görüntüsü silindiğinde ve Hari gözlerini kapattığında kendi yüzünü unutuverir. Anılarımız da böyledir. Bir an onlara dönüp bakmazsak yani zihnimizi eşeleyip onları gün yüzüne çıkarmazsak o anılar hiç var olmamışçasına kendini bilmeden bilinç dışımızın derinliklerinde süzülürler. Hari’nin gelişi Kelvin’in zihninden çıkıp gelen bir anının maddileşmesi, imgenin biçime bürünmesi. Filmdeki dağınık parçaları bir araya getirip yorumlarsak bu çıkarımı yapabiliriz.

Kelvin’in anılarıyla yaptığı iç hesaplaşmasını bir kenara bırakırsak filmde irdelenmesi gereken diğer önemli konu ise insan ve onun anlamı. Snaut’un doğum gününde kütüphanede buluşan üç adam ve ziyaretçi Hari bunun üzerine bir tartışma gerçekleştiriyorlar. Bu tartışma sırasında bilimin amacına, anlamına ve gerekliliği boyutuna değiniliyor ve en son “insan insana lazım” fikri ortaya atılıyor.

“Bilgi ancak bir ahlak kuramına dayandıkça geçerlidir. Bilimi ahlak dışı hale getiren insandır. Hiroşima’yı hatırla, hatırla ki ahlak dışı bilim üretme.”

Şeklindeki ifadeler; filmin dönemin gelişmelerine yönelik yapılmış bir eleştiri olduğu yönündeki yorumlamalarımızı haklı çıkarıyor. Hızla gelişen teknoloji, karşılıklı uzayda üstünlük kurma mücadelesi ve tüm bunların ortasında yalnızlığa itilmiş insan, insanlık… Kaosun ortasında kalmış birey. Filmin asıl meselesi bu. Kelvin’in ağzından da duyuyoruz bu isyanı: “Öyle yalnızım ki şimdi” diyor bize. Ve bu yalnızlıkla durmadan geçmişe gidiyor. Annesini hatırlıyor.Bu hatırlama sahnelerinde vurguyu arttırmak için olsa gerek ki siyah-beyaz efekt kullanılıyor.

Yine kütüphanede geçen diğer bir konu ise aşk.

“Aşk hissedebildiğimiz bir şey ama asla açıklayamayız. Sadece aşk düşüncesi açıklanabilir. İnsan kaybedebileceğini sever. Kendini, bir kadını, ülkesini. Bugüne kadar insanlık, dünya aşka giden bir yol bulamadı. O kadar azız ki! Belki de burada olmamızın nedeni, ilk defa insanoğlunu aşkın bir nedeni olarak anlayalım diyedir. İnsanlık, kurtuluşunu utancında bulacak.”

Filmi özetleyen bu tirat, Tarkovsky’nin eşsiz mistisizmini de bize yansıtıyor. Tarkovsky’nin ‘en sevmediğim’ diye adlandırdığı Solaris ki bana göre de en zorlayıcı, sıkıcı ve vasat (Tarkovsky’nin kendi filmleri içinde en vasat olan) bilim kurgu türünde kolay kolay rastlayamayacağımız felsefi bir derinlik taşıyor. İnsanlığa dair felsefi bir fikir taşıyor, bir şeyleri eleştiriyor ve Tarkovsky’nin özgün mistisizmini yansıtıyor.

Film başladığı yerde bitiyor. Kelvin eve dönüyor. O eşsiz manzaranın ortasındaki evine. Bizi Tarkovsky sinemasında hiç karşılaşmadığımız bir son bekliyor. Kelvin’in evi Okyanus’un ortasında. Asında Kelvin hiç gitmedi ya da hiç dönmedi. O hep kısır döngü içinde, Okyanus’un ortasında. Kendi anılarında, kendi geçmişinde dönüp duruyor.

Ya Solaris Kelvin’in içinde ya Kelvin Solaris’in… Tıpkı Sisifos gibi. O hep başladığı yere geri dönecek…

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın