Gazetede okuyup etkisi altında kaldığı bir hikaye ile ilk uzun metrajı için yönetmen koltuğuna geçen Lukas Dhont, “Girl” ismini verdiği projesi ile 71. Cannes Film Festivalinde en iyi ilk film (camera d’or), belirli bir bakış bölümü en iyi erkek oyuncu (Victor Polster) ve Fipresci ödülleriyle dönmeyi başardı. Festival programının en merak ettiğim filmlerinin arasında en tepelerde olan bu film, kimi yönleri ile izleyenleri etkisi altına almayı güçlü bir şekilde başarırken, kimi yönleriyle de özellikle yönetmenin anlatmak istediği öyküyü anlatırken tercih ettiği sahne tasarımları ve senaryosunun klişe ögelerden beslenmesinden dolayı hanesine eksi puanlar yazdırabiliyor. İlk uzun metraj olarak eksi puan olarak yazılabilecek hamleleri ayrı bir yere koyup gözlemlediğimizde, özellikle kimlik üzerine yaptığı dokunuşların altından başarılı sayılabilecek hamlelerle kalkması ile de küçük bir tebriği hak ediyor.

15 yaşındaki genç kız Lara, hapsolduğu erkek bedeninin zindanlarından, geçireceği operasyon sonucu olarak istediği özgürlüğe kavuşabilmesi için gün gün sayarken bale eğitimlerine durmaksızın devam ediyor. Babası ve küçük kardeşi ile yaşayan ve ailesinin desteğini yanına alan Lara’nın bale eğitimi için geldiği okulda, bedeninin ve sorgulayan bakışların tahribi altında hissettiği duygularından vazgeçmeyerek var olmaya çalışmasını izliyoruz. Geçireceği operasyon öncesi hormon tedavileri ile sürekli kontrol altında olan Lara, babasının gün geçtikçe artan arkası kesilmeyen soruları, okuldaki diğer yaşıtlarının ısrarcı ve meraklı davranışlarının karşısında “kendi” olma çabası, bedeninin karşı tepki verdiği acı ve hasarlara rağmen bale eğitimine kesin bir odakla devam etmesi ile heteronormatif sisteme karşı ben buradayım, tüm zorluklara rağmen buradayım ve beni kabul edeceksiniz diyor.

Lara karakterine hayat veren Victor Polster, gösterdiği performans ile aldığı ödülü sonuna kadar hak ettiği gibi daha birçok ödül ile kucaklaşması da şaşırtıcı olmayacaktır. Çok zorlayıcı ve seyirci ile yapılacak bağlantı için çok önemli olan bu rolü muhteşem bir performans ile noktalıyor. Kendisi de çekimler sırasında, bale eğitimi sahnelerinde yaşadığı zorlukları röportajlarda dile getirmişti. Polster haricinde, baba karakteri ile izlediğimiz Arieh Worthalter’de rolünün hakkını sağlam veriyor. Genel anlamda oyunculukların ve oyuncu yönetiminin filmin zirveye yaklaştığı noktalarından biri olduğunu görebiliyoruz. Hafızalarda, ilk film için oldukça başarılı bir izlenim olarak kayıt altına alınıyor.

Yönetmen Lukas Dhont, Lara’nın hikayesini seyircilere yukarıda da bahsettiğim üzere oyunculukların etkisi, ele aldığı konu ve yormayan kurgusu ile geçirebiliyor. Fakat tercih edilen sahne tasarımlarında ve senaryoda klişe sayılabilecek bir yol ile hareket edilmesi, birçok filmde rastladığımız benzer ve haliyle orijinal olmayan görüntülerin hikayenin akışı içine yedirilmesi sonucu ben bu sahneyi çok gördüm sadece içindeki yaşayan karakterler farklı hissini bende oluşturdu. Her izleyecek seyircinin bundan rahatsız olacağı gibi bir durum tabii ki söz konusu değil fakat işim ve aşkım gereği çok film izlediğim için bu tarz olumsuzluklar direkt olarak gözüme çarpıyor ve film ne kadar güçlü olursa olsun haliyle bir düşmeye neden olabiliyor. Devam edecek olursak yönetmenin bu tarz bir yol seçmesi, filmi kanımca baya bir hırpalarken, kalitesini aşağıya çekerken, öte yandan oyunculuk – oyuncu yönetiminin yanında başarılı bir görüntü yönetimi ve yansıtmak istediği hissi özellikle bazı sahnelerde iyi vermesiyle ortalamanın üzerinde bir yerlerde seyredebiliyor.

Girl, sistemin birey üzerinde uyguladığı baskı karşısında, gerçek kimliğini saklamayarak, sorgulayan, eleştiren ve yok etmeye çalışan gözler üzerindeyken, gerçekten var olma çabasının ve zorluğunun üzerine gidiyor. Bunu yaparken seyirciyi zaman zaman başarı ile etkisi altına alırken, maalesef eksikleri ile de dört dörtlük seviyeye ulaşamıyor.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın