‘’Steven Spielberg ölüyor ve cennete gidiyor. Ancak incili kapıdan içeri girmesi engelleniyor. Çünkü Tanrı yönetmenleri sevmiyor. Aynı anda içeriye bisikletiyle, üzerinde yırtık bakımsız eşofmanları ve jimnastik ayakkabılarıyla birisi giriyor. Spielberg: “İyi de bu Kubrick değil mi?” diye soruyor. Hayır, diyor aziz. “Tanrı o ama kendisini Stanley Kubrick sanıyor.’’

26 Temmuz 1928’de New York’ta doğan Stanley Kubrick, kuşkusuz ki sinema kilometre taşlarının değerli bir kısmını oluşturmaktadır. Kubrick sineması yıllardır adını korumaktadır ve yüzyıllarca koruyacaktır da. Kullandığı teknikler ve anlatımları ona “Kubrickian’’ terimini kazandırmıştır. Bunların yanı sıra Kubrick’ten ya fazlasıyla nefret edersiniz ya da çok seversiniz. Kubrick, çelişkili bir sinemaya sahip olmasıyla sürekli hakkında tartışmalar yapılan birkaç yönetmenden biridir. Kubrick’in Türkiye’deki yönetmenlerle kıyaslandığında Metin Erksan ile örtüştüğünün savunulduğu bir Kanada Tezi dahi vardır.

Ailesinin onu sosyal bir genç haline getirmeye çalışmaları sonucunda satranca yönelir. Kubrick’in gözünde hobi olmanın neredeyse ötesine geçebilecek olan satranç, geleceğinde sadece oyun olarak kalmayacaktır. Bu sebeple filmlerinin yapım aşamasını satranç oynar gibi kafasında tasarladığını da sürekli dile getirecektir.

13. yaş gününde babası ona bir fotoğraf makinesi hediye eder. 16 yaşında Look Dergisi’nde fotoğrafçılığa başlayarak –bana göre- sinemaya da ilk adımını atmış olur. Daha sonraları bir fotoğrafçının yanında staj yapar ve tekrar Look Dergisi tarafından çağrılır. Çalıştığı süre boyunca Amerika’nın her yerini gezerek binlerce fotoğrafa da imza atar. Kadrajında yer alan insanları çekme zamanlaması ilginçtir ki fotoğrafları incelerken o insanların hala yaşadığını hissedersiniz. Kubrick eğer sinemaya hiç bulaşmamış olsaydı fotoğraf tarihine –kuşkusuz- adını yazdıracaktı. Ki bu fotoğraflarıyla dahi yazılmasının gerektiğini düşünüyorum. Yıllar sonra yayınlanan fotoğraflarından birkaçına göz atabilirsiniz.

Birtakım terslikler yüzünden üniversiteye kabul edilmez. O da Colombia Üniversitesi’nde birçok derslere misafir öğrenci olarak katılır. Birçok önemli profesörden ders alır. Ayrıca Museum of Modern Art’ta sinema gösterimlerini düzenli olarak takip eder. Kendi sinema temelini bir nevi yine kendisi atmıştır.

23 yaşındayken Look Dergisi’ndeki iş arkadaşı Alexander Singer ile film çekmeye karar verirler. Eski zamanlar fotoğraflarını çektiği boksör Walter Cartier’i konu edinen 16 dakikalık kısa belgeseli olan Day of the Fight’ı RKO adlı bir şirket satın alıp gösterimini gerçekleştirir. Day of the Fight’ı dikkatli bir biçimde izlemenizi öneriyorum. Az da olsa Kubrick’in pürüzsüz görüntüler yaratma konusundaki titizliğinin oturmaya başladığını fark edeceksiniz. RKO ona Rahip Fred Stadtmueller hakkında Flying Padre adlı 9 dakikalık bir kısa belgesel çekmesi için istekte bulunur.

1953 yılında Uluslararası Denizciler Federasyonu’nun isteği üzerine The Seafarers adında 29 dakikalık bir kısa belgesel çekmek için anlaşır. The Seafarers, Kubrick’in ilk renkli filmidir. Aynı içerisinde yakınlarından borç alarak Fear and Desire filmini çeker. Ancak filmini hiçbir zaman sevemez. Tüm kopyalarını toplatıp yok ettirmeye çalışır fakat bazı kopyaları yok ettiremez. Tam bu sıralarda karısıyla olan ilişkisi, iş yoğunluğu yüzünden kötü bir hal alır. Kubrick’in sinema tutkusunun önüne karısı bile geçememektedir.

İlk kara film deneyimi olan Killer’s Kill filminde Alfred Hitchcock’tan esintiler sezilebilir. Başrollerinde Frank Silvera, Jamie Smith ve Irene Kane’in bulunduğu film içeriği bakımından pek güçlü bir alt yapıya sahip olamasa da teknik açıdan Kubrickvari bir izlenim vermektedir. Burada kullanmaya başladığı kaydırmalı çekimler Kubrick sinemasının fragmanı niteliğindedir. The Killing, 5 yıl boyunca Alcatraz’da hapiste yatan Johnny Clay adındaki bir adamın sevgilisiyle evlenip düzen kurmadan önce son kez soygun yapmaya karar vermesini konu edinir. Clay kendisine bir ekip kurar ve ekibindeki karakterler de birbirinden ilginçtir: Bir gözlemci, polis, keskin nişancı ve güreşçi… The Killing ile Hollywood’a adını duyurmayı başaran Kubrick, sinemaya büyük adımlarla geldiğinin mesajını verir. Klasik Kubrick karakteri film ile beraber zihinlere yerleşmeye başlar. Ayrıca The Killing, Tarantino’ya Reservoir Dogs için referans olmuştur. Film, Lionel White’ın Clean Break adlı kitabından uyarlanmıştır. Bununla beraber Kubrick’in edebiyattan beyazperdeye uyarlama hikayesi de başlamıştır. Kubrick buna her ne kadar karşı olduğunu daima dile getirse de 13 uzun metraj filminin 11 tanesi edebiyat uyarlaması olacaktır.

Kubrick çocukken okuduğu Paths of Glory adlı bir kitabı sinemaya uyarlamaya karar verir. Filmle beraber ona yöneltilen ağır eleştirilerinin ve Kubrick sinemasında da sürekli var olan tartışmalarının kapılarını aralayacaktır. Fransız ordusunda haksız yere idam edilen birkaç askerin konu edinildiği film, uzun süre Fransa’da gösterimi yasaklanmıştır. Cesur bir bakış açısı sunan Paths of Glory ise Kubrick’in sinemada hiçbir korkusu olmadığının bir mesajı niteliğindedir. Savaşa, adaletsizliğe, disiplinsizliğe karşı bir duruş biçimini anımsatır. Ardından 3 yıl içinde Hollywood dünyasında gelmiş geçmiş en büyük yapımlardan biri olan Spartacus‘ü çeker. Spartacus, Kubrick’in neredeyse en maliyetli filmidir.

Vladimir Nabokov’un romanından uyarlanan, başrollerini Sue Lyon ile James Mason’ın paylaştığı film şüphesiz ki Kubrick’in diğer türlerinden en farklı filmidir. Lolita’da 14 yaşındaki birine aşık olan ve bir profesörün hikayesi anlatılır. Yönetmen oyunculardan istediği performansı alabildiğini görmüştür. Bu yüzden günümüzde dahi sevilen yapımlardan biridir. ”Oyuncu seçimi yönetmenliğin yüzde 75’idir,” görüşünü savunan Kubrick için oyuncularından istediğini alabilmek oldukça önemlidir ve bunun telafisi yoktur.

Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb, Kubrick filmografisinin en değerli filmlerindendir. İkinci dönemin ilk ürünü olan filmde tanrısal bakış açısı hakimdir. Peter Sellers filmde 3 karakteri birden canlandırmaktadır: Başkan Merkin Muffley, Dr. Strangelove ve Lionel Mandrake adındaki bir asker. Sellers ile ilk kez çalışan Kubrick, oyunculuğu karşısında büyülenir. Tam bir kara mizah örneği olan Dr. Strangelove atmosferi ile izleyiciyi içeriye çekmeye niyetlidir. Bazı sahnelerini elde kamerayla çekmiştir. Bu yüzden gerçekçi bir hissiyat sağlar ve izleyici filmin içerisinde olduğunu hissedebilir. Siyaset ile kara mizahın birleşir. Ortaya gülerken düşünülmesi gereken bir yapım çıkmıştır. Filmde, ülke siyaseti ve yönetimi açısından önemli olan birkaç kişinin yaptığı yanlışlıklar sonucunda dünyanın bir nükleer savaşa nasıl sürüklendiği anlatılmaktadır.

Kubrick’in sinema dünyasına adını altın harflerle yazdırdığı film 2001: A Space Odyssey bulunduğu döneme ve sinema tarihine yeni bir anlayış getirmiştir. Aynı zamanda Oscar‘da ödül alabildiği tek filmdir. En İyi Görsel Efekt dalında ödül kazanan film teknik açıdan hala en iyi filmlerden biri olarak kabul edilmektedir. 1950’lerde var olan bilim-kurgu sineması genellikle zombiler, isyancı yaratıklar, pek evcil olmayan hayvanların istilalarının konu edindiği fantazyalar dünyasıdır. Bu sebeple Robert Phillip Kolker filmi dönemin sinemasından ziyade bilim-kurgu edebiyatına yakın bulmuştur. 1968’de 2001: A Space Odyssey’nin gelişi ile tür kendini yenilemesi gerektiğinin farkına varır. Modern efektlerin habercisidir adeta. Filmde kullanılan müzik direk bir şekilde anlatıma katkı sağlayıp güçlendirir. Müziğe göre görüntüyü kurguladığı söylenmektedir. Karakterimiz uzaya yolculuğunu Richard Strauss – Also sprach Zarathustra parçasıyla gerçekleştirir. Uzay gemisinin ses üretmemesi dahi bilimsel gerçekliğe fazlasıyla yakın olduğunu açıklar bir biçimdedir. Film birçok öngörüye neden olmuştur ve bir kısmı da şu an gerçekleşmiş durumda. Film için hala araştırmalar devam etmektedir ve ne söylesek yazımızda az kalır.

Anthony Burgess‘in kült kitabı A Clockwork Orange’tan aynı isimle beyazperdeye uyarlanan film daha ilk gösterim zamanında İngiltere’de yasaklanır. Sebebi ise ana karakterimiz Alex’in gençleri şiddete meylediyor olma iddiasıdır. Alex ve arkadaşları arzuladıkları tüm eylemleri başkalarının özgürlüğünün pahasına olsa da gerçekleştirebildikleri bir dünyadadır. Yaşadıkları dünya biraz ütopiktir. Kendilerince bir dilleri vardır ve filmde birçok imge hakimdir. Bir olay sonucunda Alex hapishaneye düşer ve çıkabilmek için bir deneye mahkum edilir. Deney sonucunda neredeyse mekanik bir insana dönüştürülür. Film ile kitap birçok insan tarafından kıyaslandı ve film -hikayenin işlenişi bakımından- olumsuz eleştirilere maruz kaldı. Buna rağmen şahsi görüşümü soracak olursanız ben Kubrick’in filmografisinde senaryo açısından en güçlü filmlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Atmosfer konusunda da titiz davranmayı unutmayan Kubrick, filmde yer alan heykelleri hatırı sayılır sanatçılardan almıştır.

Bu sahnenin ışığı mum ile sağlandı.

Bir kitaptan uyarlama olan Barry London‘ın hikayesi ve olay örgüsü güçlülüğü bakımından tartışmaya açık olabilir fakat sanat yönetmenliği, görüntü yönetmenliği açısından yine döneminin en fazla adından söz ettiren filmlerinden biri olmayı başarabilmiştir. Kubrick, filmin büyük bir bölümünü 18. yüzyıldan kalmış olan mumlarla çekmeye karar verir. Fakat bunun için hızlı bir diyafram değerine ihtiyacı vardır. Dönemin en iyi diyafram değeri f 1.2’dir. NASA’nın uzay fotoğrafçılığı için özel geliştirdiği f 0.9 değerindeki objektif ile filmi çeker. Kubrick’in mükemmelliyetçiliği artık ciddi bir şekilde gözle görülebilir durumdadır.

Stephen King’in kitabından uyarlanan The Shining (Cinnet) Jack Torrance adlı bir yazarı ve ailesini konu edinmektedir. İnin cinin uğramadığı bir otelin bakımının üstlenen aileyi gariplikler silsilesi beklemektedir. Tek kaçışlı perspektif tekniğiniyle çekilen filmde gerilim sürekli üst düzeyde tutulmak istenmiştir. Ayna sahneleri de diğer kuşak filmlere öncü niteliğindedir. Uzamlara bol bol başvuran Kubrick, gerilim türüne yeni bakış açıları da kazandırmıştır. Stephen King filmi izledikten sonra ”Kubrick beni anlamadı!” diyerek filmi beğenmediğini açıklar. Sonraları King, televizyon dizisi için aynı hikayeyi uyarlama yapar. Otelin tasarımı konusunda Kubrick yine titiz davranmıştır. Otelde kullandığı renkler ve tasarım oldukça dikkat çekicidir. Otelin iç tasarımı Orson Welles’in Citizen Kane filmindeki Kane karakterinin evinden esinlenilmiştir. Filmde Jack Nicholson’ın banyoya baltayla girmek için uğraştığı sahnede; Kubrick, 100’den fazla tekrar almıştır ve bu sebeple Guinness Rekorlar Kitabına girmiştir. Filmde 400.000 metre film harcamıştır.

Full Metal Jacket‘ta Vietnam Savaşı’nın öncesinde eğitim alan Amerikan ordusu ve savaş sırasındaki Amerikan ordusu anlatılmaktadır. Film bir nevi iki bölüm gibidir. Filmde kara mizah da kimi zaman kullanılmıştır. Bünyesinde barındırdığı tartışma konuları ise birden fazladır.

Bilim-kurgu türünde yapmayı planladığı  A. I. Artificial Intelligence filminde baya hevesli olan Kubrick, Eyes Wide Shut’ın çekimleri için yapımı beklemeye aldı. Filminde animasyon dahi kullanmayı planlıyordu.

Dönemin popüler çiftlerinden biri olan Tom Cruise ile Nicole Kidman‘ın başrollerini paylaştığı Eyes Wide Shut, Kubrick’in diğer filmleri gibi izleyicilere -özellikle sinemacılara- yine bir tartışma ortamı yaratmıştır. Fakat bu tartışma diğerlerinin bir sıfır önüne geçmiştir. Çünkü Kubrick filmin kurgusunu bitirdikten dört gün sonra ölmüştür. Filmde İlluminati ile ilgili birçok mesaj barındırdığı iddia eden izleyicilere göre Kubrick bu yüzden öldürülmüştür. Tabii ki bu tartışma konusu olmaktan ileriye gidememiştir. Özellikle filmde yer aldığı düşünülen mesajların neler olduğunu merak ettiyseniz bir göz atmanızı tıklamanızı öneririm. Kesin doğruluğunu kabul etmediğim bir analiz olsa da ön fikir için incelemelisiniz. Bir karı kocanın hikayesinin üzerinden cinsellik ve sadakat psikolojik bir bakış açısıyla izleyiciye sunulmuştur. Kesinlikle sadece bir çiftin hikayesinden ibaret değildir film. Filmin incelenmesi tıpkı diğer yapıtları gibi derin analizler gerektirmektedir. Sanat yönetmenliği ve Kubrick titizliğiyle bezenmiş olan Eyes Wide Shut, Tom Cruise’a bir sahneye onlarca kez tekrar aldırtmıştır.

Kubrick’in sineması alışkanlıkların, ritüellerin, bunaltıcı mekanların ve anlaşılması güç manevraların, insanın kontrolü yitirmesinin ve yenilgisinin sinemasıdır. Tür olarak birden fazla alanda eser bırakmış olsa da karakteristik özellikleri hep benzerdir. Her hikayeyi farklı bir oda olarak tasvir edersek; Stanley Kubrick sineması ise odaların olduğu ev olarak adlandırılabilir. Çünkü karakterler hep aynı aileden gelmektedir. Hikayeleri ise kişiden kişiye göre değişmektedir. Karakterler kimi zaman mekan değişikliğine göre de rol alabilir. Karakter bunu bizlere söylemez, göstererek yansıtır.

Max Ophüls, devinen kamera tarihinde öncü niteliğindedir. Kubrick de kamera kullanımlarında Max Ophüls’un etkisi olduğunu söyler. Devinen kamera genellikle insanları filme dahil etme amacıyla sıcak sebeplerden ötürü kullanılır. Fakat Kubrick bunu çok nadir yapar. O genellikle insanları soğuk bir bakış açısıyla filme dahil etmek ister.

Stanley Kubrick her ne kadar doğrulamamış olsa da Orson Welles’in sinemasından etkilenmiştir. Ondan aldığı mizanseni neredeyse bütün filmlerinde kullanmıştır. Çünkü Welles de sinema, mekan ve karakter ilişkisine önem verir. Aralarında bir fark vardır. Welles kamerayı mekanın özgürlüğünü ve kontrol edilemezliğini test etmek için kullanır. Kubrick ise kamerayı hakimiyetini mekan üzerinde incelemek ve anlamak için kullanır. Kamerasını karakter ile paralel kullanır. Bakış açısı aktarma işlevini kamera görür adeta. Fakat bunda karakterlerin tüm eylemlere hakim olma kabiliyeti gereklidir. Yoksa zorlu bir işlemdir.

Filmlerinin çok az bir kısmını ABD’de çekmiş, daha sonra Birleşik Krallık’a taşınıp filmlerinin çoğunu Avrupa’da çekmeye devam etmiştir. Avrupalı yönetmenler arasına giren Kubrick’in her ne kadar istemese de bir ayağı hep Hollywood’a değmiştir.

Kubrick, 2001: Uzay Macerası ve The Shining filmlerinin gösterimlerinden sonra bile montajlarıyla oynamıştır. Takıntıları konusunda hiçbir zaman taviz vermemiştir. O hep mükemmeliyetçidir ve ölene dek öyle kalmıştır. Eyes Wide Shut filminin kurgusunu bitirdikten dört gün sonra yatağında ölü bulunur. Sinema tarihine bıraktığı ismiyle, teknikleriyle kısacası filmleriyle ölümsüzlüğünü kendi kendine yaratmıştır.

Kendisinin Jazz sevgisi yaşamı boyunca herkes tarafından bilinen bir özelliğiydi. Hatta John Scofield’ın kendisine yazdığı ‘’Kubrick’’ isimli bir şarkısı vardır.

Jazz ile kapanışı yapalım dedim.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın