Netflix’in bütün dünyaya internet televizyonu olur hatta bal gibi oluru kanıtlamasından sonra Netflix gibi birçok kanal yayın hayatına başladı. Bizim ülkemizde de BluTV, 2017’de başladığı yayın hayatını şuanda çok başarılı bir şekilde devam ettiriyor. Televizyonda olmamasından ötürü birçok yasaktan, eften püften arınmış olan senaristler ve yönetmenler, kendilerini çok daha özgür bir şekilde yansıtabiliyorlar. 1 haftada yetiştirme kaygısı da olmadığından dizilerin kalitesi haliyle artıyor. BluTV, bunu şimdilik gerçekten başarılı bir şekilde yapıyor. Yer yer kötü çalışmaları olsa da, bence, Bozkır bunlardan biri değil hatta ümit beslenecek bir proje.

İlk bölümü yayınlanan Bozkır, Türkiye’nin medeniyetinden çok çok uzakta, 88 plakalı bir bozkırda geçiyor. Senaryosunu Levent Cantek’in yazdığı dizinin yönetmenliğini Bahadır İnce yapıyor. Başrollerinde ise Nuri Pamir rolünde Ekin Koç ve Seyfi Amir rolünde Yiğit Özşener var. Fena da bir ikili olmamışlar. Hatta dizinin finaline göre unutulmaz bir ikili bile olabilirler. Bu tamamen senaristin kalemine bağlı bir durum.

Konusuna değinecek olursak… Bu 88 plakalı ütopik bozkırımızda bir çocuk vahşice öldürülür. Ufak bir çocuğun öldürülmesi ile başlayan süreç başka ölümlerin gelmesiyle iyice karışır. Daha önce böyle vahşi suçların hiç işlenmediği toprakların halkı isyan bayrağını çeker ve suçluları, mülteci olarak gelen Suriyeliler olarak belirler. Nuri ve Seyfi Amir ise gerçekten işini yapmak isteyen iki kişi olarak bu katili ya da katillerin peşine düşer. Fakat Amerikan sinemasının o şatafatlı arayış hikayesi burada pek yemez. Çünkü olayı birinin üzerine yıkıp halkın lincinden kurtulmak isteyen; Ankara’nın koltuğuna darbesinden korkan bir emniyet müdürü suçun çözülmemesi için her türlü usulsüzlüğü yapmaktadır. Halkın olayı kendi diliyle çözmeye çalışması, üzeri kapatılmaya çalışılan deliller, korkudan ellenemeyen kişiler yüzünden belki çözülebilecek olan bir cinayet, çözülmemeye doğru itilir.

Bozkır’ı biraz da sevmemin sebebi bu oldu sanırım. Amerika’daki gibi “tak tak” delilleri bulan 2’li değil de daha bizden, daha ülkenin şartlarına uygun hareket etmek zorunda kalan polisler var. İlk bölümde gördüğümüz neredeyse her şey bu ülkede yaşanabilecek birer gerçektir. Emniyet müdürünün tavırları, güvenliği için Ankara’ya aktarılan Suriyelinin öldürülmesi, zenginin ellenememesi, halkın kendi adaletini sağlamaya çalışması gibi birçok detay günümüz gerçeği maalesef. Burada asıl orjinal olan şey, 2 polisin gerçekten de bir şeyleri çözmeye çalışmak istemesi. Senaryoda en başarılı detaylardan biri de hikayeye Suriyelilerin, yani ülke gündeminin en büyük sorunlarından birinin de eklenmesi. Suriyelilerin “öteki” olarak tanımlanması hikayede ne kadar ilerletilecek merak ediyorum. Öteki olarak tanımlanan bu kişilerin suçunun “kanıtlanamamış” olmasına rağmen katil olarak adledilip öldürülmesi, katil için katil olunması gibi ironik kısımlar da maalesef Türkiye’nin gerçekleri.

Fikir, işleyiş ve yaklaşım şu ana kadar çok hoşuma gitti ki bu benim her bölümü izlemem hatta yazmam için bir sebep. Fakat dizinin bazı kötü yanları da yok değil. Bu kötü yanlar işte bizim Amerikan sinemasını ya da dizilerini bir türlü yakalayamamamızın sebebidir. Öncelikle figüranların vasatlığı seyirci tarafından epey bir eleştirildi ki haklılar. Fakat daha ötesinin bizim ülkemizde olması çok zor. Hele ki TV dizilerindeki figüranlar ile karşılaştırırsak isyan bayrağı çeken beyaz bıyıklı dayının alnından öpesim geliyor. FGR kısmında maalesef şartlar bu kadar. Ötesi olmaz.

Amerikanvari bir katil yaratılmaya çalışılmış; seri katil olsun ve sapıkça cinayetler işlesin demişler ama vizyonunu biraz düşük tutmuşlar. Bu, belki de ülke standartlarını aşmamak adına yapılmış da olabilir. Onların TV dizilerindeki katillerin insan bedeni üzerine yaptığı şovu anlatmaya bile gerek yok. Bizde ise taşla kafası ezilen bir çocuk ve elinden çivilenmiş bir adam var. Bu bile fazla ya bize… Yaklaşımı, yapılmak isteneni ne kadar sevsem de maalesef bir şey bana göre büyük eksiklik: Bunaltıcı hava. Bozkır’ın sıkıcılığı, bayıcılığı hep vurgulanıyor ama kamera bunu vurgulamaktan çok uzak. Yönetmenlik olarak dizi bence sınıfta kalıyor. Halbuki çok şey de istemiyorum: Daha hareketli kameralar, daha yakın plan çekimler; seyirciyi daha da bunaltan, hapseden bir çekim. Ağırlıklı olarak sabit kamera çalışılmış olmasının -bence- bütçe ile ilgili bir açıklaması olamaz. Uğraştan kaçılmış ya da vizyon bu kadar. Fakat kurguya bir cümle ayırmam gerekirse, oldukça başarılı!

Uzun lafın kısası… Bozkır, True Detective’in Türkiye topraklarında geçen versiyonu gibi olmuş. Fena da olmamış, iyi olmuş. Gündem, ülkenin şartları senaryoya iyi aktarılmış, Amerikan dizilerinden fazla olarak bürokrasi ve toplum baskısı eklenmiş. Çıkış güzel, işleniş güzel, diyaloglar fena değil. Fakat bütün bu güzel şeyleri toplayıp güzel bir kıvama getirmesi gereken yönetmenlik ortada yok. Bozkır’ın geniş, bitmeyen sıkıcılığını geniş açılarla gösterirken bir taraftan da bunaltıcı çekimlerle hikaye desteklenebilirdi. Buna rağmen Bozkır, ilk bölümüyle güzel bir başlangıç yaptı ve sadece benim değil birçok insanın ilgisini çekmeyi başardı. Böyle giderse de finali göreceğimiz kesin.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın