Search
EKİBİMİZ
porno izle- Canlı Bahis Siteleri- canlı casino siteleri- ngsbahis yeni giriş- enbet giriş adresi-

Kaotik Bir Aklın Başarı Sırrı: Final Portrait

Harika bir sanatçının yaşamından alınan bir kesitin konu edildiği filmi yazıp yöneten Stanley Tucci, Geoffrey Rush ve Armie Hammer’ın sempati ve zekâsını da harmanlayarak Amerikalı yazar James Lord ve sanatçı Alberto Giacometti arasında geçen gerçek bir olayın hikâyesini farklı ve eğlenceli bir üslupla beyaz perdeye uyarlıyor. Senaryo ise, Lord’un bizzat kendi anılarına dayanıyor. Yaratıcılığın fayda ve bedelleri hakkında olgun ve bilge bir drama.

Takvimler 1964 yılını gösteriyor ve  yer, sanat deyince akla ilk gelen şehirlerden Paris. Ünlü sanatçı Alberto Giacometti, Amerikalı bir eleştirmen olan eski arkadaşı James Lord’la karşılaşır ve onun bir portresini yapmak istediğini söyler. Çünkü James Lord ilginç bir yüze sahiptir ve bu portre yalnızca birkaç gün alacaktır. Bu teklifle gururu okşanan Lord, teklifi kabul eder ancak günler haftalara, haftalar ise sonu gelmeyecek gibi görünen bir sürece bürünür. Portre Giacometti tarafından defa kez yapılıp tekrar bozulmaktadır; ta ki Lord kendisini dengesiz bir dahi tarafından alıkonulmuş gibi hissedene kadar… Hüsran ve eğlencenin birbirine karıştığı günler boyunca Lord en nihayetinde, sanatçının karmaşık aklındaki mantığı fark eder; onunla birlikte biz de dünyaca ünlü bir sanatçının şaheserlerinden birini ne şekilde bitirdiğine şahit oluruz.

Sanatçılar hakkındaki tüm flmler riskli birer girişimdir. Francis Bacon’ı anlatan Love is the Devil gibi bazen sanatçıya dair akademik makalelerin sunamayacağı kadar bilgi vericidir. Fakat sıklıkla Anthony Hopkins’in Surviving Picasso’sunda olduğu gibi bu tür filmler abartılı birer fiyaskodur. Kim bilir belki de bu, artistle film arasında onu bu işe indirgeyen direk bir hat çekilmesinden kaynaklanır. Çünkü Love is the Devil, Bacon’ı tek bir eserle resmetmeyerek bizi sanatçı hakkında araştırmaya teşvik eder.

Final Portrait’e gelince, şık bir biçimde ‘Hayat + Travma + Şövale = Sanat’ denklemini öne sürer. Artistlerin yaşamlarına pembe gözlüklerin ardından bakan yaklaşımlara inat, İsviçreli sanatçının bir yaşam kesitindeki tesadüfi gerçekle yaratıcılığın bir yapıta nasıl nüfuz ettiğini görürüz. Stanley Tucci, yönettiği beşinci film olan bu biyografik eserde artistin güvensiz yaratıcılık anlayışını karşımıza getirir. Portre üzerinde yapılan çalışma kademeli olarak ilerleme, hayal kırıklığı, yaratıcı durgunluk ve yenilenmiş ilham döngüsüne kaymaktadır. Giacometti yeteneğine kötümser bakmaktadır. Bunu da çaba sarf ettiği günleri hiçe sayarak tekrar tekrar başlamasından, eski çizimlerini yakmasından net olarak çıkartabiliriz.

Genellikle yaratıcılığın bedeli olarak yorumlansa da James Lord ve Giacometti arasında 18 gün içinde gelişen dostluk bize dahi bir sanatçının hayatına sızma fırsatı sunuyor. Onun hayatının kısa bir dönemde de olsa nasıl geliştiğini, kendisinden genç ve kariyerinin ilk basamaklarındaki Amerikalı bir yazarda şekil yönüyle bile farklı neler görebildiğini seziyor ve daha iyi bir eser ortaya çıkartabilmek için mi yoksa aslında sevdiği bir arkadaşına kısa sürede veda etmek istemediği için midir bilinmez, birkaç günlük olan süreci uzatması sayesinde onun olgunluk çağının iç ve dış dünyasına konuk oluyoruz. Fakat filme daha fazla eğlence katmak için sanatçının özel hayatına gereğinden fazla girilmesi ise benim gözümde büyük bir eksi.

James Lord rolüyle Armie Hammer ve kardeşi Diego’yu canlandıran Tony Shaloub’un performansları iyi. Geoffrey Rush’sa başrolde harikalar yaratmış ve son zamanlarının en parlak performansına imza atmış. Dahi sanatçı filmlerinin aranılan yüzü Geoffrey Rush’ın Alberto Giacometti’ye inanılmaz benzemesi de cabası. Tucci sadece aktörlerin yönetimini değil kamera kullanımı ve kadraj aranjmanıyla da tecrübesinin getirdiği görsel tasarımını konuşturuyor. Çünkü bir sanatçı filmi için kadrajın muazzam olması elzemdir, Tucci de bu gereksinimin hakkını vermiş diyebiliriz. Özellikle portrenin yapılışı sırasında arka planda gözümüze takılan atölye tasarımı bize Giacometti’nin çalışma ortamıyla ilgili hoş detaylar sunuyor.

Final Portrait, müzelik unutulmaz bir eserden ziyade farkını ortaya koyan eğlenceli ve ilginç bir film. Tucci’nin 1996’da çektiği Big Night, yönetmenlik kariyerinin en iyi yapımı olma niteliğini koruyor ancak bir sanatçı filmi olarak kendine has ince anahtar zevkleri bünyesinde barındırmasıyla Final Portrait’nin de enerjisi ve çekiciliği yüksek. Film sayesinde bir sanatçının daha özgün bireyselliğinin dehlizlerinde kaybolup onu yaşamınıza katma şansı buluyorsunuz.

Ayrıca sanatçının yaşamı hakkında yazı okumak isterseniz:

Farkını hissettiren bir sanatçı: ALBERTO GIACOMETTI

Değerlendirme

  • Yönetmenlik7
  • Senaryo6
  • Görüntü7
  • Oyunculuk6
  • Sanat Yönetimi8
  • 6.8

    Puan



"Upon close examination, our story is one long adventure, as we whistle in the dark, afraid of the bogeyman. To be alive is to be skating on thin ice, with the possibility of falling, falling, falling. Taking photographs and writing is my way of saying I was here, I saw this, I felt this, I heard this, it happened."


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.