Amerika’nın kadın oyuncular bakımından en zengin olduğu dönem 1950’lerdir. Bu zenginliğin başını da 2 güzel isim çeker: Marilyn Monroe ve Audrey Hepburn. Dünya savaşı sonrası sonra erkek eksikliğini problem yapan yetkililer, piyasaya birbirinden güzel kadınlar çıkarır, çok ciddi reklamlar yaparlar. Kulağa çirkin gelse de amaç budur: Üremek. Marilyn Monroe da bu teşvik modellerinden biridir. Dönemin de en güçlü seks sembolü olur. Fakat kendisini meşhur eden şey, sarışınlığı ve güzelliği değil, ayaklarının üzerinde ne olursa olsun durmaya çalışma çabasıdır.

Marilyn Monroe’nun sinemada boy gösterdiği yıllarda, yani 1950’lerde Gentlemen Prefer Blondes en güzde filmler arasındadır. La La Land gibi bir filmn üzerine yazma isteği duyduğum film o zamanlarda bol bol yapılan müzikal türünün en güzel örneklerindendir. Başrollerinde Marilyn Monroe ile beraber kendisi ile ilk ve son kez yan yana gelen, dönemin diğer güzellerinden Jane Rusell vardır. Monroe’ya filmin başrolünü teklif ettiklerinde: “Aman neyse ne, ben hala sarışınım” demiştir. Filmin yönetmenliğini ise dönemin en sert erkeklerinden biri olan Howard Hawks yapar. Fakat ne kadar ilginçtir, Hawks’un filmlerinde bir dönem erkekler güçlü değil, aşırı güçsüz ve pasiftir. Kadınları bir avcı, erkekleri bir av olarak gösteren Hawks, aynı mantığı Gentlemen Prefer Blondes’da da uygular.

Lorelei ve Dorothy’nin Paris yolculuğu sırasında yaşadıklarını anlatan film birkaç yan hikayeye sahiptir. Lorelei, nişanlısının babasının tuttuğu bir dedektif tarafından takip edilmektedir. Lorelei’ye güvenmemektedirler, bunda da haklıdırlar. Lorelei, zengin erkekleri çok seven, onlara dudak büzerek ellerinden her şeyi alabilecek biridir. Erkekler de zaten 2 göz kırpmaya masayı donatacak kadar hazır ve nazırdır. Dorothy ve Lorelei’nin zenginler arasındaki yarışı güzel bir müzikal ile anlatılır.

Aslında film üzerine çok fazla tespit yapılabilir. Kadınları bir avcı olarak gösteren Hawks, aslında kadınları sarışan aptallara genellemiş. Bunu yapanlar sarışınlar. Aklını sadece parayı bulmak için kullanan kadınlar. 1950’lerde olduğu gibi bu filmde de ünlü markaların adı bol bol geçer. Özellikle Marilyn Monroe’nun tek başına söylediği “Elmaslar Kadınların En İyi Dostudur” şarkısında birçok marka yer alır. Film boyunca erkekler kadınların etrafında dört döner, bakışlarını üzerlerinden eksik etmez. Kadınlar nereye gitse, erkeklerin gözleri oradadır.

Filmin en meşhur repliklerinden biri olan “İstediğim zaman zeki olabilirim ama erkekler bundan hoşlanmıyor” sözü, denilene göre Marilyn Monroe’nun katkısıdır. Aslında bu söz de filmin özeti gibidir. Bir mekan dolusu zengin erkek, ağzını açmayacak güzel kadın aramaktadır; bir mekan dolusu kadın da itiraz etmeden parasını verecek erkek aramaktadır. İki taraf da akıl ile ilgilenmemektedir.

Monroe’nun seksiliğini sonuna kadar kullandığı filmde Jane Rusell da başarılı bir performans sergiler ama hem rol gereği hem de sarışın olmamasından ötürü biraz geride kalır. Komplocu olursanız proje film gibi duran Gentlemen Prefer Blondes, hatırlayanların asla unutmayacağı türden güzel bir müzikaldir. Espriler yerinde, hikayesi sıkmayan, başrolünü iyi kullanan bir film. Birgün vaktiniz olursa kesinlikle izlemenizi önerdiğim, güzide bir filmdir.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın