Search

Kadın Dayanışması Temalı Filmler!

550

8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisinin daha iyi şartlar altında çalışabilmek için başladığı grev 120 kadın işçinin can vermesi ile son bulmuştu. Aradan yıllar geçtikten sonra kaybedilen işçi kadınları her 8 Mart’ta anabilmek amacıyla “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” ilan edildi ve kadınlar arasındaki dayanışmanın temelleri sağlamlaştırılmaya başlandı. Büyük kurtuluşların temelinde dayanışmaya olan inancın yattığını düşünüyor ve her ne kadar zor olsa da bir gün istismarın, şiddetin, eşitsizliğin, ayrımcılıkların, yolsuzlukların olmadığı daha iyi bir dünyaya uyanabilmeyi diliyoruz. Ve sanat ile ilgili attığımız her adımda kurtuluşumuza biraz daha yaklaştığımızı hayal ediyoruz. Bu sebeple böyle bir özel günde sizlere kadın dayanışmasının esas alındığı filmleri önermek istedik. Umuyoruz ki sanat bizleri güneşli günlerimizle elbet bir gün buluşturacak.

Katkıda bulunanlar: Ayşenur Fidan, Büşra Bayar, Ceren Türkay, Çağla Okutan, Gökhan Örenler, Gönül Durmaz, İlker Sönmez, Kaan Okan Çelik, Mehmet Can Mıcık, Valerii Ege Deshevykh

 

Snijeg / Kar, Aida Begic (2008)

“Mantığımla baktığımda ilk filmimi çekmem mümkün değildi. Ama kadınların içinde mücadeleci ve inatçı bir yan var. Bu sayede inandım ve çektim.” Aida Begic

Bosna Savaşı sürerken köylerinde eşlerini bekleyen kadınları anlatan film, Aida Begic’in ilk uzun metraj filmi. Film, 2008 yılında 61. Cannes Film Festivali’nde “Eleştiri Haftası” programı çerçevesinde Grad Prix Ödülü’nü kazandı. Her ne kadar zamansal olarak çatışmaların sürdüğü savaş döneminde geçse de yönetmenin çatışma unsurunu, köyün tüm erkeklerini savaşa yollayan kadınların iç dünyasında göstermeyi tercih ettiği görülüyor. Hiçliğin ortasında bulunan bir yerde çaresizce savaşta kaybolan eşlerini beklerken tek yapabildikleri ise reçel yapıp satmak. Filmin beş senede tamamlandığını söyleyen Begic, umutsuzluğa düştüğü zamanlarda ona güç veren şeyin o dönemi yaşamış kadınların mücadelesi olduğunu söylüyor: “Bu yolculuk esnasında tanıştığım ayakta kalmış ve kalan kadınlar üzerine düşününce, onlar bunu başardılarsa benim de bırakmaya, vazgeçmeye hakkım olmamalı, derdim”.

Yaşanmış bir dönemi anlatan Kar, savaşın gözle görülen yıkımlarının dışında bu yıkıntıların altında kurtarılmak için çırpınanların çocuk ve kadınlar olduğunu gösteriyor.

– Ayşenur Fidan

Et maintenant on va où? / Peki Şimdi Nereye?, Nadine Labaki (2011)

Her şeyden uzak diyebileceğimiz bir köyde tamir edilen televizyonu izlemeye gelen köylülerin kasabanın uzağında yaşanan çatışmaları televizyon ekranında görmesiyle kadınların hiç yoktan kavga çıkarması bir olur. Kadınlar eşlerinden bu haberleri saklamaya çalışır çünkü çatışmaların temel nedeni dindir ve köy, farklı dinlere mensup insanlardan oluşmaktadır.

Doğru dürüst bile göremedikleri küçücük bir haberin erkekler üzerinde büyük öfkeler yaratması için yeterli olduğunu gören kadınlar bu öfkeli erkekleri durdurmak için türlü yollar ararlar: Köye bir grup hayat kadını getirirler. Böylece kocalarının kafalarını karıştırarak kavgadan uzak tutmaya çalışırlar. Büyük oranda bunu başarsalar da erkekler bir kere kan ve savaşın kokusunu almıştır! Ne yapacağını şaşırmış halde kendilerinden medet uman bu çaresiz kadınların mücadelesini gören hayat kadınları da bu mücadeleye ortak olur ve ortaya trajedi komedi karışımı bir kadın dayanışması çıkar.

“Bu savaş hakkında bir hikâye değil aslında. Tam tersine savaştan neden ve nasıl kaçınacağımıza dair bir film” diyen Labaki, insanlık tarihi boyunca erkeklerin bu işi çözemeyeceklerini defalarca gösterdiğini bir kadın yönetmenin ağzından dile getiriyor. Fakat kadın bir yönetmen olarak erkeklere üstten bakan bir yaklaşım ile sorumluluğu erkeklerden alıp kadınların kucağına fırlatmıyor. Dengeli ve uzlaşmacı bir tavır ile sorunun ne kadın ne de erkek değil; birlikte hareket etmeye karar veren kadınlar ve erkekler ile çözülebileceğini söylemek istiyor.

– Ayşenur Fidan

A Girl Walks Home Alone at Night, Ana Lily Amirpour (2014)

Ana Lily Amirpour’un ilk uzun metrajı olan A Girl Walks Home Alone at Night, 2014 yılında yeni İran sinemasına yeni bir soluk getiren filmlerden oldu. Tamamı siyah beyaz çekilen film, İran’ın “Bad City” kasabasında geçer. Geceleri uyuşturucu satıcılarının, kadın tüccarlarının ortaya çıktığı bu ürkütücü kasabada bir de kaykayıyla tek başına gezen siyah çarşaflı bir kadın vardır. Amacı kasabadaki suçluları cezalandırmak, oradaki tüm lanetleri yok etmektir. Her gece kendinden emin tavırlariyla Bad City’nin sokaklarında gezen bu kadın, bir vampirdir. Amirpour’un bu vampir kadını, yalnızlık olgusunun yansımasıdır. Bad City’nin belki de en masum karakterlerinden biri olan Arash ile yolları kesişene kadar devam eden bu yalnızlık hissiyatının kırılma noktalarının yansıtıldığı sahneler İran sinemasının içinde bulunduğu devinimi kanıtlar niteliktedir. Bu vampir kadınla birlikte Orta Doğu kadınlarının toplumdaki yerine, erkek himayesindeki hayatlarına ve gördükleri kötü muamelelere de tanık oluyoruz. Özellikle seks işçiliği yapan bir kadının birlikte olduğu adamın zoruyla “Cheshme Man” adlı şarkıda dans ettiği sahne filmin unutulmaz anlarından. Amirpour’un yarattığı yalnız ama güçlü kadın figürü ve bu figürün özellikle diğer kadınlarla ilişkisi, dayanışmanın her daim güzel sonuçlar doğuracağını kanıtlamaktadır.

– Büşra Bayar

Hidden Figures, Theodore Melfi (2016)

Anlatılan gerçek hikayelerin üzerimizde yarattığı etkiyi asla azımsayamayız. Hidden Figures de tam olarak üç kadının azımsanamayacak çaba ve emeklerinin bir ürünü olarak ortaya çıkıyor. 1960’lı yılların süregelen uzay yarışında aksiyon alma sırası tam olarak ABD’ye gelmişken NASA’da olup bitenlere 3 siyah kadının gözünden bakabilme şansı buluyoruz. Kadın olmalarının yanı sıra bir de siyah oldukları için göz göre göre uğradıkları ayrımcılıklar ve bunlara paralel ve akabinde sergiledikleri başarılar bir insanın önüne ne kadar set konulursa konulsun potansiyelinin engellenemeyeceğini gösteriyor. Sonuçta kahraman üçlümüzden Katherine J. Johnson zekası ve sayılarıyla uzaya insan gönderilmesi için organize olan görev takımında hayati sorumluluk üstleniyor. Mary Jackson o güne dek kadın veya siyahilerin kayıt olamadığı mühendislik okulundan mezun oluyor ve film boyunca dayanışmanın baş karakteri konumundaki Dorothy Vaughnan, hesaplama görevlerinin insanlardan bilgisayarlara geçişi döneminde aklını kullanarak müdürlüğünü üstlendiği tüm ekibine kol kanat geriyor. Bu sırada da mütevazılığı elden bırakmıyor. Tüm bu başarıların aynı anda olması bir tesadüf değil. Kadınların ne kadar başarılı, güçlü ve kendi ayakları üzerinde olduklarının ve olmaya devam edeceklerinin naçizane bir kanıtı.

– Ceren Türkay

The First Wives Club, Hugh Wilson (1996)

First Wives Club, lise arkadaşı olup da yolları ayrılan ve uzun seneler sonra yolları kesişen üç arkadaşın, hayatındaki erkekler ile ilgili maceralarını anlatmaktadır. Filmin başrollerini, Oscar ödülü bulunan isimler olan Diane Keaton, Goldie Hawn ve iki Oscar adaylığı bulunan Better Midler üstlenmektedir. Ayrıca filmde, Sarah Jessica Parker ve Harry Potter’dan da bildiğimiz Oscar ödüllü oyuncu Maggie Smith yer almaktadır. Yani filmin kadrosuna şöyle bir göz attığımızda yetenekli kadınlar karması olduğunu görürüz. Filmin tek Oscar adaylığı bulunmakla birlikte, yapımcılarına epey kar ettiren bir yapımdır.

Kadınlar güçlerini birleştirdiği takdirde önlerinde hiçbir şey duramaz. Bu filmde bunun örneklerini sık sık görürüz. Yıllar sonra bile birlikte olsalar, samimiyetlerinden ve dostluklarından hiçbir şey kaybetmemişlerdir. Türevleri arasından sıyrılır. Filmin vizyona girmesinden 22 sene geçmesine rağmen, sevilirliğinden ve popülerliğinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Hatta, usta oyuncuların birlikte söylediği Lesley Gore şarkısı olan “You Don’t Own Me”, yıllar sonra Grace yorumuyla tekrar popüler olmuştur. Kadınlar birçok şeyi başarabilir, kadınlar her şeyi başarabilir. Yeter ki inanıp, birlik olsunlar. O zaman dünyada onları tutabilecek hiçbir güç kalmaz. Usta oyuncular ile dolu kadrosu olan First Wives Club, gelecekte de sevilip sayılacak bir film. Ne diyorduk, “Bana sahip olamazsın, bana ne yapmam gerektiğini söylemezsin…” Kadınlar güçlüdür. Sandığınızdan çok daha fazlasıdır hem de.

– Çağla Okutan

Bagdad Cafe, Percy Adlon (1987)

Film, Amerika gezisinde olan Alman çiftin, arabadaki kavga görüntüleri ile başlar. Jasmin, kocasının asabi tavırlarına sonunda dayanamayıp bavulunu alır ve Mojave Çölünün ıssızlığına karışır. Kendisini, güneşin kavurduğu, rüzgarın eksik olmadığı, umutsuzluğun gölge misali insanların peşini bırakmadığı Bagdad Cafe’de bulur. Çocuklarıyla beraber varolmaya çalışan Brenda’nın ve diğer kayıp ruhların umudu olacaktır.

Ağırlıklı olarak TV’de boy göstermiş olan, Marianne Sagebrecht ve CCH Pounder’in muhteşem oyunculuklarına, usta isim Jack Palance’ın eşlik ettiği yapım, yönetmen Percy Adlon’un ilk ingilizce işidir. Cesar ödüllerinde en iyi yabancı film ve Seattle film festivalinde en iyi film ödülleri bulunan Bagdad Cafe, hafızalarımıza kazınan “Calling You” isimli parça ile de Oscar’a aday olmuştur.

Arkadaşlık, yeniden keşfedilen kadınlık, sihirle yok olan umutsuzluk… Bagdad Cafe, kesinlikle herkesin izlemesi gereken bir masal.

– Gökhan Örenler

All About My Mother / Todo sobre mi madre, Pedro Almodóvar (1999)

“Dün gece annem bana bir fotoğraf verdi, yarısı yoktu. Söylemek istemedim ama benim hayatımın da bir yarısı yok.”

Yabancı Dilde En İyi Film kategorisinde Oscar, Altın Küre ve BAFTA ödüllerinin sahibi olan film gösterime girdiği yılda dünyanın dört bir yanında festivallerde konuşuldu. Pedro Almodóvar’ın filmografisindeki en başarılı filmlerden biri olan All About My Mother, oğlunu garip nedenden ötürü kaybeden bir annenin hikayesiyle başlar ve zincirleme bir şekilde bu annenin hayatının bir köşesinden geçmiş olan insanlarla tanışmasıyla devam eder. Normal şartlar altında birbirlerinden nefret etmeleri için sebepleri dahi olabilirken hepsi kenetlenerek bir dayanışma içerisine girer. Bazı kayıplar kazanımlara dönüşür. Detaylar içerisinde hikayeye dair önemli anekdotlar yakalayacağınız filmi özetlemem gerekirse Almodóvar’ın izleyicisine aynı anda acımasızca ama bir o kadar da naif davrandığı bir seyir. İzledikten sonra boğazınızda bir düğüm oluşuyor ve böyle bir evrenin bir gün mümkün olabileceğini umut ediyorsunuz. Bunların yanı sıra trans bireylerin gerçek hikayelerine yer verilen filmde; eşitlik, varoluşçuluk, toplum içerisinde yer edinebilme telaşı gerçekçi bir dille aktarılıyor.

Son olarak Pedro Almodóvar bu filmi kadın olarak hisseden herkese, annelere ve özellikle kendi annesine adadı.

– Gönül Durmaz

Thelma & Louise, Ridley Scott (1991)

Susan Sarandon ve Geena Davis’in başrollerini paylaştığı; tekdüze hayatlarından ve genel olarak yaşadıkları erkek egemen toplumdan sıkılan iki kadının, özgürlük arayışı içerisinde bir dağ evine baş başa tatile gitmek için çıktıkları yolculuğun uzun soluklu bir macera ve kimlik arayışına dönüşmesini konu alan 1991 yapımı Thelma & Louise’in yönetmenlik koltuğunda Ridley Scott oturuyor. 1992 Akademi Ödülleri’nde 6 dalda aday gösterilip en iyi özgün senaryo ödülünü kazanan filmin kadrosunda Harvey Keitel, Brad Pitt ve Michael Madsen gibi isimler de yer alıyor.

Ana karakterler, filmin başında birbirinden oldukça farklı karakterlere sahip gibi görünürler. Thelma, erken evlenmiş, kocasının boyunduruğu altında pasif bir hayat süren, adeta eğlenmeye, “yaşamaya” susamış bir karakterken; Louise ise daha çok kendi ayakları üzerinde durmayı, erkeklere karşı gerektiğinde sert yönünü göstermeyi bilen, erkek arkadaşıyla sorunlar yaşayan ve geçmişinde birtakım travmatik olaylar yaşamış bir kadındır. Olaylar Louise’in Thelma’yı bir hafta sonu kaçamağına davet etmesiyle başlar. Yolculuk boyunca kendi dertlerinden uzaklaşmak ve bir süreliğine de olsa özgürlüğü tatmak isteyen iki kadının başı adeta dertten kurtulmaz: taciz edilirler, kendilerine ilgi gösterir gibi yapan erkekler tarafından kullanılırlar, yol boyunca birçok defa sözlü tacize uğrarlar, hatta başları polisle bile derde girer. Sanki kaçmaya çalıştıkları erkek egemen toplum onları nereye giderlerse gitsinler rahat bırakmıyor gibidir. Bu noktada karakterlerin geçirdiği değişim göze çarpar, geçmişlerinde içlerine attıkları vahşi duygular açığa çıkmaya başlar. Artık ataerkil toplumun kendilerine biçtiği rol üzerinden değil, içgüdüleriyle hareket ederler, kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenirler, kendi sınırlarını keşfederler, hikayenin çıkmaza girdiği birçok noktada birbirlerinden destek alarak sorunlarının üstesinden gelirler.

O dönemde Hollywood sinemasının erkek ve kadın karakter algısı genel olarak erkeği daha baskın, kadını ise “erkeğine” bağımlı ve bireysel kararlar almaktan uzak bir karakter olması üzerine kuruluydu. Filmin bu bağlamda Hollywood sinemasına yeni bir soluk getirdiği söylenebilir. Film boyunca hikayenin kırılma anlarında karakter değişimleri oldukça stratejik hamlelerle verilir. Özellikle hikayenin çözüm bölümünde, iki karakter de filmin başında bulundukları noktadan bambaşka bir yere gelmişlerdir ancak filmin bunu o kadar doğru bir şekilde işler ki tek bir noktada inandırıcılık problemi çekmez.

Şu iki replik filmi adeta özetler nitelikte:

– Ben aslında hiç böyle biri değildim Louise. Sanırım ben delirdim.
– Sen hep böyleydin Thelma. Sadece kendini göstermek için tek bir fırsatın olmadı.

– İlker Sönmez

Sultan, Kartal Tibet (1978)

“Sultan”ların Mücadelesi

Türkan Şoray denilince aklımıza Selvi Boylum Al Yazmalım, Vesikalı Yarim, Bodrum Hakimi filmleri gelse de, onun olgunluk döneminin en iyi ürünü olan ve ona “Sultan” adı veren Sultan filminin lezzeti bir başkadır.

Sultan; gece kondu semtinde, dört çocuğuyla dul yaşar. Sultan, zenginlerin evlerine temizliğe gider ve güzelliği dillere destan batta başına beladır. Mahalle muhtarının oğlu aynı zamanda minibüsçülük yapan Kemal ve mahallenin bakkalı Sultan’a vurgundur. Çapkınlığıyla nam salmış Kemal, Sultan’ı elde etmek için evlenmek vaadiyle kandırır.

1978 yapımı filmde olaylar böyle gelişirken, filmin arka planında yoksulluğu, göç gerçeğini, gecekondu mahallesindeki zorlu hayatları ve dul bir kadının yaşam mücadelesini görürüz. Türkan Şoray, Sultan karakterine öyle bir can vermiştir ki, filmi adeta sürükler. Varoş bir semtte hem dört çocuk hem de gecekondu hayatının dayattığı zorluklarla baş etmek zorunda kalan Sultan’nın mücadelesini gerçekçi bir dille anlatan film Türk sinemasının yüz aklarındandır. Filmde kadınların farklı sorunları Sultan’ın komşuları üzerinden yüzeysel olarak da olsa anlatılır.Türkiye’de kadın olmanın üstelik yoksullukla mücadele etmek zorunda kalan bir kadın olmanın zorluklarını dile getiren film mutlu bir sonla bitse de bu topraklarda “Sultan”ların zorlu mücadelesi devam etmektedir.

Kartal Tibet’in yönettiği, Yavuz Turgul’un senaryosunu yazdığı, müziklerini Cahit Berkay’ın yapttığı filmin kadrosu da bir yıldızlar geçidi: Türkan Şoray, Bulut Aras, Şener Şen, İlyas Salman, Adile Naşit, Erdal Özyağcılar, Güzin Özyağcılar, İhsan Yüce…

– Kaan Okan Çelik

Şalvar Davası, Kartal Tibet, 35mm (1983)

Köyün erkeklerinin zulmüne karşı ayaklanıp birlik olan kadınların öyküsünün anlatıldığı film 1983 yapımı. Başar Sabuncu’nun, Aristophanes’in ilk defa MÖ 411 baharında sahnelenen ve tiyatro tarihinin ilk savaş karşıtı oyunlarından birisi olarak kabul edilen Lysistrata adlı eserinden sinemaya uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda Kartal Tibet oturuyor. Tiyatro oyununda, erkeklerinin savaştan dönmelerini beklemekten usanan kadınların savaşa son vermek için savaş bitene kadar erkeklerle yataklarını paylaşmama kararı almaları işlenirken, bu olay filme, erkeklerin zulmünden bıkan kadınların bu zulüm sona erene kadar erkeklere yatak ambargosu uygulamalarını anlatıyor. Kadın erkek eşitsizliğini ve kadının toplumdaki rolünü trajikomik bir dille anlatan filmin başrollerinde -ilk başrollerinden birinde oynayan- Şener Şen’e Müjde Ar eşlik ediyor. Film, Şener Şen’in mobileti, yine Şener Şen’in efsanevi abdest sahnesi, Müjde Ar ve kadınların kurdukları zilli uyarı sistemi, Şener Şen’in kara çarşafa girmesi ve kendisiyle özdeşleşen efsanevi güneydoğu şivesi (ki filmdeki köy güneydoğuda bile değildir) ve köy kahvesinde “Okuyun, insanlık öğrenin.” cümlesine “İnsan değiliz, erkeğiz çok şükür.” gibi efsane diyaloglarıyla hafızalara kazınmıştır.

– Mehmet Can Mıcık

The Help, Tate Taylor (2011)

Irkçılık hikayesini ve kadına şiddeti, zulmü, dışlamayı hep erkeklerin dilinden, ellerinden izledik. Fakat bir film var ki, sinemada birçok kez izlediğimiz bu konuları kadınların tarafından anlatsın: The Help. 2011 yapımı film aynı zamanda Jessica Chastain ve Viola Davis ile tanışma filmimdir de. Beyaz ve hali vakti yerinde kadınların hizmetçileri olan siyahi kadınlara yaşattıkları zulmü, dışlamayı anlatan film 4 dalda Oscar adayı olup Octavia Spencer’a En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazandırmıştır. Filmin ironik bir tarafı var: Bu zengin kadınlar sadece siyahileri değil, kendisi gibi olmayan beyazları da dışlıyor. Bryce Dallas Howard, canlandırdığı dışlanmış ve arkadaşsız karakter ile klişe olacak ama seyircinin yüreğini dağlıyor. İronik kısım da burada beliriyor: Zengin kadınlar topluma ayak uydurmuş tipler. Irkçılıkları, öyle olmaları, herkesin öyle olması gerektiğinden geliyor. Kocaları neyse, onlar da öyleler. Ama özünde sadece, kötüler. The Help, kadının kadına zulmünü, ırkçılığı ve güvenmenin ne kadar zor olduğunu ince ince işleyen 2 saat 26 dakikalık bir drama şaheseridir.

– Valerii Ege Deshevykh




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir