Makroekonominin kurucusu olarak betimleyebileceğimiz John Maynard Keynes’in iktisadi düşüncesini bu yazıda öncelikle Birinci Dünya Harbi’nin kapı araladığı 1929 Buhranı ile beraber gelen kriz sürecini ve bu süreçte çözüm önerileri sunan klasik iktisatçıların düşüncelerini eleştirmesi ışığında teorisini açıklamaya çalışacağız. Daha sonra Keynes’in para kuramını da inceleyerek bu teorisini daha detaylı bir biçimde görmeye çalışacağız.

Birinci Dünya Savaşı insan kaybının yanında tehlike arz edecek ekonomik bunalımlara da davetiye çıkarmaktan geri kalmayan, ülkelerin kendi çıkarları uğruna kurnazlıklar yapmaktan çekinmediği oldukça yıkıcı bir savaştı. Keynes, Cambridge’de doğmuş ve yine İngiltere’de çeşitli üniversitelerde öğretim üyesi olarak çalıştıktan sonra bu yıkıcı savaşın başında hazinede görev almaktaydı. Versailles Anlaşmasının imzalanmasının ardından da bu görevinden istifa etti. Çünkü bu anlaşmada meçhul durumlar yaratılarak Almanya’dan ağır ödemeler alınması düşünülmüştü. Keynes’e göre bu düşünceler daha sonra yeni dünya savaşlarını tetikleyebilirdi. Nitekim bu konu hakkında istifasından sonra kaleme aldığı “Barışın Ekonomik Sonuçları” adlı yapıtında şöyle yazar:

“Eğer Orta Avrupa’yı kasten yoksullaştırırsak, intikamın da korkunç olacağının kehanetini verme cesaretini kendimde bulurum. Uzun süre geçmeden birbirine yakın güçler arasında öyle bir sivil savaş göreceğiz ki, (…) kim kazanırsa kazansın bu savaş bizim kuşağın uygarlığını ve ilerlemesini yok edecektir.”1

Avrupa’yı kasten yok eden bu savaş pek çok ekonomik krize kapı aralamış fakat bunlardan en büyüğü olan 1929 Buhranı dahil pek çok ekonomik depresyonun altında kalanlar klasik iktisadın görüşlerinin yetersizliğinin farkına varıp bu teoriden sıyrılarak Keynes’in iktisat teorisine olan düşüncelerinden istifade ederek bir düzene girmeyi başarmışlardır. 1936 yılında yayınladığı “İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi” isimli eseriyle (Biz kısaca “Genel Teori” olarak alacağız) beraber kurulan makroekonomik sistem bu depresyonları çözebilecek zemini oluşturmuştur.

Keynes, kendi tanımında kendisinden önceki iktisatçıları klasik iktisatçılar olarak belirtir. Keynes ayrıca bu ifadeyi ilk kez Karl Marx’ın kullandığını ve onun tanımında Ricardo ve James Mill ile beraber onlardan önce yaşamış iktisatçıları içerdiğini söyler. Bu hatırlatma ile beraber Keynes bu kümede bir değişiklik yaparak Ricardo’dan sonra gelen J. S. Mill gibi Ricardiyen iktisat teorisini temellendiren kişileri de “klasik okul” içine yerleştirir. Biz de genel olarak ele alacak olursak Adam Smith’in 1776 yılında yayınladığı Ulusların Zenginliği isimli eserinden 1930’lara varan dönemde iktisadi sorunlar üzerinde düşünen bilim adamlarını “klasik iktisatçılar” kümesinde toplayabiliriz.

Klasik Okul’un temel tezi kapitalist ekonominin sürekli bir biçimde tam istihdamda denge halinde ulaştığıdır. Tam istihdamın olamadığı kopma dönemlerinde ise piyasada yer alan “bilinmeyen güçler“in yardımıyla tekrar denge haline gelmesidir. 1929 Bunalımı ise bu denge halinin korunamadığına dair en büyük delil olarak ortaya çıkıp klasikçilerin görüşlerinin yetersiz olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Para Üzerine Bir İnceleme” metnini odak noktası yaparsak Keynes’in de kısa zamanlı aralıklarda ekonomik güçlerin tam istihdamı sağlayabileceği görüşüne bağlılığını sürdürdüğünü söyleyebiliriz. Bununla beraber paraya atfettikleri bazı özelliklere de katılmaya devam etmiştir. Daha sonra Genel Teori metninde de geçmişe bakarak klasiklere olan katılımına dair bir öz eleştiri yapacaktır:

“Para Üzerine Bir İnceleme’yi yazmaya başladığımda, hala paranın etkisini sanki sunu ve istemin genel kuramından ayrı bir şeymiş gibi kabul eden geleneksel çizgi boyunca hareket ediyordum.”2

Keynes’in ifadesiyle klasikçiler paranın ekonomide temel bir etken olduğunu kabul etmeyip onun sadece bir dolaşım aracı işlevi gördüğünü ve üretimin temelini de “Say Kanunu” üzerine inşa edilip üretimin her zaman tam istihdam düzeyinde belirlendiğini savunduklarını söyler. Say Yasası en öz tabiriyle “her arz kendi talebini yaratır3 biçiminde anlatılır. Bu yasaya göre para piyasası her zaman denge içindedir. Birey sahip olduğu/elde ettiği parayla ‘hemen’ mal talebinde bulunur. Klasik kuramın özünü oluşturan bu yasadan da görülebileceği üzere teori kapsamında asla aşırı üretim gibi krizler ortaya çıkmaz. Klasik iktisadın bu özelliklerine karşın Keynes, paraya zamansal boyutunda önem vermiştir. Borçların, sözleşmelerin olduğu belirsiz bir gelecek ile geri dönüşü olmayan bir zamanda kalan bir ekonomi modelinin gerçekliğini öne çıkarmıştır. Keynes, 1929 Bunalımı’nın talep eksikliğinden kaynaklandığını söyleyerek eleştirerek krizi “Efektif Talep” ve “Marjinal Etkinliğin Çöküşü” gibi kavramlarla açıklamaya çalışır.

Keynes, Efektif Talebi istihdam teorisinin özü olarak betimleyerek tanımlamaya çalışır:

“Girişimcinin istihdam etmeye karar verdiği emek miktarı, N, toplumun harcaması beklenen tüketim miktarı, D1 ve yeni yatırım için ayırması beklenen miktarı, D2, biçiminde ifade edilen miktarla toplamına (D) bağlıdır. D ise daha önce yukarıda da adlandırdığımız gibi efektif taleptir.”

Böylelikle efektif talebi tüm ekonomi sistemi içindeki istihdam ve (milli) gelir düzeyini belirleyen, girişimcilerin de öngörülür üretim miktarına göre yatırımlarının ve tüketimlerinin toplamından meydana gelen bir bütünü temsil eder.

Sermayenin marjinal etkinliği, sermayeden elde edilmesi beklenen gelir ile o sermayeyi üretmenin maliyeti arasındaki ilişkidir. Girişimciler sermaye malı aldığında ondan elde edeceği veya elde etmeyi umduğu getiriyi ulaşma hakkına kavuşur. Bu hakka karşılık sermaye malının arz fiyatı bulunur. Keynes arz fiyatıyla, bu malın üretici için yeniden üretimi konusunda uyaracak fiyatı kast eder. Sermaye malından beklenen hâsıla ve sermaye malının arz fiyatı arasındaki ilişki yani söz konusu türde sermayenin bir birim daha fazla üretilmesi nedeniyle beklenen hâsıla ve söz konusu ilâve birimi üretme maliyeti arasındaki fark bize söz konusu türdeki sermayenin marjinal etkinliğini vermektedir.

“Sermayenin marjinal etkinliğini, yaşam süresi boyunca sermaye malından elde edilmesi umulan getirinin sağladığı yıllık gelir serilerinin bugünkü değerini, söz konu sermaye malının arz fiyatına eşitleyen iskonto oranı olarak tanımlıyorum.”5

Belirsizlik olgusunu da bu kavram çerçevesinde düşünürsek, gelecekle ilgili tüm belirsizliklerin sermayenin marjinal etkinliğini düşürerek likidite alternatifinin kullanımını artırır. Likitidite, para ve mali varlıklar arasındaki tercihi ifade eder. Likidite alternatifinin yönetimine olan artışın da faiz haddinde artışına sebep olacağını ve böylece bunalımlara kapıların aralanacağı söylenebilir.

John Maynard Keynes’in 1929 Bunalımı doğrultusunda incelediğimiz iktisadi düşüncesini, Keynes’in para kuramı ile beraber açıklarsak teorisini daha detaylı bir bakış açısıyla görebiliriz. Keynes’in paraya atfettiği niteliklere bakacak olursak birinci özellik paranın, “hem uzun ve hem de kısa dönemde, para otoritesinden ayrı tutulduğunda ve özel girişim söz konusu olduğunda, sıfır ya da hiç değilse küçük üretim esnekliğine sahip olmasıdır.”6 bu özelliği belirtmesinin hemen ardından üretim esnekliğini de; üretimde kullanılan emek miktarının, söz konusu ürünün bir biriminin satın aldığı emek miktarı artışı karşısındaki değişimi7 olarak tanımlar. Demek ki, para, kolay kolay üretilemez. Emek ise ücret birimi cinsinden fiyatı arttığından miktarları artırmak için girişimciler tarafından para üretmede istenildiği gibi kullanılamaz.

Paranın ikinci özelliği ikâme esnekliğinin sıfır ya da sıfıra yakın olmasıdır. Bununsa anlamı, paranın mübadele değeri arttıkça, önemsiz ölçüde de olsa para metanın imalâtta ya da sanayide kullanılması dışında, diğer unsurlan paranm yerine ikâme etme eğiliminin olmamasıdır. Buradan, paranın faydasının sadece mübadele değeri çerçevesinde ortaya çıktığı ve dolayısıyla da, her ikisinin de pari passu (eşit katılımıyla) artıp azalmasının, paranın özelliği olarak kendisini göstermesi sonucunu doğurur. Bunun sonucunda da, paranm mübadele değeri arttıkça, rant unsurlarında olduğu gibi, parayı diğer unsurlarla ikâme etme motifi ya da eğilimi olmayacaktır.

Paraya atfedilen üçüncü nitelik, ücret biriminde yaşanacak bir düşüşün daha fazla likidite anlamına gelmesi ve parasal değerlerin düşerek toplumun toplam servetine oranla daha fazla para stoku oluşmasına neden olabilmesidir.

Keynes’in paraya atfettiği nitelikler de göz önünde bulundurulursa klasikçilerin teorisine bir başkaldırı ile karşılaşırız. Tam istihdam varsayımlarını reddeder üretim, tüketim ve fiyat gibi ekonomik temel unsurların farklı parametrelerde tekrar tanımlanması/görülmesi gerektiğini söyler. Klasiklerin Miktar Teorisi, para miktarında olacak herhangi bir değişimin üretim ve istihdamı etkilemediğini anlatır. Keynes’in karşı çıkışı tasarruf kavramı ile olur. Çünkü kimileri tasarruf edip ellerinde para tutmayı ve arzu ettikleri malları almayı hedeflerler. Bunun için aynı zamanda senet, borç gibi olguları kullanabilirler. Say Yasasının arzuladığı ütopik düzen karşısında yer alan bu istikrarsızlık ise üretim ve istihdamı etkiler. Paranın bu olguları olumsuz yönde değiştirme gücü yine ilgili olarak talep eksikliği ve üretimin marjinal etkinliğinin çöküşü ile beraber 1929 gibi bunalımlara kapı aranabileceğini göstermiştir. İktisadi düşünceye kazandırdığı makroekonomik yaklaşım ile beraber bu bunalımın çözülmesinde zemini oluşturmuştur.

1: Keynes, John M., “The Economic Consequences of the Peace“, Merchant Books, 2009. p. 117.

2: Keynes, John M., “İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi“, Kalkedon Yayınları, 2010. s. 8.

3: Keynes, “İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi“, s. 26.

4: Keynes, “İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi“, s. 35.

5: Keynes, “İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi“, s. 123.

6: Keynes, “İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi“, s. 198.

7: Keynes, “İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi“, s. 199.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın