Nâzım Hikmet ismi ne zaman duyulsa akla gelen iki isim vardır hep: Piraye ve Vera. Ne çok tartışma içinde kaldı bu iki ayrı aşk. Kimin adı kazılmıştı saatin kayışına? Kime yazılmıştı “Hoş Geldin Kadınım” şiiri? Kim daha çok sevmişti? Kim hak etmişti ayrılığı? Hangisi aldatılmış, hangisi kalmıştı son nefesinde yanında?

Nâzım Hikmet mavi gözleriyle, iri cüssesiyle hep gülümserken zihnimde beliriyor. Ellerinde çiçeklerle bir sabah çıkıp geliyor adeta. İnsanlar aklımda hep gülüşleriyle kalır. Çünkü yaşanılan acılara, çekilen çilelere, edilen zulümlere rağmen gülümseyebilmek en büyük gücün timsalidir. Bir insan ne kadar güzel gülüyorsa, o kadar derin acıları vardır .

Ve aşk, ne zaman istemezsen o zaman gelir kapına dayanır.

Ellerinde çiçeklerle…

Nâzım Hikmet yazdıkça demir parmaklıklar gördüğü zamanlardaydı. Zulmün içinde acıyı çeken değil çektiren gibi gösteriliyordu. Yazarak ayakta kalmaya çalışırken, kimsenin onu okumasına izin vermedikleri zamanlardan biriydi.

Türkiye’ye dönmüştü. Üç ay tutuklu kalmasının ardından aşka tövbe ettiğini söyledi.

“Kadınlarla bir daha ciddi bir ilişkiye girmemeye karar verdim. Her an hapse girebilirdim. Kesinlikle evlenmemeliydim.”

Aşk duydu işte bu lafı. Piraye çıkageldi, Nazım Hikmet’in hayatının kapısına dayandı.

Piraye, kız kardeşinin çok yakın arkadaşıdır. Henüz kocasından boşanmamıştır. Piraye’nin hayatında yakında Nâzım’ın kendi oğlu gibi seveceği Memet ve kızı Suzan vardır. Nazım Hikmet, Piraye’ye şiirlerinde “altın gözlü çocuk” diye hitap ederken hiç beklenmeyen bir zamanda geldiğini belli eder. Geldiği an parlamıştı adı Piraye’nin aşk diye.

“sen
başında güneşler esen
altın gözlü çocuk,
altın gözlü çocuğum benim;
deli çığlıklar atıp avaz avaz
burnumun dibinden gelip geçti de yaz,
ben, bir demet mor menekşe olsun
getiremedim
sana!“

Başta aileler tarafından istenmeyen bu ilişkiyi her zorluğa rağmen Nâzım ve Piraye yaşamak ister. Birbirlerini gördükten üç sene sonra evlenmeye karar verirler. Ama nasıl bir mutluluksa hani derler ya çok gülen çok ağlarmış, işte öyle gelir üzüntüler aynı kapıya. Aynı yıl içinde tutuklanır Nâzım Hikmet.

Gardiyana Piraye’yi nişanlısı olarak tanıtır. Bazı söylemlere göre bunun sebebi onu daha rahat görebilmek içindir. O andan sonra Piraye’ye yazdığı mektupları “nişanlın” diyerek imzalar mavi gözlü dev.

Daha sonralarında oğulları Memet Fuat’ın toparladığı yirmi mektup işte bu mahpushane zamanlarında yazılır. Mektuplar, aslında ne kadar kıymetlidir, işte böyle zamanlarda açılıp sizi yazıldığı seneye sizi götürür. Birisinin el yazısıyla yazılır ve dokunmaya tamamen açıktır. Kim bilir o mektup yazılırken ne düşünülüyordu diye irdelemeye gerek kalmaz, ne düşünülüyorsa tam da orada yazılıdır zaten.

“5 Temmuz 1933
Hapisane müdürü geçen gün bana, “Evli misiniz?” diye
sordu. Ben de “Nişanlıyım” dedim. Nişanlım benim!
Yüzüğünü kalbimde taşıdığım, kalbime geçirdiğim sevgili!
Sana öyle hasretim ki… Seni, seni, seni ve Memet oğlumuzu
doya doya kucaklarım!”
“11 Temmuz 1939
Seni seviyorum karıcığım. Seni bahtiyar etmekten başka bir
şey düşünmüyorum. Ve demirlerimin üstüne yemin ederim
ki bahtiyar olacaksın.”

O dönemde Kendisini ziyarete gelen opera sanatçısı Semiha Berksoy’un içtenliğinden ve samimiyetinden etkilenir. Aklında Piraye ismi hep yankılanıyordur fakat kendisi bir kalpte iki kişinin barınabileceğini kendisine söyleyip durmuştur.

1935 yılında serbest bırakılır. Sürekli Semiha’yı görmeye gider. Ona bir operet yazar. Piraye ise Nâzım’ın olmadığı saatlerde Memet Fuat ile oturur. Oğlunun anlattıklarına göre Piraye’nin bundan haberi vardır ve oğluna Semiha’nın iyi bir kadın olduğunu söylemiştir.

Fakat bununla kalmaz, Nazım Hikmet başka bir kadına daha gönlünü kaptırır. Piraye bundan habersiz evindedir. Yeni gönlünü kaptırdığı hanımefendi Suat Derviş’tir. Onunla çamurlu yolları gezer, yeşilliklerde dolanırlar. Eve geldiğinde çamurlu ayakkabı ve paçalarından Piraye şüphelenir. Hatta soğuk bir suyu kafasından döküp rüzgarlı havada balkona çıkarak zatürre olup ölmek istediği söylenir. Nazım onu zor içeri sokar. İri cüsseli olmasına rağmen koca bir kalp kırıklığının ağırlığını taşıyamaz.

Yine de laf dinlemez. Gönlü oradan oraya gitmeye devam eder. Fakat bir gün, yeniden tutuklanır. Piraye ile karşılaşmadan önce söylediği gibi, ne zaman tutuklanacağını bilmeden yaşıyordur. Belki de bu yüzdendir ki her gördüğü kadını sevdiğini zanneder.

O mahpushanenin soğuk duvarlarında sayıkladığı tek isim vardır: Piraye. Yeniden oraya gidince sayıkladığı isim yüzüne yüzüne çarpar. Anlar ki tek gerçek aşk Piraye’de saklıdır.

İşte o zaman saatinin kayışına Piraye’yi kazır. Yani o hep söylenen kayışa Piraye’nin adının yazıldığı söylenip Vera’nın yazılı olduğu iddiası yalandır. O kayışta Piraye vardır. Saatin içini boşaltarak buraya da çocuklarıyla Piraye’nin fotoğrafını koyar. Dört duvar arasında saatin bir önemi yoktur çünkü hayata yetişme telaşı yoktur. Aksine orada durağanlık vardır. Saate bakar Nâzım Hikmet ve “Artık hep gözümün önündeler” der.

Piraye o dönemde yazılan tüm mektupları alır, saatin kayışında olduğunu söylediği mektubu da. Fakat kırılmıştır. Koca bir kalp kırıklığı taşıyordur. Ve Nâzım’a mektup yazar.

“ben içeride olsaydım
sen dışarıda aldatırdın beni.
İçeride olmama ne lüzum var?
İkimiz de dışarıdayken beni aldatmadın mı?
Sen alçaksın
ve dışarı çıkar çıkmaz
beni yine aldatacaksın.”

O kadar üzüntüsünün üstüne Piraye bu yaramaz mavi gözlü çocuğu yine de seviyordur. Dayanamaz ve onu ziyarete gider. Gittiğinde oturması gereken sandalyede başka bir kadını görür: Münevver’i. İşte Piraye ve Nâzım’ın birbirini gördüğü o gün son gündür. O gün saatler gerçekten işe yaramaz olur. İki çiçekli yol ayrılır ve kurur.

Yıllar geçer ve kadınlar da.

Nâzım yaşlanmıştır ve yorulmuştur da.

Yer Moskova… Nâzım’dan otuz yaş küçük Vera hayatının kapısına geliyor.

“Saçları saman sarısı, kirpikleri mavi, kırmızı dolgun dudaklı bu kız.”

Henüz boşanmamış ama boşanmak üzere olan Vera, Nâzım’dan kendisine yardım etmesini istemişti. Nâzım ise yardım ne demek, hayatını açmıştı bu güzel kadına.

O zamanları şöyle anlatıyor Vera:

“Ertesi günden başlayarak Nazım atağa kalktı. Bana, henüz genç olduğunu kanıtlamaya karar vermişti. Onu unutmam şurada dursun, kendisinden bir dakika bile kopmama olanak vermiyordu. Günde on kere telefon ediyordu. Hiçbir şey umurunda değildi: Çalışmak da oluşum, evli oluşum, kendisiyle telefonda konuşmamın kimi kez uygun olmayışı ve çoğu kez olanaksızlığı… Açıyordu telefonu. Senaryo bölümünden bir an ayrılmayayım, hemen dört katlı stüdyoda aramaya başlıyorlardı beni, Nazım telefondaydı. Ya kendisi getiriyor ya da şoförüyle kocaman pastalar, kutu kutu çikolatalar, çiçekler gönderiyor ve daha türlü türlü şeyler yapıyordu beni kendisine kadınca ilgi göstermeye zorlamak için. Artık bir çocuğa davranır gibi davranmıyordu bana. Onun gözünde kadın olmuştum artık ve Dumas’nın, Dostoyevski’nin romanlarında kadınlara nasıl kur yapılıyorsa, öyle kur yapıyordu bana.”

Bir gün Vera’nın iş arkadaşı ona tavsiyelerde bulunur. “Eğer onu hoşnut etmek istiyorsanız hıyar turşusu, çiroz gibi şeyler getirin de bakın o zaman nasıl sevecek sizi.”  Bu tavsiye koca bir aşkın başlamasına yardımcı olur. Nâzım elinde litre litre turşularla Vera’ya gider ve turşuyla gönül fetheder.

Nâzım’ın hep acı keman sesinin hakim olduğu hayatında Vera ile olduğu dönem artık güzel müziklerin çalındığı dönemdir. Onun yanındayken başka dünyaya göçer. Geriye şiirler ve mektuplar kalır. Bir de öpmeye, dokunmaya kıyamadığı altın saçlar bırakır.

“denizin ortasında
ilk ergenlik düşümden geliyorum sana
bu şehrin bana verdiği en tatlı yemiş en akıllı söz en insan
sokaksın
günlük güneşlik rüzgârım benim
saçları saman sarısı kirpikleri mavi karım benim”

İşte iri cüssesindeki küçük kalbine birçok kadın sığdırmasıyla bilinen Nâzım Hikmet ne derlerse desinler sevmenin hakkını da vermiştir. “Hoş Geldin Kadınım” şiirini o gün mahpushanede kendisini görmeye geldikten sonra Münevver’e, gençlik aşkına, yazmıştır. Saatinin kayışını Piraye’ye adamıştır. Yorgun ve ağrılı zamanlarda da Vera adlı çiçeği gölgesine almıştır koca çınar ağacı.

“Biz ince bel, ela göz, sütun bacak için sevmedik güzelim Gümbür gümbür bir yürek diledik kavgamızda Ateşin yanında barut, barutun yanında ateş olasın diye!.. . Rakı sofralarında söylenip, acı tütün çiğnercesine sevdik ANLAYAMADILAR…”

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın