Bazı filmler vardır, başkarakteri filmin önüne geçer. Öyle ki üstünden zaman geçtikten sonra bile filmin kendisinden ziyade karakter hatırlanır, onun üzerine konuşulur. İyi yazılmasının yanında hele bir de usta bir oyuncu tarafından canlandırıldıysa bu karakter, sinema tarihinde yeri hazırdır. İşte bu karakterlerin en iyi örneklerinden biri Woody Allen’ın 2013 tarihli filmi Blue Jasmine’in başkarakteri Jasmine Francis. Neredeyse her filminde kusursuz bir performans sergileyen, hayranı olmaktan kendimizi alamadığımız oyuncu Cate Blanchett tarafından canlandırıldı. O kadar iyi bir performanstır ki bu, Blanchett sanki karakteri, bilmediğimiz yüksek teknoloji bir yöntemle bünyesine aktarmış gibidir. Yüzündeki en ufak çizgisine kadar her mimiğiyle, vücudunun her hareketiyle Jasmine’i yaşayan bir insana dönüştürmüştür. Kararlarına duyduğumuz saygı her sene azalsa da Akademi’nin de kaçınılmaz olarak en iyi kadın oyuncu Oscar ödülünü bu performansa vererek çok doğru bir karar verdiğini ekleyelim.

Hikaye, Tennessee Williams’ın 1947 tarihli meşhur oyunu Arzu Tramvayı’na ve buradaki Blanche karakterine dayanıyor. Senaryo ve karakter büyük farklar içeriyor tabii, ama esin kaynağı bu oyun. Filmin kendisi bir başyapıt değil, ama gerçekten iyi yazılmış bir karaktere sahip. Karakterimiz Jasmine, üniversiteyi bitirmesine 1 yıl kalmışken çok zengin ve yakışıklı bir adam olan Hal’le tanışıyor, kendi tabiriyle onun ilgisi ve aldığı hediyeler başını döndürüyor ve bu varlıklı hayata karşı koyamayıp okulu bırakarak onunla evleniyor. Yıllarca milyon dolarlar içinde, yazlık-kışlık kocaman evler, büyük moda evlerinden alınan kıyafetler ve mücevherlerle çevrili tasasız bir hayat sürdürüyor. Tek yaptığı sürekli partiler vermek, derneklere bağış adı altında davetler düzenlemek, alışveriş ve dedikodu yapmak. Bu “yoğun” hayat içerisinde ne yazık ki kendisine bir kariyer oluşturmak, kendi başına bağımsız bir birey olarak hayatta var olmaya çalışmak gibi şeyler için pek vakit bulamıyor. Kocasının bu inanılmaz zenginliği nasıl elde ettiğiyle de pek ilgilenmiyor gibi görünüyor. Hal bir sürü şirketi olan ama ne iş yaptığını tam olarak anlayamadığımız o zenginlerden biri. Jasmine’e bir takım kağıtlar imzalatıyor arada bir, adına şirketler kuruyor. Jasmine zaman zaman bazı yasa dışı olaylar döndüğünden şüphelense de “kafasını başka tarafa çeviriyor.” Çünkü bu onun istemediği bir durum gördüğünde hep yaptığı şey. Kocasının onu aldattığına dair işaretler belirdiğinde, kız kardeşi onu uyardığında da bunu görmek istemiyor. Hal’in “hayır, seni aldatmıyorum” sözüyle yetiniyor. Fakat gün gelip bu aldatmalar su yüzüne çıktığında, kocası başka bir kadına aşık olduğunu ve ayrılmak istediğini söylediğinde ipler kopuyor. Jasmine bunu kabullenemiyor, tabiri caizse deliriyor ve hayatının en düşünülmemiş kararını alarak o anda kocasını ihbar ediyor. Hal’in yıllardır çeşitli yollarla vergi kaçırdığını ve Jasmine’in de bundan haberi olduğunu öğreniyoruz. Bunun sonucunda Hal hapse ve bir süre sonra intihara, Jasmine ise her şeyini kaybettiği bir hayata sürükleniyor. Üniversitede okuyan üvey oğlu Danny ise babasının suçundan duyduğu utanç sonucu her şeyi bırakıp ortadan kayboluyor. Böylece Jasmine nadiren görüştüğü ve pek bayılmadığı kız kardeşinin San Francisco’daki “düşük seviyeli” yaşamına mecburen ayak uydurmak zorunda kalıyor.

Jasmine’in kız kardeşi Ginger ise tamamen farklı biri. Bir markette çalışıyor, parasız ama fazlasında gözü yok, dürüst, canlı, neşeli. Bu arada ikisi de aynı aile tarafından evlatlık alınmış. Yani üvey kardeşler. Jasmine’in kişiliğini, bu düşük seviyeli hayata ve Ginger’a bakışıyla anlıyoruz en çok. Ginger’ı yaşadığı hayattan dolayı sürekli küçümsüyor, suçluyor. Aptal olduğunu ima ediyor. İşe yaramaz erkek arkadaşından kurtulmasını ve daha düzgün adamlarla tanışmasını öneriyor. Tabii düzgün adamdan kastı zengin bir adam. Kendisini zamanında “mükemmel erkeği” bulduğu için çok akıllı görüyor. Zaten sürekli geçmişinden ve Hal’den bahsediyor. Geçmişte takılı kalmış. Oradan kopamıyor. Çünkü başına gelenleri kabullenmek istemiyor, inanamıyor hala. Öyle ki uçakta tanımadığı bir kadına saatlerce kocasından ve tanışma hikayelerinden bahsediyor. Bu kabullenememe durumu, ani para ve statü kaybı ve tabii suçluluk duygusu sonucu bir takım psikolojik sorunlar da geliştirmiş. Kocasının hapse girmesi ve tüm mal varlıklarına el koyulmasından sonra kendisi de akıl hastanesine kapatılarak bir süre tedavi görüyor. Fakat pek faydası olmamış gibi. Panik atak ve anksiyete bozukluğundan muzdarip hala. Bu rahatsızlıkların emarelerini gördüğümüz sahneler de filmin en eğlenceli sahneleri aslında. Şu zamana kadar anlattığımız hikaye aslında oldukça trajik sayılabilir. Fakat bu film bir kara komedi olarak yazılmış dolayısıyla başkarakterin bu durumunu bize daha çok komik yanlarıyla gösteriyor. Blanchett de bu tonda oynuyor karakteri. Bazı hal ve hareketleri o kadar komik ki, kahkaha attırıyor. Zaten karakter için üzülmek biraz zor oluyor, çünkü film özdeşleşme yaşatmıyor izleyiciye. Hikayeye dışarıdan bir bakış söz konusu.

Jasmine, en ufak aksilikte bile panik oluyor, nefes alamıyor, terliyor, aşırı tepkiler veriyor. Arada bir kendi kendine konuşuyor. Geçmişe dalıp gidiyor. İçinde düştüğü bu hayata tahammülü yok. Nasıl kurtulacağını da pek bilemiyor. Çünkü bugüne kadar kendisini kocası ve onun parası üzerinden var etmiş. Şimdi onlar olmayınca ne yapabilir ki? Bir mesleği yok, bir yeteneği yok. Modadan, dekorasyondan falan biraz anlıyor ama eğitimi yok. Eğitim alacak parası da. Karaktere dair ipucu veren ve onu tanımlayan özelliklerden biri de parası olmamasına rağmen eski hayatının bazı standartlarından vazgeçememesi. Hala elinde kalan marka kıyafetlerini giyiyor. Üzerindeki her şey Chanel, Louis Vuitton, Dior… Çoğunu satmış tabii ama kalan sağlar onundur, aşağısı kurtarmıyor. Kardeşine gelirken bile birinci sınıf biletiyle uçmuş. Zaten bu nedenle de “basit” bir işte çalışmayı reddediyor. Yaratıcı bir iş yapmalı mutlaka. Bunun için de kursa gitmeli ve kurs için de para kazanmalı. El mahkum bir diş hekiminin yanında sekreterliğe başlıyor. Böylece bilgisayar kursuna gidip online sertifika alarak dekoratör olmayı planlıyor.

Karakterin özelliklerinden biri de sürekli alkol alması. Katlanamadığı bir hayata dayanmak zorunda olan karakterlerin genel özelliğidir bilirsiniz. Sürekli gidip gidip votka içiyor. Fakat dışarıya karşı güçlü görünmeye çalışıyor bir taraftan. Yeni tanıştığı insanlara karşı başta nazik. Ama bu bir maske. Çoğu zaman sinirini kontrol edemiyor ve patlıyor. Kardeşinin sevgilisine karşı örneğin. Başta nazik ama sonra aşağılamaktan çekinmiyor. Dolayısıyla sanki iki ayrı karakteri barındırıyor bünyesinde. Eski varlıklı hayatından kalma kibar ve görünüşte anlayışlı Jasmine, bir de nevrotik, kibirli ve bencil Jasmine.

Ve gün geliyor, beklenmedik bir anda en dipteyken Jasmine’in başına bir talih kuşu konuyor. Bilgisayar kursundaki bir arkadaşına hiç erkek tanıyıp tanımadığını soruyor, ne de olsa birileriyle tanışmanın vakti geldi artık. Kadın da onu zengin insanların bulunduğu bir partiye davet ediyor. Partide sıkılmış bir vaziyetteyken birden karşısına “beyaz atlı prens” çıkıyor. Yakışıklı, dul, zengin bir diplomat olan Dwight. Şansa bakın ki Jasmine’den çok hoşlanıyor. Üzerindeki marka elbiseden, halinden tavrından üst sınıfa ait olduğunu seziyor. Jasmine de bu fırsatın üzerine atlıyor. İç mimar olduğunu, cerrah olan kocasının kalp krizinden öldüğünü söylüyor. Yalan üstüne yalan yani. Sonunda onu bu hayattan çekip alacak başka bir zengin koca daha buldu. Bunun için her şeyi yapar. Adam da kendine zarif, güzel, akıllı bir eş arıyor. Yanında dekor olarak gezdirmek amaçlı gibi daha çok ama olsun. Yani karşılıklı çıkarlar uyuyor. Fakat yine şansa bakın ki bu sefer kötü bir tesadüf buluyor Jasmine’i. Kız kardeşinin eski kocası Augie. Zamanında Hal, bunların tek birikimini (lotodan kazandıkları 200 bin dolar) yatırıma çevirmek vaadiyle alıyor ve batırıyor. Zengin olmak için tek şanslarını ellerinden alıyor. Sokakta müstakbel kocasıyla tam da tek taş yüzük bakarken Augie’yle karşılaşıyorlar ve Augie’nin yılların nefretini orada kusacağı tutuyor. Burada bir senaryo zafiyetiyle karşılaşıyoruz. Zira fazla tesadüfi yazılmış bir durum. Ama işimiz senaryoyla değil bu yazıda bu yüzden bunu görmezden geleceğiz. Karakterin verdiği tepkiye değineceğiz.

Bu karşılaşma sonrası arabada kopan kavga sonucu müstakbel koca elden gidiyor tabii. Jasmine bir hışım arabadan iniyor ve üvey oğlu Danny’ye gitmeye karar veriyor. (Yerini Augie söylüyor ona). Danny, babasını onun ihbar ettiğini bildiğini ve ondan nefret ettiğini söyleyince son darbeyi yemiş oluyor. Jasmine kız kardeşinin evine gidiyor, bütün kibriyle sanki hala Dwight’la evlenecekmiş gibi konuşuyor, kardeşini ve sevgilisini son bir kez aşağıladıktan sonra duşa giriyor. Islak saçlarıyla ve şık kıyafetleriyle kendini sokağa atıyor. Bir banka oturuyor, banktaki kadınla yani aslında kendi kendiyle konuşmaya başlıyor. Boşluğa bakarak eski hayatından bahsediyor, kocasını azarlıyor. Kadın ürkerek ufaktan uzarken Blue Moon’un melodisini duyuyoruz. Hal’le tanıştıklarında çalan şarkı… Sözlerini hatırlamaya çalışıyor, hatırlayamıyor. “Şimdi hepsi karmakarışık”. Ve Cate Blanchett’ın yüzündeki unutulmaz buruk ve ürkütücü gülümsemeyle Jasmine’le vedalaşıyoruz. Hafiften hüzünleniyoruz, belki de onun yerinde olmadığımız için şükrediyoruz ve Blanchett’a bir kez daha hayran olarak filmi kapatıyoruz.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın