Siz hala PlayStation mı oynuyorsunuz? Ben böyle soruyorum diye bırakmayın, oynamaya devam edin lütfen. Basit bir soruydu sadece. Telaşlanacak bir durum yok yani. Ben aşktan, ölümden biraz da robotlardan bahsedeceğim. Aşk ve ölüm tamam da; robotlar… Dışarıdan bakıldığında biraz garip bir üçlü evet, ben de böyle düşünüyorum. Fakat yazının sonunda tüm düşünceleriniz değişecek. Bunu ben söylemiyorum animasyon dünyası söylemekte.

Animasyon ve Gerçeklik Üzerine

David Fincher ve Tim Miller’ın ortak çalışması olan Love, Death & Robots Netflix’e bomba gibi düştü. Toplamda 185 dakika olan 5 ile 17 dakika arası süren 18 bölümüyle ağzımızı açık bıraktı. Nedenlerini tabii ki yazacağım. Fakat öncelikle (ortaya çıkan işin tesadüf olmadığını anlatmak açısından) Fincher ve Miller gibi alanında usta olan iki yönetmenden bahsetmek gerekiyor. David Fincher yeni dalga Amerikan sinemasının sadece en dikkat çekici değil, en iyi yönetmenlerinden. Yedi, Dövüş Kulübü, Panik Odası, Zodiak, The Game, Gone Girl diye yazmam yeterli olacaktır sanırım. Tim Miller için ise Deadpool dersek tüm taşlar yerli yerine oturacaktır. Her iki yönetmen de kendi alanlarında anlattıkları hikayenin konu bütünlüğüne bakmaksızın hareketi, hızı, direkt anlatımı ortaya çıkaracak şekilde anlam dizgisini özellikle bozarak, parçalayıp bölerek yapmak istedikleri şey neyse onu ortaya çıkarmış, seyredeni silkelemişlerdir. Burada da aynısını yapıyorlar. Kendilerini belki de birkaç basamak üste taşıyarak.

Love, Death & Robots ile yapılan şey animasyon dünyası için bir çağın kapanıp başka bir çağın açılması. Devilman Crybaby için de aynı şeyleri söylemiştin diyebilirsiniz. Buradaki fark şu: 18 ‘farklı’ bölümden bahsediyor olmamız ve ister 5 dakikalık bir bölüm olsun ister 17 dakika hikayelerin anlatılma gücü es geçemeyeceğimiz nitelikte. Animasyonda hikayeyi anlatmak ile ilgili birçok avantajınız varken (çizgiler, renkler, hareketlilik, ışık ve tüm bunları istediğiniz gibi yönlendirme) kadim hikaye anlatıcılığı geleneğinden gelen bir yaklaşımla hikaye anlatımını bırakmamak takdir edilesi. Ne yaptığını biliyor olmanın göstergesi.

18 bölümünün 18’ini ayrı ekibin hazırladığı Love, Death & Robots’ta her bölüm başı yeni bir animasyon tekniği kullanılmış desem abartmış olmam sanırım. Sonnie’nin Avantajı bölümüyle başlıyoruz. Böylelikle  bir animasyonda hikaye anlatma gücünün güzelliğini tadıyoruz. Kafes dövüşlerinin konu edinildiği, içinde bolca zeka parıltıları barındıran, kafes dövüşü filmlerinden aşina olduğumuz şekliyle kendini asla dramatize etmeyen bu bölümün ilk bölüm olması tesadüf değil. Hikayenin kendisi, anlatımı, kullanılan çizgiler, renkler ve aksiyonun her saniye yukarı doğru ivme kazanması animasyon anlatımının o çok sevdiğimiz (hız, akıl dışılık, parçalama, parçalara ayıma, bozma, meydan okuma) taraflarını bize göstermesi, hissettirmesi açısından önemli.

Yeri gelmişken şunu da söyleyeyim ve animasyon dünyasına çağ atlattıracak birkaç bölüme daha göz atmaya devam edelim.

Bir animasyonda olması gereken teknik özellikleri (çizim, renk, hareket) dışında bölümlerin sırası, dakika ayarları ve konuların sıralanışı…hepsinin bir mantığı var. Love, Death & Robots dizisinin hangi bölümle başlayıp, hangi bölümle biteceği, 15. bölümün ardından 16. Bölümün konusunun ne olacağı; uzunluğu, kısalığı (dakika ayarı) her detayın üzerinde titizlikle çalışılmış. Bölüm jenerikleri bile (dikkatli bakarsanız eğer) konuya göre kendi amblemini yaratıyor. Bu işe ‘yalnızca animasyon’ demeyişimizin sebebi de burada yatıyor.

Three Robots bölümü yukarıda bahsettiğim şeye çok güzel bir örnek. Herkesin birbirini yediği, birbirine zarar verdiği bir dünyadan sonra oluşabilecek tek şey kıyamet ve yok oluş. Üç tane robotun kıyamet sonrası dünyaya gelerek insanların sonunun neden böyle olduğunu kediler eşliğinde (önemli bir detay) turistik bir gezi yapar gibi gözlemlemeleri çok fazla şey anlatır nitelikte. Ama biz zaten bunun neden böyle olduğuna bir önceki bölümden biliyoruz değil mi?

The Witness (Tanık) bölümüyle sinemada ve dizilerde tekrarlayan zaman furyası tekrar karşımıza çıkıyor. Fakat zamanın tekrarlanıyor olmasına değil hikayenin akış hızına karşı koyamıyorsunuz. Öyle bir hız ki bu hikayenin akışına -hiç de katkı sağlamayan cinsellik- sırıtan bir unsur oluveriyor. Halbuki bir yerde cinsellik varsa (üstelik bu pornografik bir cinsellikti) başka hiçbir şey domine edilemez. The Witness da bu durum hiç de böyle olmuyor. Vurgu yapılmak istenilen şey yaşanılan herhangi bir şeyin tekrarından ziyade hızı olabilir mi? Bu hız çağımızın öfke ve şiddet hızına vurgu yapıyorsa özellikle!

Aquila Yarığı’nın Ötesi: ileride animasyon dünyasının belirleyici unsuru olabilecek bir bölümden bahsedeceğim. İzlerken karakterler için “Acaba bunlar gerçek oyuncular mı?” sorusunu size sordurtan ve ekrana daha dikkatli bakmanızı sağlayan heyecan verici bir bölüm. Hatta şunu söylüyorsunuz; bu yapılabiliyorsa eğer, ben bu soruyu soruyorsam elli yıl içerisinde etten, kemikten gerçek oyunculara gerek kalmayabilir! Bu bölümün 120 dakikalık filmi çekilmeli. Fakat yine animasyon olarak tabii ki.

Balık Gecesi; canlı bir yağlı boya tablo gibi. Renkler, hareketler, çizgilerin akışkanlığı, estetik… Van Gogh görse hayran kalırdı eminim. Bölümün sonunda akıtılan kana rağmen güzellik duygusunun kompozisyonu o kadar iyi ki harika hisler kalıyor geriye.

Yoğurt Dünyayı Ele Geçirdiğinde bölümü serinin 5 dakika ile en kısa bölümü. Fincher ve Miller aslında hiç olmayacak olan bir şeyi bir animasyona konu ederek, günümüzde -saçma olarak nitelendirilen şeylerin- beş dakikalığına da olsa olabilirliği konusuna dikkat çekmek istemişler gibi.

Zima Mavisi: Bölümde şöyle bir cümle geçiyor; “Zima mavisi kendine has bir şeydi.” Aynen öyle. Özünde bir anlam arayışından bahsedebiliriz Zima Mavisi’nde. Animasyon türü için de bunu söylersek çok da yanılmış olmayız. Çünkü animasyon bir söz söylemek, akıl vermek, vurgu yapmak gibi kaygıları olmaksızın; oluşun anlam arayışı üzerine kurgulandığı bir dünya değil mi zaten? Zima Mavisi animasyonun geometrisi. İçinde kaybolduğumuz biçimi. Bölümün sonunda yazının girişinden itibaren animasyon anlatımında ara ara bahsettiğim şey oluyor Zima’ya da. Parçalanıyor. Ama kendi biçiminden yeniden yaratılmak için. Animasyon adına çağ atlatan,müthiş bir bölümle karşı karşıya bırakıyor bizleri Zima Mavisi

Değişimin Yakalanamayan Hızı 

Love, Death & Robots; herkesin değindiği konulara değiniyormuş gibi gözükse de (politika, inanç, savaşlar, şiddet) hiçbir mesaj kaygısı olmayan, hiçbir şeye takılmaksızın sadece akmak isteyen bir yapım olarak karşımıza çıkıyor. Çağımızın inanılmaz derecelere varan değişimine, hızına, dijital oluşumuna, hayal mekanizmasının işleyişinin (ki içinde bulunduğumuz dünya pembeler içinde olan bir hayal dünyası değil artık) boyutlarına yine aşk (love) yine ölüm (death) ile varıyoruz. Fakat tüm bunlar olurken ölen duygularımıza da vurgu yaparcasına Ölüm & Robots (Death & Robots) kısmının üzerinden yapan bu animasyon serisi izlenmeyi hak ediyor.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın