İskender Pala’nın Ocak ayının başında yayımlanan ‘’İtiraf’’ isimli romanının okurlarla buluşacağını öğrendiğim zaman başlıktaki şu soruyu sormuştum: ‘’Kâfir neyi itiraf edecek İskender Bey?’’ Üzerine şu soru cümlesini daha eklemiştim: ‘’Fatih’le ne ilgisi var?’’ Cümlelerimi okuduğunuz zaman Halit Ziya’nın ünlü romanı Aşk-ı Memnû’nun diziye uyarlanmış hâliyle yer alan o meşhur repliği hatırlayıp gülümseyeceksiniz, bunu hissedebiliyorum. Ancak bu cümleleri kurmamın perde arkasında ince bir mizah ve mizah elbisesini giyen bir romanın konusu, kurgusu var. Bu sorunun perde arkasını araştırmaya koyulduğum zaman yaptığım ilk şey öncelikle kitabı okumak, sonrasında internet üzerindeki kitap platformlarında okuyucuların kitap hakkında yaptığı yorumları, kısa incelemeleri okuyup değerlendirmek oldu. Son olarak da yazarın, kitabının çıktığı ve gündemde olduğu zaman dilimi içinde katıldığı bir televizyon programında ‘’İtiraf’’ ile ilgili söylediklerini dinlemekle birlikte sorduğum sorunun perde arkasını aralamak için elimde tüm delillerin olduğunu anladım.

Soruyu tekrar sorarak kitapla ilgili söyleyeceklerime başlamakta yarar görüyorum: ‘’Kâfir neyi ‘’İtiraf’’ edecek İskender Bey? Fatih’le ne ilgisi var?’’ Cümlenin yüklemi, içinde söz konusu romanın adını taşıyan ‘’İtiraf’’ın ta kendisidir. Öznesiyle yani ‘’kâfir’’le birlikte yüklemi ele aldığımız zaman itiraf etmek eylemini anlarız. Bu kâfir, romanın kahramanı olan Akbaba yahut Karga lakaplı Ornio’nun kendisidir. Ornio, aklı şeytanlığa çalışan, kötülük dehası bir zihindir. Romanın kahramanı olan Ornio, zamanında yaptığı kötülükleri itiraf etmektedir. Ancak ‘’Neyi itiraf edecek?’’ sorusu bizi romanın konusuyla ilgili bir arayışa götürmekle birlikte cümlenin devamındaki soruya da bakmak gereklidir: ‘’Fatih’le ne ilgisi var?’’ Ornio adlı Akbaba lakaplı bu kahraman, Fatih Sultan Mehmed zamanında ulemâ sınıfı içinde yer almış, âlim Molla Lütfî’ye ve onunla birlikte yer aldığı âlimlere yaptığı kötülükleri itiraf etmektedir. Yaptığı kötülüklerin Fatih Sultan Mehmed’le ne ilgisi olduğuna gelince bunu da kendisinden öğreniyoruz:

‘’Her şeyimi yitirdiğim o gecede, özellikle de annem ve babam için, bütün ömrümü iki düşmanla mücadeleye adadım; annemi alan Tanrı ve babamı alan Büyük Kartal. Karanlıktan, sesten ve korkulu çığlıklardan geriye kalan son hatıram,  bedeni havaya uçarken parçalanan annemin son çığlığı; gözlerimi açtığımda öğrendiğim ilk anı ise rahip babamın bir Osmanlı okuyla öldürüldüğü gerçeğiydi. Bu gerçek nasıl değişmiyorsa benim de şeytanî mücadelem asla değişmeyecekti. Ve ahdettim, o gece olup bitenleri hatırlamadığım bir an geldiğinde –tabii eğer gelirse- ‘’Göklerdeki Baba’’ya yeniden gülümseyecektim. Bir sivrisinek bir fili hortumundan tutup yere çaldığı vakit, meselâ… Yahut bir katır ceylan doğurduğunda…’’[1]

Bu alıntıdan itibaren sözlerimize devam edecek olursak Ornio’nun yaptığı itirafın Fatih’le ne ilgisi olduğunu genişleterek açıklamak gerekiyor. Söz konusu açıklamayı yaparken yazımın başında kaynak gösterdiğim İskender Pala’nın televizyon kanalında ‘’İtiraf’’ hakkında konuşmak için katılmış olduğu söyleşiden yararlanacağım: Yazar, bir eseri yazarken şu sorulardan kalkarak hareket etmektedir: ‘’Bu eserle anlatmak istediğim, varmak istediğim nedir ve bu eseri okuyan toplumun aklında ne kalacak?’’. Bu soruları kendine göre cevaplayan yazar, sorularının arasına şunu ekler: ‘’Yazacağım eser, sadece bir edebî eser mi olsun; bu eserin ayrıca bir yararı olsun mu?’’ Soru- cevap süreci ile birlikte yazarı ele aldığımız zaman yazarın ‘’sanat, sanat içindir’’ diyenlerin karşısında, yani ‘’sanat, toplum içindir’’ diyenlerim yanında yer aldığını görüyoruz. Böyle bir duruş içinde yer alan yazar, kitabıyla, ‘’İtiraf’’ ile ilgili olarak kitabın topluma ne kazandıracağını düşünerek kendisinden şunları öğreniyoruz:

‘’Bilimsel hayatın çok güzel yönleri olduğunu toplumun bilmesi gerekiyor. Bilgi toplumuna doğru yürüyen Türkiye’nin bilimsel hayatta zorluklarının neler olduğunu, başarıların nasıl elde edildiğini ama tüm bu zorlukların sonucunda bilimsel hayata erenlerin ne kadar değerli insanlar haline dönüştüklerini bilmesi gerekiyor. İkinci olarak bu toplum, aykırılıkları ve sapmaları fazla olan bir toplum haline geldi. Onun için ifratla tefrit arasında bir şeytanın, şeytanca işlerin veya şeytanca davrananların tuzaklarına düşebiliyoruz. Dolayısıyla bir karakterimi şeytanca düşünen biri, diğer karakterimi de onun bütün oyunlarına gelen, alet olan birisi olarak tasarladım. Bu karakterleri de Fatih döneminde bir araya getirerek o dönemde neler yaşandığını da gözler önüne sermeye çalıştım.’’

Yazar İskender Pala, sözlerine Fatih döneminde vezirlik yapmış olan Sinan Paşa’dan devam ediyor ancak sözlerine Ali Kuşçu ile başlamaktadır: ‘’Ali Kuşçu İstanbul’a geldiği zaman, Molla Lütfi, Ali Kuşçu’nun kendisine asistanlık etmektedir. Molla Lütfi, hocasından öğrendiklerini Sinan Paşa’ya öğretiyor. Ancak Sinan Paşa bir suç işliyor. Paşanın işlediği suç tarihçiler tarafından lüzumsuz bir hikâye olarak geçiştiriliyor. İşlenen suç belli değildir ama Fatih, bu suçu cezalandırmak istiyor ve Sinan Paşa’nın idamına hükmediyor. Bunun üzerine devrin âlimleri toplanıp padişahtan ayak divânı istiyorlar ve ayak divânı gerçekleştiriliyor. Ulemânın sözcüsü Ali Kuşçu, ayak divânında padişaha şunu söylüyor:

‘’Haşmetmeab! Veziriniz olan Sinan Paşa’yı idam ettirebilirsiniz, hükümdar sizsiniz ve ferman sizindir; lâkin âlim olan Sinan Paşa’yı idam ettirirseniz bütün kitaplarımızı yakarak sizin ülkenizi terk edip gideceğiz…’’[2]

Ali Kuşçu’nun bu sözleri üzerine Fatih Sultan Mehmed, bu tehdit üzerine şaşırır ve hayret eder. Çünkü kendisi, sanatçıları ve bilim adamlarını destekleyen, himayesi altına alan ve çağırdığı sanatçıların ve bilim adamlarının çalışmalarını takip eden bir padişahtır. Böyle bir padişah, Ali Kuşçu’nun söyledikleri üzerine geri adım atmak zorunda kalır. Büyük Kartal lakaplı Fatih Sultan Mehmed, ayak divânında uzun bir düşünme mesaisinden sonra kararını ‘’Duydum…Ve uydum…’’ diyerek açıklar. Ancak padişah idam kararını geri çekse de Sinan Paşa’yı sürgün cezasına hükmeder. Görüyoruz ki Fatih Sultan Mehmed, ülkesinde bilimsel hayatı kurmak, bilimsel hayatla birlikte yükselmeyi ve ilerlemeyi getirmek istiyor ama Ornio, Fatih Sultan Mehmed’in kurmak istediği bu hayatı, Molla Lütfi’yi yoldan çıkararak bozuyor. Bunu, kitabın Mukaddime kısmında Yavuz Sultan Selim ve Kemalpaşazâde’nin arasında geçen diyalogdan öğreniyoruz. Bu diyalogda Yavuz Sultan Selim, Kemalpaşazâde’ye Molla Lütfi ve ölümü hakkında bir soru sorar ve Kemalpaşazâde, Molla Lütfi ve ölümü hakkında şunları dile getirir:

‘’Hünkârım, üstâdım ölümü hak etti mi bilemem, lâkin akranının kıskançlığı belâsına uğradığı kesindi. (…) Öte yandan nâdir bir zekâ ve kâh müstehcen, kâh şuh sözler hayal edin. Öyle hikâyeler, öyle meseller uydurarak maharetle anlatırdı ki dinleyen uydurma olduğundan asla kuşkulanmazdı. Böyle böyle herkesi donatırdı. Ulemâ meclisinin en keskin âlimlerindendi. Ondan öğrendiklerimi başkalarından öğrenmedim. Meseleleri efrâdını câmi, ağyârını mâni anlatır, kolayca zihinlere yerleştirirdi. Akranı arasında ona gıpta etmeyen, kıskanmayan yoktu. Lâkin alaycılığı bilgisiyle birleşti ve gitgide kibir abidesi bir adam olup çıktı. İlim kibirle birleşince hakikatler yoldan sapmaya başladı. Diliyle sık sık ‘Mümin bal arısı gibidir. Temiz olanı yer, temiz olanı üretir, üstelik bir çiçeğe konduğunda onu kırıp dökmez’  hadisini zikrederdi ama yaptıklarıyla ortalığı kırıp döktü, arada sırada da temiz olmayan yönelip adını kötüye çıkardı. ‘’[3]

Sözlerimizin devamında Molla Lütfi’nin adının kötüye çıkmasında Ornio’nun rol oynadığını söylemeliyiz.  Ornio, ‘’üstâdım’’ dediği Molla Lütfi’nin aklına girerek, onu kendi tarafına çekerek Molla Lütfi’yi Kemalpaşazâde’nin dediği gibi kibir abidesi bir adam haline getirmiş ve ötesinde adını ‘’zındık’’lığa çıkarmıştır. Adı zındığa çıkan Molla Lütfi’nin de idamına sebep olan Ornio, özel anlamda Molla Lütfi’yi, genel anlamda ulemâ sınıfının mahvına sebep olan Ornio, geminin delinmesine ve su almasına sebep olmuştur. Nitekim Ornio adlı Akbaba lakaplı kahraman, ‘’Delinecek bir gemi, tamir edilecek bir duvar ve öldürülecek bir çocuk vardı’’ düsturuyla eylemlerini gerçekleştirmiştir. Bunu somut bir şekilde su satırlardan okuyoruz:

‘’Ben bu çağın Hızır’ıyım ve kaderlere hükmedeceğim! Hızır’dan yegâne farkım, onun iyilik olarak yaptığı her şey benim tarafımdan kötülükle gerçekleştirilecekti!’’ Bunun için yeterince zekiydim, sır saklardım, plan yapar ve acele etmeden uygulardım, insanların ruhlarını kavrayabilir ve nabızlarına göre şerbet verebilirdim. Hayat verir gibi davranıp ölümü getirmek, şifa görünüp hastalık olmak, ılığı gösterip karanlığa atmak ondan sonraki işim olacaktı. Amacım da Molla Lütfi’nin anlattığı Hızır gibi davranarak yaşayacağı öldürmek, yıkılacağı yapmak ve gemileri delmek olmalıydı. Düşündüm, öldüreceğim çocuk belliydi; Büyük Kartal. Delinecek gemi ortadaydı; Osmanlı Devleti. Tamir edilecek duvar da bana bu fikri bahşeden Molla Lütfi neden olmasındı? Ona yaklaşacak, en yakınına, mahremine nüfuz edecek, kanına ve canına kefil olacak böylece onu kendi emellerim için kullanacak, yönetecek, yönlendirecektim. Çok zeki ve bilgili olması belki işimi zorlaştıracaktı ama zoru başarmak için onu tamire almak ve bir duvar gibi örmek eğlenceli bile olabilirdi. ‘’[4]

Satırlardan okuduğumuz üzere Ornio, önce Molla Lütfi’nin yanında olmuş, onunla aynı ortamı paylaşmış, kendisini iyice tanıdıktan sonra onunla Aşere-i Muhammese adı altında bir örgüt kurmuştur. Bu örgütün kurulmasının görünürdeki sebebi, ‘’Aşere-i Muhammese çatısı altında üstadımız Molla Lütfi’nin kitaplarını çoğaltmak, adına bir medrese yahut vakıf tesisiyle fikirlerini yaymak ve karşı olduğu görüşlerin çürütülmesini sağlayarak Osmanlı yurdunda bilimi özgürleştirmek’’ ancak asıl sebebi, ulemânın aleyhlerine ne dolaplar çevirdiğini araştırmaktır. Aşere, görünürdeki sebep yerine asıl sebebe uygun çalışmış, yani örgütü gayrimeşru amaçlar adına işletmiştir. Örgütün varlığı anlaşılır anlaşılmaz Ornio, Câvlâkîlere katılarak diyar diyar gezmiş ve sonra Venedik’e yolu düşmüştür. Venedik’teyken Bellini ile yolu kesişmiş ve Bellini aracılığıyla uzun zaman önce terk ettiği İstanbul’a ressam yamağı olarak dönmüştür. Ressam yamağı olarak dönen Ornio, Fatih Sultan Mehmed’in resmi çizildiği sırada öldürme planını yapar ancak Mesih Paşa ile karşılaşınca planı fiili olarak başarısızlığa uğrar. Resmen başarısızlığa uğraması da Fatih Sultan Mehmed’in Gebze’den gelen ölüm haberinin yayılması ve bu haberin Ornio’ya ulaşması ile olur.

1. Bayezid’in tahta çıkması ve yeni padişahın mizacı, Ornio’nun ekmeğine yağ sürer. İstanbul’a dönmesiyle örgütü toplayarak işlerine devam eder. Ancak Molla Lütfi, onun ilk tanıdığı zamanlardaki âlim olmaktan çıkmış, Ornio’nun kukla misali oynattığı bir oyuncağa dönmüştür. Molla Lütfi’nin yaptığı vaazlar ulemâda ve halkta galeyana sebep olmuş ve Ornio en sonunda Molla Lütfi’yi zındıklıkla itham ederek Hatipzâde’ye şikâyet etmiştir. Bu şikâyet üzere Molla Lütfi, kendini halka açık bir mahkemede bulur. Mahkeme günlerce sürdükten sonra zindana atılan Molla Lütfi, idama gönderilir. Ornio, üstadım dediği Molla Lütfi’nin idamından sonra ‘’oturup kendi içini okumaya’’ başlar. Kendi içini okumasından sonra duyduğu pişmanlığı, Yavuz Sultan Selim’le olan diyalogundan öğreniyoruz. Üstadı bildiği Molla Lütfi, kendisine ‘’ne zamana kadar’’ yazılı bir pusula bırakmıştır. Kendisi pusuladaki soruyu ‘’ne zamana kadar kötülük’’ olarak anlamış fakat pusulanın asıl anlatmak istediği olan ‘’ne zamana kadar inkâr’’ ı anlamamıştır. Bu idrâk, kendisine pişmanlık ve gözyaşı getirmiş ve pişmanlığın acısını tövbe ile gidermekte olduğunu görmüştür.

Ornio adlı, Akbaba lakaplı kahraman, Yavuz Sultan Selim’e on altı gün içinde neler yaptığını, yaptıklarıyla nelere sebep olduğunu ve yaptıklarının sonuçlarını anlattıktan sonra zamanın hükümdarına bir nasihatte bulunur ve Osmanlı soyunun ve milletinin utanacağı üç ayıp bıraktığını dile getirir. Nasihat olarak;

‘’Zinhâr, zulmetmeyesin, kul hakkına girmeyesin. Gemin hiç batmasın. Lâkin bunun için dikkatli ol. Ben inanıyorum ki bir devletin çöküşü ulemanın yahut şeyhlerinin yoldan sapmasıyla olur. Ulemâ yahut şeyhlerin hırslarına yenik düştüklerini görürsen tedbir neyse yap. Aksi takdirde hırsın sonu devlete de sahip olasıya kadar uzanacak ve ilim de iman da dünya nimetine feda olacaktır. Unutma ey sultan kişiler, zaman ve mekân değişir ama hikâye hep aynı kalır. ‘’[5]

Bıraktığı üç ayıp ise kendi ağzından şu şekilde dillendirilecektir:

‘’Bu yaşlı Akbaba sana, devletin var oldukça soyunun ve milletinin utanacağı üç ayıp bıraktı. Birincisi duvarı başarıyla tamir ettiğimdir, zannederim bunun için beni takdir etmişsindir. İkincisi; deden Büyük Kartal asrındaki ulema arasına kin, hırs ve düşmanlık sokarak ülkendeki bilimsel hayatın temellendirilmesini ve ilerlemesini engellediğimdir ki devlet gemisinin daima su alması için bu yeterlidir. Üçüncüsüne gelince, evet, çocuğu belki öldüremedim ama en keskin zehrimi kullanarak zehirlediğine dair tarihe bir gölge bıraktım. ‘’[6]

Kahramanın hükümdara verdiği nasihat ve bıraktığı ayıpları anlattıktan sonra Ornio, itirafını kısa ve öz bir şekilde açıklar. Aslında biz, kahramanın ağzından bu itirafı uzun soluklu olarak dinledik fakat romanın sonunda Ornio, Yavuz Sultan Selim’in kendisine sorduğu ‘’İtirafın bu muydu?’’ sorusu üzerine kısa ve öz bir cevap verir:

‘’…İtirafım, şimdi bunların üçüne de pişman olduğumdur. Senin soyun ve milletin devam ettikçe her kim Molla Lütfi gibi bir âlimin katledilmesini, çağının dünya üzerindeki en değerli uleması sayılacak insanların ihtiras yarışını yahut Konstantinopolis fatihi dedenin zehirlenerek öldüğü şüphesini konuşsa, benim ruhum azap duyacak.’’[7]

Kâfirin, yani adıyla söylendiğinde Ornio’nun neyi itiraf ettiğini açık bir şekilde öğrendikten sonra sözleri şu şekilde sonlandırmak mümkündür: Bugün Ornio’nun ektiği bu şüphe tohumları, dal budak sarmış bir şekilde tarihçiler tarafından araştırılmakta ve hatta bu şüphe tohumu kendini edebî metinlerde de göstermektedir. Fatih’in bu itirafla ilgisi de dönemindeki bilim, kültür ve sanat ortamını zedeliyor olmasıdır. Bakıldığı zaman da bugün, bilimsel hayat, tartışma kültürü güç bela yürütülmeye çalışılmakta, böylesi bir ortamda bilim, kültür ve sanat etkinlikleri yapılmaktadır. Denilecek olan şudur ki bir gemi, delindikten sonra o gemi, su almaya devam edecektir. Elimizde olan tek şey, delinecek gemiyi tamir etmektir.

[1] PALA, İskender, İtiraf, Kapı Yayınları, İstanbul, Ocak, 2019, sf. 23-24
[2] PALA, İskender, İtiraf, Kapı Yayınları, İstanbul, Ocak, 2019, s sf.78
[3] PALA, İskender, İtiraf, Kapı Yayınları, İstanbul, Ocak, 2019, sf. 9-10
[4] PALA, İskender, İtiraf, Kapı Yayınları, İstanbul, Ocak, 2019, s sf.31
[5] PALA, İskender, İtiraf, Kapı Yayınları, İstanbul, Ocak, 2019, s sf.243
[6] PALA, İskender, a.g.e, Kapı Yayınları, İstanbul, Ocak, 2019, s sf.243
[7] PALA, İskender, a.g.e, Kapı Yayınları, İstanbul, Ocak, 2019, s sf.244

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın