Geçen sene duyurusu yapılan ilk Netflix dizimiz sonunda yayınlandı. Almanya, Polonya, Hindistan ardından biz de Netflix kervanına katıldık. Başrolünü Çağatay Ulusoy’un üstlendiği The Protector ya da bizdeki adıyla Hakan: Muhafız’ın 10 bölümlük serüveni yayında. Hemen izleyip yazmak da hepimiz için büyük bir heyecan oldu. (Bir günde bitirdi) Yayarak anlatacağımı baştan söyleyeyim: İlk Netflix dizimiz eli yüzü düzgün bir iş olmuş; izlenir, izleyin diye önerilebilir. Büyük bir merak ile beklediğimiz ve bir o kadar acaba sorusu eşliğinde izlediğimiz dizi hakkını elinden geldiğince vermeye çalışan, izleyicisini merak ettirebilen ama yine de Türklüğünden sıyrılamamış bir dizi olmuş. Yazımda, diziyi hem bir izleyici hem de teknik olarak yorumlamaya çalışacağım.

Öncelikle konusuna değinelim… Babasının nostaljik eşya dükkanında çalışan Hakan, özel bir gömlek peşinde olan zengin bir kadın ile tanışır. Babası ne kadar gömleğin onlarda olmadığını iddia etse de Hakan, maddi durumunu düzeltmek adına gömleği alır ve kadına götürür. Fakat gömlek buluşması hiç de istediği gibi gitmez ve kendini altından kalkamayacağı bir kaosun içinde bulur. Bu kaosun sonunda da gömleğin ne olduğunu ve aslında kendisinin bir Muhafız olduğunu öğrenir. Sonrası zaten eğitim ve kötü adama karşı hazırlık.

Öncelikle dizi ne orjinal ne de mükemmel bir senaryo sunuyor. Klasik seçilmiş kişi olduğunu öğrenen bir yeni yetmenin kendini geliştirip sonunda kötü adama karşı çıkma hikayesi. Bu konuda dizi maalesef sınıfta kalıyor. İlgi çekici olan tek kısım: Hollywood’un artık tüketip üstüne çamurlu ayakları ile bastığı konunun bizde ilk defa işleniyor olması. Fakat böyle bir konunun daha önce hiç işlenmemiş olmasında ötürü de, kültürümüz gereği eğreti duruyor. Hikaye, tabii ki alışık olmadığımızdan eğreti. Kapalı Çarşı çocuğu olduğunu iddia eden bir süper kahraman olmadı hiç.

Eğretinin azalması için diyalogların özenle seçilmesi gerekir ki “Hakan sen seçilmiş kişisin” cümlesi maalesef eğreti kalıyor. İşin “süper kahraman” kısmındaki diyaloglar maalesef biraz kulak tırmalıyıcı olsa da genel itibariyle diyalogları çok sevdim. Ama tesadüf müdür yoksa kendisinin ağzında mı garip durmuş bilmiyorum, dizideki bütün eğreti diyaloglar Hazar Ergüçlü’ye denk gelmiş. Aslında oyunculuğunu çok sevdiğim Hazar maalesef senaryo kurbanı ve dizinin en sekteye uğrayan isimlerinden biri olmuş.

Oyuncu seçimini fena bulmadığımı söyleyebilirim. Kısa günün karı, Tekin karakterini canlandıran Mehmet Yılmaz Ak ile tanıştım. Dizinin en başarılı oyuncusuydu bence. Çağatay Ulusoy konusunda zamanında ciddi eleştiriler yapmış olsam da oyunculuğunu beğendiğimi söylemem gerek. Keza Mehmet Kurtuluş, kötü adam olarak gerek hareket gerekse karakteristik olarak cuk oturmuş. Leyla’yı canlandıran Ayça Aysin Turan’ı da beğendiğimi söylemem gerek fakat doktoru canlandıran Yurdaer Okur, Emir’i canlandıran Cem Yigit Uzümoglu, Memo’yu canlandıran Cankat Aydos dizinin en kötü yanları olabilirler. Kötü duruş, kötü oyunculuktan öte sahte oyunculuk çok göze çarpıyor. Okan Yalabık için de ilginç bir durum var. Kendisi 9. bölüme kadar harikaydı. Ta ki aksiyona girene kadar. Aksiyona girmesiyle bütün karizma gitti. Maalesef o kısımlara hiç ama hiç yakışmamış.

İşin biraz da teknik kısmına bakacak olursak… Burada bir şeye dikkat etmemiz gerek. Diziyi Türk televizyonu ile karşılaştırırsak, Muhafız, on numara 5 yıldız bir dizi. Zaman, özgürlük, imkanlar verildiği zaman bizler de iyi işler çıkarabiliyoruz. En azından niyetimiz o yönde. Zamana karşı yarışılan bir diziye göre Muhafız izlemesi oldukça keyifli ve başarılı bir dizi. Ama Netflix’e dizi çeken diğer ülkelere göre kıyaslayacak olursak: Muhafız gerek teknik gerek de senaryo olarak sınıfta kalan bir iş. 4 farklı yönetmenin çalıştığı, içinde Can Evrenol’un ve Gökhan Tiryaki’nin olduğu bir dizi çekim açısından maalesef vasat. Buradaki sorun, Türk televizyon çekim kültürünün yine ve yeniden karşımıza çıkması. İmkansızlık mı denilir, bilgisizlik mi denilir bilmiyorum, birçok sahnede yakın planda kalarak korkak bir davranış sergilenmiş. Çekim adına ve kurgu adına hiçbir yenilik yok. Ama hiçbir yenilik yok.

Polonya’nın 1983 dizisine, Almanların Dogs of Berlin ve Dark dizisine baktığımız zaman Türkiye’nin daha çok ama çok yolunun olduğunu görebiliriz. 1983 dizisinde lehçeyi duymasanız bir Hollywood işi olduğunu zannedebilirsiniz. O derece kaliteli bir iş. Kültürümüz gereği maalesef bazı şeyler bize pek gitmiyor. İzlenebilmesi, ilgi çekmesi için yapılan “Osmanlı” tercihi de aslında çok ilgi çekici değil. Evet, dehlizlerin, Mimar Sinan’ın sırlarının verdiği o tatlı kulak dolgunluğu güzel ama bunun işlenişi, özellikle DaVinci tadında işlenmeye çalışılması başarısız olmuş. Türbenin musluğu? Yapmayın lütfen.

Başarısız olduğunu düşündüğüm bir diğer konu da gerilim kısmı. Muhafız’ın tam olarak olayının ne olduğunu belli olmaması, kötü adamın olayının ne olduğunun tam olarak belli olmaması, neden Ölümsüz’den korkmamız gerektiğini, İstanbul’u ne yaparak yok edeceğini, Muhafız’ın Ölümsüzleri hangi ekşın hareketleri ile durdurduğunu bir türlü öğrenemiyoruz. Ölümsüzler sadece veba yayabilen 1000 yıllık yaşlılar mı? Öğrenemiyoruz çünkü yok. Altı boş. Adı Muhafız ama bir numarası yok.

Uzun lafın kısası… Netflix için hazırladığımız ilk Türk dizisi, daha önce pek yapılmamış bir konuyu güzel bir şekilde işlemeye çalışmış olsa da kültür gereği biraz eğreti duruyor. Orjinal bir şey sunmasa da ülke standartlarına göre orjinal bir iş. 1-2 ufak göz hırpalama dışında oyunculuklar çok başarılı. Karşılaştırmalı bakarsak, Türk televizyonlarında gösterilen dizilerin yanında çok iyi, Netflix’in diğer ülke dizilerinin yanında sadece vasat bir yapım gibi. Teknik ekip, Türk televizyonculuk kültürünü maalesef çekimlerde bol bol yansıtmış. En başta kurtulmamız gereken bence budur. Yine de zevk aldığımı, tadını çıkardığımı söyleyebilirim. İzlemeniz için de hepinize öneririm.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın