Altın Portakal’da En İyi Kadın Oyuncu ve En İyi Müzik; İstanbul Film Festivali’nde En İyi Sinematografi ve En İyi Erkek Oyuncu dallarında ödül alarak senenin dikkat çeken yerli yapımları arasında olan Kalandar Soğuğu yalnızca ülkemizde değil yurt dışında da büyük ilgi gördü. Tokyo Film Festivali’nde de hem En İyi Yönetmen hem de WOWOW ödüllerini kazanarak adını duyurmayı başardı. Mustafa Kara’nın ikinci uzun metrajı olmasına rağmen film usta bir yönetmenin elinden çıkmışa benziyor ve Türk Sineması’nda yeni umutlar doğmasına sebep oluyor.

Başrollerini Haydar Şişman ile Nuray Yeşilaraz’ın paylaştığı Kalandar Soğuğu ikisinin de oyunculuğa adım atmasına sebep olmuş ve film ikili sayesinde gerçekçi bir oyunculuk sunuyor.

Mehmet (Haydar Şişman) Karadeniz’de kıt kanaat geçinen bir ailenin ferdidir. Aile geçimini hayvancılıktan sağlamaktadır. Hanife (Nuray Yeşilaraz) ile Mehmet arasında bitmeyen bir problem sürmektedir. Mehmet’in neredeyse kendisine tutku haline getirdiği bir takıntısı vardır. Dağlara çıkıp sürekli maden rezervi arar. Önceden rezervi bulmuşluğu da vardır fakat uzun bir süredir çabalarının karşılığını bulamıyordur. Mehmet bir sonuç alamadığını fark edince arayışlarına ara verir ve boğası Poyraz’ı Artvin’de yapılan boğa güreşlerine hazırlar. Mehmet’in -madende de olduğu gibi- yarışları kazanacağına dair umudu vardır. Bu sefer Mehmet’i Hanife de desteklemektedir.

Kimi filmlerde gerçek zaman tercih edilirken kimileri ise sinemasal zamanı baz alır. Gerçek zamanın temel alındığı filmlerde yaşamdan kesitlere tanık olur; sinemasal zamanlı hikayelerde ise genellikle filmin finaline odaklanırız. Kalandar Soğuğu bu bağlamda keskin olarak tarafını seçiyor ve gerçek zamanı kullanıyor. Mehmet ve Hanife’yi detaylı tanımamıza da yardımcı olan bu seçim bize onların günlük rutinlerini aktararak sağlamaya çalışıyor.

Hikayenin olay örgüsü yavaş ve yapbozvari bir anlatım ile veriliyor. Finali hakkında ip ucu sunuyor fakat yine de klasik bir dil söz konusu değil. Ayrıca öykü ağır ağır işlemesine rağmen akıcı bir üslup da hakim. Bu ağırlığın sebebini ise tekrar rutinlere bağlayıp gerçek zaman seçimiyle bağdaştırabiliriz.

Tarkovsky esintilerini hissedebileceğiniz filmde insanoğlunun doğa ile var olan ilişkisi de ele alınıyor. Bu ikisi arasındaki geçidin salyangoz metaforu ile ilişkilendirilebileceğini düşünüyorum. Bu sene Tolga Karaçelik’in Sarmaşık filminde de gördüğümüz salyangoz metaforu; Kalandar Soğuğu’nda daha etkili bir biçimde ele alınıyor. Sarmaşık’ta daha çok laneti anımsatan salyangoz, burada ise başlangıç aşamasında kötüyü temsil edebilecekken sonunda doğanın insana bahşettiği bir ödül olarak sembolize ediliyor. Sonuçta -karma olarak da adlandırabileceğimiz- doğa iyisiyle kötüsüyle insanoğluna cevabını esirgemiyor.

Semih Kaplanoğlu, Derviş Zaim, Mahmut Fazıl Coşkun gibi sinemada yerellik arayışına giren yönetmenler arasına artık Mustafa Kara’nın da dahil edilebileceğini düşünüyorum. Karadeniz’de geçim sıkıntısı yaşayan bir aile ve tüm bunların bir mucize ile çözüme kavuşacağına inanan bir baba… Hikaye fazlasıyla tanıdık değil mi? Gökhan Yorgancıgil’in de dediği gibi:

“Bizler süpermarketlere giden savaşçılarız.”

Burada tevekkülün de etkili bir öge olduğunu gözlemleyebiliriz. Çabalarının karşılığına bir nevi ilahi cevap alabileceğini düşünen adamın başvuracağı ilk düşünce biçimi doğal olarak tevekkül oluyor. Ki Down Sendromlu oğlunu doktora götürmek yerine hocaya götürmeye karar veren bir insan söz konusu.

Umut, her insanın sahip olabileceği ve karşılığında maddi-manevi hiçbir karşılığa tabi tutulmadığı birkaç histeriden biridir. Hayal ederiz, umutlarınız ve sözcüklere dökülürüz. Bu zorda olan her insanın nice kurtuluş biçimidir; tıpkı Mehmet gibi. Film boyunca karısına “bak nasıl da her şey değişecek,”diyen Mehmet’in tevekkülden sonra başvurduğu yol umut etmesidir. Aslında asıl meselesi de o an kendisiyle ve gerçeklerle yüzleşerek başlıyor.

Filmde sinematografik açıdan yine Tarkovsky esintilerini duyumsuyoruz. Düz bir şekilde doğa manzarası seyretmek yerine her kadrajın bir anlam barındırdığı sahneler izliyoruz. Görüntülerin çoğu bir Karadeniz türküsünü anımsatıyor. Burada görüntü yönetmeni Cevahir Şahin ve Kürtaş Üresin’i de tebrik etmek gerekiyor.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın