2017’de Netflix aracılığıyla yayınlanan Mindhunter, polisiyeye farklı bir bakış açısı getirmesinden ötürü seyirciler tarafından epey bir beğenilmişti. David Fincher’ın hem yapımcısı hem de yönetmenlerinden biri olması dizinin ilgi çekmesinde etkili olmuştu. Yönetmenin sinemasına hakim olanlar bu detayı bilmeden de gerek havası gerek çekim tekniklerinden dizinin Fincher’a ait olduğunu anlayabilirdi. Bizzat örneğiyle de karşılaştım. İlk sezonun başarısının ardından Mindhunter ekibi yeni sezonu ile geri döndü. Fakat bu sefer ilkine nazaran biraz daha farklı bir yönelimle. İlk sezon ağırlıklı olarak suçluların psikolojisine odaklandığımız röportajlarla geçmişti. Fakat ikinci sezon elde edilen bilgilerin artık işleme alındığı ve sahada kullanılmaya başlanıldığı, daha aktif bir dizi halini almış.

İkinci sezon 2 farklı konuyla başlayıp zamanla sadece birine yöneliyor. Meşhur BTK katili ile Amerika’nın en önemli olaylarından biri olan Atlanta Çocuk Cinayetleri. Ekibimiz, BTK katilini kovalarken bir taraftan da seri katillerle röportajlarına devam diyorlar. Yeni sezonda sadece Ed Kemper değil; Son of Sam, Junior, Tex Watson, Henry William Hance ve Charles Manson gibi isimlerle de karşılaşıyoruz; onların da psikolojilerinin derinliklerine iniyor, yaptıklarını nasıl temellendirdiklerini dinliyoruz. Fakat onların bu rutinleri Atlanta’da çoğalan çocuk cinayetlerinden ötürü bozuluyor.

Bilen bilir… Bilmeyenler için kısa bir özet geçeyim. 79-81 yılları arasında Atlanta’da 28 insan öldürülür. Ölenlerin çoğu 7-17 yaş arasında siyahi çocuklardır. Çocuk ölümlerinin artması ile bölgede kriz başlar. Aileler çocuklarını okuldan aldırır, sokağa çıkma yasağı koyar. Bölgede ağırlıklı olarak siyahiler yaşadığı ve ölenler siyahi çocukları olduğu için insanlar cinayetlerin KKK tarafından işlendiğini düşünür; durumu çözemedikleri için polisleri ve beyazları suçlarlar. Mindhunter’ın 2. sezonu da bu seri cinayet vakasına odaklanıp hem cinayetlerin iç yüzünü irdeliyor hem de insan denen varlığın ne kadar değişken bir tutum sergileyebileceğini göz önüne seriyor.

Mindhunter’ın ilk sezonunda oldukça sıkıldığımı söylemek istiyorum. Ed Kemper ile geçen bölümler ne kadar diyalog açısından ve bir katili anlama açısından başarılı olsa da, elde değil, sıkıldım. Fakat ikinci sezon eldeki bilgi birikimin sahada kullanıldığı bir sezon olduğundan ağırlıklı olarak True Detective’e benzetilmiş. Ama şunun altını çizmek gerek. True Detective, gerçek olaylardan esinlenilmiş kurmaca hikayelerden oluşurken, Mindhunter gerçek katillerin gerçek hikayelerini anlatıyor. Bu sebeple yeni sezon bana göre Zodiac’a benziyor. Yani Fincher’ın bana göre en iyi filmine. Katil çeşitliliği, 2 farklı hikaye ve zamanla artan polisiye gerilim bence yeni sezonu çok başarılı kılmış. Bitmek bilmeyen ölümlerin, psikoloji temelli saptanıp kovalanması diziye heyecan katmış.

Aynı zamanda ilk sezona göre ortaya eleştirilebilecek çok fazla konu çıkmış. Öncelikle katillerle yapılan röportajlarda bu sefer ekibimizin onları daha iyi teşhis ettiğini görebiliyoruz. Junior’ı yemek ile kandırmaları, Son of Sam’in gerçek yüzünü ortaya çıkarmaları, beyazları suçlayan Hance’e gerçeği anlattırmalarını izliyoruz. Özellikle Son of Sam’in “en çok da psikologlar inandı” cümlesi, sezonun temel mesajlarından biri olan “kimsenin işini doğru yapmadığı” gerçeğini harika bir şekilde yüzümüze çarpıyor. 3 senede ölen çoğunluğu çocuk 28 kişi olmasına rağmen polisin tam anlamıyla hiçbir şey yapmaması, yapamaması; daha da kötüsü “bağlantılı olmadıklarını” düşünmesi, dizideki/dönemin en büyük kepazeliğidir. Katiller demişken, canlandıran tüm isimler gerçekten harika iş çıkarmışlar. Çoğunluk Manson’a bayılsa da ben Junior’ın performansına hayran kaldım.

Konu zamanla Atlanta cinayetlerine kayınca ortaya çok ciddi ironiler çıkıyor. Hayatını katilleri anlamaya adamış olan Ford, insan kalabalıklarının tepkileri ile karşılaştığında büyük bir şaşkınlık yaşıyor. Siyahilerin kendi ten renginde herkese “kardeşim” demesinin çıkarlar ortadan kalktığında nasıl bir anda yok olabileceğini; hatta “beyazların köpeği” olmakla suçlanabileceğini gördüğümüz bir sezon oldu. Keza insan denen varlığın “gaza getirici” yüksek konuşmaların peşinden nasıl gittiğini, bilimi değil boş “gazlamaları” tercih ettiğini de özetleyen bir sezon oldu. Ortaya bilim ve psikoloji ile çözüm sunmaya çalışanlar varken “yakacağız, yıkacağız, taşların altına bakacağız” diyerek kitleleri sürükleyenler maalesef hala günümüzde varlar. Bu kitle gazlamanın da hiçbir zaman sonuç getirmediğini maalesef bir türlü öğrenemediler.

dediğim gibi, yeni sezon bilgi birikimlerin tartıldığı bir sezon. atlanta katilinin yakalanma sürecinde büyük ihtimal 3. sezonun konusu olacak olan btk katili `dennis rader` kullanılıyor. btk katilinin davranış şekli ile atlanta katilinin davranış şekilleri karşılaştırılarak ortaya bir analiz konuyor. bu analiz sayesinde de bir şüpheliyi bulmayı başarıyorlar: `wayne williams`. atlanta katili, dizide anlatıldığı gibi yakalanıyor. fakat sezonun mesajı yine burada karşımıza çıkıyor. wayne williams yakalandıktan sonra ölümler duruyor; birçok delil onun suçlu olduğunu kanıtlıyor olsa da williams, yıllar sonra bile delil yetmezliğinden tam olarak suçlanamıyor. günümüzde hala onun suçluluğunun kanıtlanması için uğraşıyorlar.

Özellikle son bölümlerine doğru artan polisiye gerilimi, katillerin çeşitliliği, devlet mekanizmasının çarpıklığı ve kitle sorunları ile 2. sezon oldukça ilgimi çekti; kendini bana zevkle izlettirdi. Yeni sezonda 10 sene boyunca birçok kadını öldüren BTK Katilini izleyeceğiz. Dönemlerinin denk gelmesinden ötürü seçilmiş bir katil olsa da BTK katili de aslında polisin ne kadar işe yaramaz bir oluşum olduğunu ortaya koyan yegane isimdir. Sonucu bilsem de umarım 3. sezon da 2. sezonun hızını yakalar hatta geçmeyi başarır.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın