İngiltere tarihi ile ilgili film ve dizileri saymaya kalksak yalnızca isimlerinden küçük bir kitapçık oluşturabiliriz dersek sanırım yanlış olmaz. Sadece Kraliçe I. Elizabeth dönemi ile ilgili olanlar içinse bu kitapçıkta 3-4 sayfa ayırmamız gerekirdi. (Tek başına bu filmle aynı isme sahip 3 film daha var düşünün.) Kraliyetlerin tarihi ve çeşitli taht kavgaları öykülerinin oldukça ilgi çekici olduğu yadsınamaz bir gerçek. Fakat İngiliz Kraliyet Ailesi ile ilgili o kadar fazla film çekildi ki böyle yapımların öne çıkması için artık farklı bakış açılarına ihtiyaç var. (The Favourite için Lanthimos’a selamlar.) Aksi halde “unutulup gidecek bir kostümlü drama daha mı” düşüncesi akla geliyor istemeden.

Bitmek tükenmek bilmeyen bu İngiliz Kraliyet Ailesi hikayelerinden biri de Kraliçe Elizabeth ve İskoçya Kraliçesi Mary Stuart’ın 16. yüzyılda yaşadıkları taht rekabeti. 16 yaşında Fransa kraliçesi olan, 18 yaşında dul kalan Mary, yeniden evlenmesi için yapılan baskıya karşı gelir. Onun yerine ülkesi İskoçya’ya dönerek hakkı olan tahtı geri ister. Ama İskoçya ve İngiltere, I. Elizabeth’in yönetimi altındadır. Erkeklerin dünyasında kadın hükümdarlar olarak ikilinin bağımsızlığa karşı evlilik oyununu nasıl oynayacaklarına karar vermeleri gerekmektedir. Sembolik bir hükümdardan daha fazlası olmaya kararlı olan Mary, İngiltere tahtında hak iddia ederek Elizabeth’in hükümdarlığını tehdit eder. Her iki sarayın içindeki ihanetler, isyanlar ve komplolar iki tahtı da tehlikeye sokar ve tarihin akışını değiştirir.

Filmi yöneten Josie Rourke, esasen bir tiyatro yönetmeni ve bu onun ilk sinema filmi. Senaryo Beau Willimon tarafından, John Guy’ın “Queen of Scots: The True Life of Mary Stuart” isimli biyografisinden uyarlanmış. Mary’i Saoirse Ronan, Elizabeth’i ise Margot Robbie canlandırıyor. Saoirse Ronan o kadar iyi ki perdede, kızıl saçları ve kocaman mavi gözleriyle göründüğü her an sizi etkisi altına alıyor. Bir kraliçenin asaletini, gücünü, çaresizliğini, her duygusunu bütün bedeniyle veriyor, rolüyle mükemmel şekilde bütünleşiyor. Ödül sezonunda görmezden gelinmesi çok üzücü. Fakat bu muhteşem performans filmi kurtarmaya yetmiyor. Öncelikle Margot Robbie, Elizabeth rolü için o kadar yanlış bir seçim ki. Bu rol için fazla “sarışın Hollywood yıldızı” yüzü ve aurasına sahip. Zaten bu nedenle oyuncuyu çirkinleştirmek için ellerinden geleni yapmışlar. Garip bir burun protezi ve suçiçeği izleri kullanarak. Buna rağmen Margot Robbie’nin “benim bu filmde ne işim var” hissi perdeden izleyiciye geçiyor. Zaten kendisi de rolü kabul ederken tereddüt ettiğini söylemiş. Hakkını vermek gerek, oyunculuğu kötü değil, ona verileni en iyi şekilde yapmaya çalışmış fakat yönetmenin karakter yaratımı sorunlu ve gerçek dışı. Erkeklerin baskılarına rağmen 44 yıl tek başına tahtta kalan, tarihin en saygı duyulan hükümdarlarından biri olarak bilinen Kraliçe Elizabeth, nedense sürekli ağlayan, aciz, kıskanç ve histerik bir kadın gibi gösterilmiş. Mary’i yüceltmek adına Elizabeth’i harcamışlar sanki. Üstelik film, oldukça feminist bir bakış açısıyla çekilmiş ve kadın hükümdarların erkek üstünlüğüne nasıl karşı geldiklerini anlatmak çabasında fakat Elizabeth sürekli danışmanlarını dinleyen, ne yaptığını pek de bilmeyen bir kraliçe olarak yazılmış. Bu da hikayenin temeline zarar veriyor. (Bu noktada Cate Blanchett’in unutulmaz Elizabeth performansı geliyor akla birden.)

Biyografik bir kitaptan uyarlanan senaryoda tarihi gerçeklere biraz daha uyulmasını beklersiniz. Fakat yazarın gerçek dışı fantezileri daha ön planda gibi. Mary ve Elizabeth’in asla gerçekleşmemiş ve dönemin koşulları gereği de gerçekleşmesi pek mümkün olmayan buluşma sahnesi o kadar gerçek dışı ki. Perdelerin arasından birbirlerine ulaşmaya çalışan kraliçeler oyunu teoride çok dahiyane bir fikir gibi görünmüş olsa gerek. Bir tiyatro oyununda olsa evet, farklı bir sahneleme fikri diyebilirdik. Ama tarihi gerçeklere dayalı bir sinema filminde sadece eğreti duruyor. Bu sahnedeki diyaloglar da aynı şekilde karakterlerin kişilik yapılarına ve motivasyonlarına ters gibi. Yönetmen, taht rekabeti içinde bir kadın dayanışmasını anlatmak ve aynı acıları çektiklerini göstermek istemiş ama bunun daha ikna edici bir yolu bulunabilirdi. Bütün bu olayların 16 yıl içinde cereyan etmesi ve buna rağmen iki kraliçenin de yaşlanmaması ve film boyunca 20’lerinde görünmeleri de bir yerden sonra göze batıyor. Tabii ki tarihi dramalarda hiçbir zaman katıksız gerçeklik görmeyiz ama mantığın dışına bu kadar taşmasalar daha iyi olur sanki.

Yönetmenlik adına da yeni hiçbir şey görmüyoruz filmde. Defalarca anlatılmış bir hikayeyi ele almaya kalkıyorsanız farklı bakış açılarına ihtiyacınız var. Saray koridorlarında hışımla yürüyen insanlardan, nedimelerin mum ışığında kraliçe giydirmesinden, acemice çekilmiş küçük savaş sahnelerinden fazlasına. Bütün bunlara rağmen şunu da söylemek gerekiyor, film kendini bir şekilde izletiyor. (Büyük oranda Saoirse Ronan sayesinde.) Asla sıkıcı değil. Özellikle benim gibi tarihin bu dönemine merakınız varsa, kim bilir kaçıncı kez aynı şeyi gördüğünüzü bilmenize rağmen yine de izlersiniz. Çünkü anlatılanlar ne olursa olsun ilgi çekici. Entrika, aşk, kraliyet savaşları, kostümler ve tarihi mekanlar… Her zaman sizi bir yerden yakalar. Fakat dediğim gibi, sayısını unuttuğumuz Elizabeth dönemi filmleri arasından sivrilmek için bundan çok daha fazlası gerekiyor.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın