1960’lardayız… Ankara’da kıyamet kopuyor. Devlet halk ile ilgilenemeyecek kadar meşgul. Bu sebeple doğu kaderine terk edilmiş vaziyette. Yalan yok, hepimiz tarih okuyoruz. Günümüzde bile doğu kaderine terk edilmiş gibi. İzmirli Muallim Mahir, şark görevi sebebiyle doğuya gönderilir. Daha araba yolunun bile ulaşamadığı yere Mahir’in ulaşmasını isterler. Mahir zorlu bir yolculuktan sonra köye varır; yalnız köy beklediği gibi çıkmaz.

Köylü tarafından ‘muallim’ olduğu için büyük bir sevgi ile karşılanır ama ortada kocaman bir sorun vardır: köyde eğitim verilecek bir yer yoktur. Bizim hikayemiz de burada başlıyor, Mahir köye bir şekilde okul yaptırıp çocuklara eğitim verecektir. Bir taraftan da köyün ‘sakat’ vatandaşı Aziz ile ilgilenmeye çalışacaktır. Kameramız bir Mahir’e bir de Aziz’e gidip gelir hep. Mahir’in eğitim aşkını ve ne olursa olsun pes etmeyişini, Aziz’in fiziksel olarak sakat ama kalpten ne kadar da güzel bir insan olduğunu izliyoruz.

Öncelikle Mahsun Kırmızıgül’ün bitmek bilmeyen sosyal mesajları bu filmde de var. Lakin bu sefer mesajlara o kadar takılmadım çünkü eğitimin önemini sürekli vurgulayan biri olarak anlatılan konuya kendimi yakın gördüm. Eğitimin önemi, köy insanının cahil olmasına rağmen ne kadar misafirperver ve canayakın oldukları, devletin doğuyu unuttuğu ve doğuda kadına bakış açısı filmin ana konuları.

O dönemlerde (hala var mıdır bilmiyorum) gelin alma kriterlerini, doğuda düğün organizasyonunu, eşkiya kavramının doğudaki insanlara ne ifade ettiği, eğitime esasında ne kadar aç olduklarını, dönem ve köy hayatı ile birçok bilgiyi Mahsun bize çok açık bir şekilde sunmuş. Güvercin kafası koparmak gibi bir ‘yiğitlik’ belirtisi açıkcası beni rahatsız etti. Anlatılan konular bakımından filmde eleştirilecek çok da fazla bir şey olduğunu düşünmüyorum. Yer yer gözümüze sokulan diyaloglar hariç ve zorlama müzikler hariç bir derdinin olduğunu ve bunu bize anlatabildiğini düşünüyorum. Ama…

Yönetmenlik bakımından baktığımızda ki niyeyse kimse buna değinmek istemiyor, Mahsun gelip 4 senedir çalışıyorum derse inanırım. Eğer 4 senedir bu filmle ilgilenmiyorsa görüntü yönetmeninin sihri derim. Çünkü filmde Peter Jackson vari landscape yani manzara görüntüleri vardı. Hatta yer yer Peter Jackson gibi manzara çekimlerinde kaydırmalar bile yaptı. Görüntü bakımından film bir belgesel kıvamında. Doğunun o eşsiz güzelliği, özellikle de pürüzsüzlüğü filmde en çok dikkatimi çeken taraftı.

Diğer dikkatimi çeken taraf ise ülkemizde ilk defa adam akıllı bir Sekans plans izlemiş olmam. 1960 İzmir’inde kameramız uzun uzun dolaşıyor ve Mahir ile karısının kavgası sonrası kapanıyor. Bu bir sekans plan. Ve harika yapılmış. Sanat yönetmenliğinden tutun, görüntüye kadar, kameranın indirilip kaldırılmasına kadar her şeyi çok iyiydi. Aynı çalışmayı filmin tamamı için de yapmış, gerçi hala görüntü yönetmeninin parmağından şüpheliyim.

Manzaraların yanında geniş açılı lensler ile muhteşem çekimler yapmış. Renk, kompozisyon, oyuncuların çerçevede yerleştirilmesi gerçekten harika olmuş. Bunlar işin teknik kısmı. Ve teknik kısım olarak filmi eleştirebileceğimizi zannetmiyorum, bi helal olsun dememiz gerek. Bu teknik kısımın tek aksadığı yer de maalesef müzikler. Normal bir Amerikan filminde en önemli sahnede çalacak müzik ve yükselişler Aziz’li sahnelerde her 15 dakikada bir çalıyor. Sahnede müzik kullanmasa seyirci olarak gene etkileneceğiz belki ama öyle bir ses artışı, öyle bir dram müziği çalıyor ki resmen konsantrem bozuldu. Radyoda çalan şarkı hariç, hüznün arttığı sahnelerde maalesef müzikler sahneleri baltalamış. Abartılı olmuş, olmamış yani. Vertigo’yu da iyi yedirmiş, söylemeden geçmeyeyim.

Eleştirilen ana konu, hikaye ve Mahsun’un anlatış tarzı. Mahsun’un arabeskçi olması sebebiyle insanları sürekli üzmeye çalıştığı gerçeği ile yüzleşiyoruz. Çok da katılmıyorum, Aziz’in içinde bulunduğu duruma üzülmemek bence mümkün değil. Aziz filmde bir birey olmak istiyor ama psikolojik sebeplerden ötürü oluşturduğu engeller sebebiyle bunu bir türlü beceremiyor. Mahsun, Aziz üzerinden sürekli dram yapmış ama bunlarda eleştirecek bir yan göremiyorum.

Konumuz Aziz, ve kendisinin yaptığı neredeyse her şeyde bir vahimlik var. Konuşamaz, düzgün yürüyemez, çocuklar onla uğraşır, kalem bile tutamaz. Kendi başına üstünü değiştiremeyen bir adamı izleyip de üzerinden insanları kandırıyor demek, sürekli dram yapıp reyting peşinde demek bence biraz ağır bir suçlama olur. Yer yer gözümüze soktuğu aşikar, özellikle diyalogların bazılarında gözümüze gözümüze soktu anlatmak istediklerini. Yinede kurduğu o köy halkını ve hikayenin -sonu hariç- gidişatını sevdiğimi söyleyebilirim. Cahil köy halkını mizahi bir bakış açısı ile bize sunmuş; film kimi zaman güldürüyor, kimi zaman da hüzünlendiriyor. Tam olarak bir dram filmi diyemem açıkçası.

Kendisini eleştirecek isek, hala bırakamadığı huylarından dolayı eleştirmeliyiz bence. Mesela diyalogları biraz daha özenli seçmesi gerektiğini bence herkes söyler. Bazen gözümüze gözümüze soktu anlatmak istediğini. Arabeskçi olduğu için değil, Yeşilçam kültüründen geldiği için sonunu tam olarak bağlayamamış olduğu gerçeği de var ortada. Aynısını Sadece Sen filminde de gördüm mesela. Filmde her şey güzel giderken nedense en sonunda bir anda Yeşilçam’a bağlanıyor ve film sapıtıyor.

O atın ortaya çıkması, şaha kalkması falan aman yarabbim, yapmayın bunları! Son, olmamış, ama oraya kadar gidişi iyi. Bir ara dram bombardımanı başladı, filmin onuna yaklaştıkça bam bam bam, her yerden bir hüzün yağdı üstümüze… Bir diğer eleştirileceği konu, bence, bir türlü bırakmak istemediği ‘kamerayı etrafında döndürün’ makarası. Kendisinin setinde çalışan bazı tanıdıklarım sayesinde biliyorum, sürekli aynı şeyi tekrarlıyormuş: kamera ile etrafında dönün. Bunu bilen biri olarak filmdeki bütün dönmeler gözüme battı. Can çıkıyor, huy çıkmıyor, inatla döndürüyor adam.

Oyunculuk bakımından konuşacak olursak, Mert Turak’a kocaman bir başlık atalım; harika bir oyunculuk! Mizah ile süslenmiş köyün insanları senaryoya yeteri kadar hizmet ediyorlar, yer yer güldürüyorlar da. Muallimi oynayan Talat Bulut da rolünün hakkını sonuna kadar vermiş. Ama ‘sakat’ Aziz’i oynayan Mert, Oscar’a selam çakmış. Eğer ki ülkemizde bir oyunculuk ödülü verilecek ise hakkı bu çocuğundur.

Tükürüğünden, sümüğüne; hiç çaktırmadığı sakat kolu ve bacağına kadar her şeyi sonuna kadar güzel yaptı. Hele ki en vurucu sahnelerde tam da açılacağını, bir şey yapacağını beklerken ağzından çıkan salyalar hiçbir şeyin değişmeyeceğine çok da güzel ikna ediyor seyirciyi. On numero bir oyunculuk sergilemiş, kendisini tebrik ediyorum. Seda Tosun tercihi de yerinde olmuş diyebilirim. Sadece filmdeki anaların değil, salondaki herkesin ağzı açık kaldı. Büşra Pekin, Metin Yıldız, Erdem Yener gibi isimler filmin mizahi bakış açısını desteklemek amaçlı seçilmişler çok belli. Bir tek Cemilo sırıtmış filmde o kadar. Cezmi Baskın da iyice Türkiye’nin Morgan Freeman’ı oldu çıktı. Bunu da bi not düşelim. Bir de kameranın arkasındaki kalabalığa bakan çocukları yakalarım, gözümden kaçmaz.

Mahsun Kırmızıgül’den dolayı oluşan ön yargıları bence bir köşeye bırakmak gerek. Her filminden bence kendine katmaya devam ediyor. Mahsun’dan bir İstanbul polisiyesi beklemek abes olur. Kendisi, filmlerini anlatmak istediği şeyler olduğu için yapıyor ve bunu bence iyi yapıyor. Lakin bu sefer filmi görüntü ile çok iyi süslemiş.

İsterseniz sadece bir belgesel olarak bile filmi izlemeye gidebilirsiniz. Sürekli bir dram yaratma çabası ile eleştiriliyor ama Yeşilçam’ın kendisi dramdı ve nedense kimse eleştirmezdi. Mahsun olduğundaysa konuşan konuşana. Kendisini savunmuyorum ama yersiz eleştirildiğini düşünüyorum. Sonunda sapıtması harici çok beğendim filmi. Parama değdi diye düşünüyorum.

2015 Ocak ayında vizyona girecek Türk filmleri listesine bakınca Mucize el üstünde tutulacak bir film.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın