Sinema arkadaşım sevgili Emrullah Danışman’a -eşsiz sohbetleri için- ithafen…

Türkiye sinemasının dünyaya açılan kapısı denilince Yılmaz Güney’den sonra aklımıza gelen isim kuşkusuz Nuri Bilge Ceylan oluyor. Peki ama Nuri Bilge Ceylan’ı bu kadar özel kılan şey ne? Cannes’da aldığı ödüller mi onu başarılı kılıyor, yoksa kendine has bakış açısı ve sinema tekniğiyle yeteneğini kanıtladığı için mi Cannes’da dört dakika boyunca ayakta alkışlanıyor?

Nuri Bilge, 1959 yılında Çanakkale’de doğmuş, Boğaziçi Üniversitesi’nde mühendislik okurken dağcılık ve fotoğrafçılık kulüplerine katılmıştır ki bu ilgi alanlarının yansımasını sinematografisinde görmek mümkün. Kış Uykusu’nun her karesi bir deklanşör sesi âdeta.

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde 2 yıl sinema eğitimi aldıktan sonra Koza adlı kısa filmini çekiyor Nuri Bilge ve Cannes Film Festivali’nde yarışmaya seçilen ilk Türkiye yapımı kısa filmi oluyor bu film. Çanakkale’de çektiği Koza, Tarkovsky filmlerinin bir yankısı gibi. Filmde doğanın duyumsanışı insana ve eşyaya bakış açısı… Kameranın usul usul doğanın ardında gezinmesi, akan suyun-uçan kuşun sesi, film karakterlerinin portre görüntüleri, kapı gıcırtıları, senaryonun ötesinde görüntülerin birleşerek hikâye oluşturması… Sanki seyirci bir Tarkovsky filmi izliyor. Bir yönetmenin çektiği ilk kısa filmiyle böyle estetik görselliği yakalamış olması, onun gelecekte neler yapabileceğine dair ilk parlak ışık oluyor. Zira daha sonra kimi eleştirmenlerce Taşra Üçlemesi olarak nitelendirilen: “Kasaba (1997), Mayıs Sıkıntısı (1999), Uzak (2002)” adlı üç uzun metraj filmleriyle sinemada kendine has bir yer ediniyor. Uzak filmiyle 2003 Cannes Film Festivali’nde Büyük Jüri Ödülü’nü alarak Türkiye Sineması’nın dünyaya açılan kapısı oluyor. Ayrıca Uzak, 23’ü uluslararası olmak üzere 47 ödülle Türkiye sinemasının en çok ödül alan filmi olma unvanına erişiyor. Daha sonra 2006’da eşi Ebru Ceylan’la rol aldığı İklimler, Fibresci Ödülü’nü; 2008’de Üç Maymun filmiyle de Nuri Bilge, En İyi Yönetmen ödülünü alarak Oscar’da da ilk dokuza kalmayı başarıyor. 2009 yılında Cannes’da bu kez jüri koltuğunda gördüğümüz Bilge, altın vuruşunu yaparak 2014’te Kış Uykusu ile Altın Palmiye ödülünün sahibi oluyor. Koza ile başladığı kariyerini bu ödülle taçlandıran yönetmenimiz, bu yıl Ahlat Ağacı ile de dakikalarca ayakta alkışlanarak dünyada Türkiye sinemasının hatırı sayılır bir yer edinmesini sağladı. Biz felsefe ve edebiyata düşkün sinemaseverlerin üç saatin her bir dakikasını hayranlıkla izlediği Kış Uykusu’nun büyüsü neydi ki Altın Palmiye Ödülü’ne layık görüldü?

Kış Uykusu 2014 yılında Kapadokya’da çekiliyor. Türk mimarisinin zengin kültürel dokusunu gözler önüne sermek için mükemmel bir seçim. Ayrıca film, insanı merkeze alarak katman katman onun derinliklerine indiği için Kapadokya’nın oyuklar içine sığınak gibi inşa edilmiş evlerinin arka fona alınması benzersiz bir paralellik.

Film üç ana karakter etrafında şekilleniyor: Aydın, Necla ve Nihal. Bu üç karakter, her biri farklı yöne dönen ve farklı görevlere hizmet eden fakat dişleri birbirine geçerek bütün bir saatin çalışmasını sağlayan bir çark gibi hareket ediyor. Hem birbirlerinden çok farklı hem birbirleriyle aynılar. Farklılar çünkü her birinin hayata bakış açısı birbirine zıt, aynılar çünkü hepsi insan olmanın ve kendi köşesinde yalnız yaşamanın acısını çekiyor.

Elbette ki ana karakterimiz Aydın. Nuri Bilge, Tanzimat romancısı Ahmet Mithat Efendi’yi aratmayacak bir isim sembolizmiyle “aydın”lığını vurgulamak için bu ismi kullanıyor. Aydın, 25 yıl İstanbul’da tiyatroculuk yapmış daha sonra Kapadokya’da babasından miras kalan Othello Otel’e gelerek burada gazete ve dergilere birtakım yazılar yazarak hayatını sürdüren aydın bir karakter. Ablası Necla ve “genç karısı” Nihal’le yaşıyor.

Necla, Aydın’ın ablası. Eşinden boşanmış, kendi içinde çelişkiler yaşayarak hayattaki seçimlerini sorguluyor. Açıktan açığa huzursuz bir karakter.

Nihal… Aydın’ın “genç karısı”. O kadar ismiyle müsamma bir karakter ruhu taşıyor ki filmde. Yine isim sembolizmi kullanıyor Nuri Bilge. Nihal “sevgili” demek. Hani filmin sonunda Aydın’ın gitmemesinin, gidememesinin sebebi olan sevgili… Bir diğer anlamı ise “taze fidan”. Üstelik filmde de Aydın’ın arkasından “genç karısı” diye dedikodusunu yapanların varlığına dikkat çekiliyor. Ve bir üçüncü anlam bağdaşması ise kelimenin “sürgün” anlamı. Nihal burada bir sürgün hayatı yaşıyor. Onu Aydın’ın yanındaki bu hayata sürgün eden Aydın mı yoksa kendisinin bahaneleri mi? Belki ikisi de. Sürgün hayatının Nihal’in ruhuna verdiği soğukluk, bakışlarına oturmuş adetâ. Nihal her şeye donuk bakıyor, konuşmaları tutuk, her an ağlayacak bir çocuk gibi.

Kış Uykusu bu üç ana karakterin Othello Otel’deki birbirinden kopuk hayatını konu alıyor. Kamera, Kapadokya’nın soğuk havasıyla, uçsuz bucaksız manzarasına açılıyor. Aydın kendi kafasının içi gibi insanlardan uzak olan odasına gidiyor.

Dekoru önemseyen izleyiciler için göz doyuran bir tablo gibi. Bir yanda kitaplar bir yanda tiyatro afişleri…Durmadan işleyen bir zihnin yansıması gibi oda karşılıyor bizi. Birçok tartışma bu odada geçiyor. Nihal ile Aydın’ın izleyici gözünde ilk karşılaşması bu inziva odasında yaşanıyor ve biz Nihal’in gözünden Aydın’a olan kinini okuyoruz. Bu kinin temel nedeni Aydın’ın dışarıya alçak gönüllülük olarak yansıttığı ama içten içe kendini beğenme hali. Çünkü Nihal’in gözlerine kinin titremesi Aydın’ın bir okurundan aldığı mektuptaki övgü dolu kısımları okurken geliyor. Daha sonra Necla ile Aydın yine bu odada tartışırken Necla Aydın’a ölçüyü beğeniden almamak gerektiğini söylüyor. Bu sahnede de Aydın’ın kibrine, kendini beğenmiş tavırlarına bir eleştiri var. Sanki bu iki kadın karakter de Aydın’a bu yüzden düşman gibi. Çünkü Aydın kendini farklı ve yüksekte görüyor. İsmail’in kardeşi Hamdi kırılan camın parasını ödemeye geldiğinde; bunlar önemsiz işler, beni karıştırma siz Hidayet’le aranızda halledin, benim daha önemli işlerim, yazmam gereken yazılarım var diyor. Aydın’ın kendi işlerini, kendini önemsemesi bunca kindar bakışlara maruz kalmasının belki de tek nedeni.

Aydın otel için bir at satın almaya gidiyor. Bu esnada evine haciz gönderdiği kiracılarından İsmail’in oğlu, arabanın camına taş atıyor. Ve yine aynı kindar bakışların odağı Aydın oluyor. Filmin en can alıcı sahnelerinden birisi burası. İsmail’in oğluna tokat atıp “Hadi git şimdi.” dediği an. O tokat sanki İsmail’in oğluna değil de seyircinin suratına atılmış gibi bir etki yaratıyor. Ayberk Pekcan’ın oyunculuk kabiliyeti ve role uyumu bu sahnenin başarısını bir kat daha arttırıyor. Her oyuncu rolünün hakkını fazlasıyla verdiği için film bu kadar “hayatın ortasından alınmış” izlenimi uyandırıyor. Filmin yükselme – aydınlanma anlarından ilki bu.

İkincisi Nihal’in yardım etmek için verdiği parayı, İsmail’in ateşe attığı sahne. Üçüncüsü ise filmin sonunda yaşanıyor. Aydın ile köyün öğretmeni Levent arasında geçen Shakespeare ve Voltaire’den alıntılı atışmanın yapıldığı sahne. Sanki Aydın bu sahnenin sonunda kusarak içindeki bütün birikmişliği dışarı atıyor. Bir nevi arınma diyebiliriz. Ve bu arınmayla Nihal’e geri dönüyor. Ve hepimizin Haluk Bilginer’in o eşsiz sesine hayran kaldığı “Nihal, gitmedim, gidemedim …” diye başlayan pasajla Aydın’ın iç sesini duyuyoruz.

Filmin olay örgüsünü tek tek işlemek oldukça zor. Çünkü film bir olaylar dizisi halinde seyretmiyor. Elbette neden-sonuç ilişkisi içinde bir olay anlatılıyor ama bunun gerisinde önemli olan karakterlerin iç dünyası, taşıdığı fikirler, çatışmaları… Bu yüzden Çehov etkisi diyoruz bu filme. Bir olay değil, durum anlatıyor. Bir arkadaşım bu film için “Nuri Bilge sanki kamerayı oraya bırakıp gitmiş gibi, normal hayat devam ediyor, insanlar filmi oynamıyor da yaşıyor gibi” demişti. Önemli olan hikâyenin gerisinde yaşanan felsefi tartışmalar. Önceki filmlerinde yeteri kadar sustuğuna inanmış olmalı ki Nuri Bilge, bu filmde durmaksızın konuşuyor. Senaryoyu eşi Ebru Ceylan ile yazdığı herkesçe bilinen gerçek. Bu gerçek bilinince de seyirci ister istemez filmde konuşanlar Aydın ile Nihal ya da Necla değil de Nuri Bilge Ceylan ile Ebru Ceylan konuşuyor izlenimine kapılıyor. Hatta ben filmi, Aydın’ın sesini değil sanki Nuri Bilge’nin sesini duyuyormuş hissiyle izledim. Felsefi tartışmalar izleyenlerin ruhunu doyuracak kadar yerli yerinde, nitelikli. Ekran başında izleyiciyi boş bir çift göze ve zihne dönüştürmüyor Nuri Bilge. İzlerken karakterlerle beraber düşünmemizi, sorgulamamızı sağlıyor. İşte Kış Uykusu’nu Türkiye Sineması’nın temel taşı yapan, evrensel boyuta taşıyıp dünyaca tanınmasını ve Altın Palmiye ile taçlanmasını sağlayan yegâne şey bu. Her zaman sorgularız bir eser neye göre sanat eseridir? Elbette bunun birçok kritere göre cevabı olacak. Ama bana göre öncelikli olarak esas alınması gereken kriter şudur: İzleyicinin\okuyucunun bir eseri izlemeden\okumadan önceki haliyle o eseri gördükten sonraki halinin birbirinden farklı olması. Bu değişim insanlarda görülebilen bir fark olmayacak her zaman. Mühim olanı sanat eserini gören\değerlendiren zihnin içinde, düşüncenin özünde bir değişim yaratmak. Değişim yaratamazsa bile o zihni bir soruya, yeni bir düşünceye yöneltmek. İşte bu noktada Nuri Bilge, Kış Uykusu ile bunu başarıyor kanımca. Filmi izleyen gözlerin ardındaki zihin boş değil. Birtakım felsefi sorular doluyor önce. Mesela mı? “Kötülüğe karşı koymamak”, “Ölçüyü beğeniden almamak”, “Kafasında daha fazla fikir barındıran biri, diğerlerinden daha eylemci sayılır. Hiçbir şey yapmasa bile.”, “Karşımızdakini olduğu gibi görmeyip onu tanrılaştırmak, sonra da sanki böyle bir tanrı olabilirmiş de olmuyormuş diye ona kızmak.”, “Vicdan, güçlüleri korkutmak için düşünülmüş, korkakların kullandığı sözcükten başka bir şey değildir.” Birer ilmek gibi dokuyor önce zihnimizi ve artık biz filmi izlemeden önceki boş zihnimize geri dönemiyoruz. Karakterler dakikalar boyu tartıştığında biz de o sahnenin içinde hararetleniyoruz, terliyoruz yani onlarla birlikte biz de o soruların cevabını arıyoruz.

Filmin evrensel boyuta taşınmasını sağlayan bir diğer yönü ise alıntıları. Dünya edebiyatından oldukça destek alıyor Nuri Bilge. Shakespeare, Voltaire, Dostoyevski, Çehov… Shakespeare ve Voltaire’den direkt alıntılar var. Dostoyevski’nin “din, vicdan, ahlak, erdem” gibi terimlerini Aydın’ın hayat felsefesi olarak kullanıyor. Filmin bütünü ise Çehov’un durum hikâyelerinden izler taşıyor. Kış Uykusu için her zaman “bir roman izlemek” benzetmesi kullanıldı, bu benzetmenin altında yatan nedenler ise çok açık; gerek konu gerek görsel teknik ve gerekse edebi eserlerden alıntılar, felsefi tartışmalar bizi bu yoruma götürdü. Ben roman nitelemesinden bir tık öteye gideceğim. “Bir masal izlemek.” Çünkü içerik olarak her ne kadar bir roman algısı oluştursa da bana göre o mükemmel çekimlerin, kartpostalı aratmayan kadrajların bir masal sahnesinden farkı yok. Gökhan Tiryaki’nin eşsiz çekimleriyle birleşen görkemli Kapadokya. Sanki her karesinde kulağıma bir deklanşör sesi geliyor. Filmi ilk izlediğimde bu görsellik karşısında gerçekten büyülenmiştim. Hele ki Aydın’ın odasında Necla’nın bir kitap ve battaniyeyle gece lambasının yanına kıvrıldığı, sobadan çıkan çıtırtı seslerinin fon müziği olduğu o çekimler… İşte bu film için “masal” nitelendirmesi yapmamın asıl nedeni.

Bunca edebi ve felsefi içerik zenginliğini; görsel ve tekniksel çekim mükemmelliğini bir arada gördüğümüz sanat eserinin bir de Schubert ile buluşması… Gözyaşının akamadığı her sahnede araya giren Sonata 20… Seyirciye ne hissedeceğini bir an şaşırtan o piyano sesi ve müziğin filmle kusursuz uyumu… Film hakkında söylenecek daha birçok olumlu eleştiri var ama neresinden tutsam öveceğim için bu kadarıyla yetiniyorum. Filmdeki sosyal eleştiriler, diyaloglardaki karşıt fikirler çok açık ve izleyicinin fikrine göre de şekilleneceği için bu detayların üzerinde durmadım. Her şeyden önce Kış Uykusu, Türkiye Sineması’na böyle bir gururu yaşattığı için Nuri Bilge Ceylan’a saygıyla minnettarım.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın