Sinema tarihi birbirinden başarılı ve kaliteli yönetmenler ile doludur. İlklere imza atanlar, muhteşem aksiyonlar çekenler, unutulmaz dramları yaratanlar. Say say bitmez… Yalnız sinema tarihine baktığımızda ‘ilginç’ olarak nitelendirebileceğimiz sayılı yönetmen vardır ve bunlardan biri de kesinlikle David Lynch’tir. Keza en iyi saça sahip yönetmen dersek de büyük ihtimal başı çekecek tek isim David Lynch’tir. İlginç kişiliği, kafayı allak bullak eden filmleri ve anlamsız ama bir o kadar açık sözlü demeçleri ile Lynch sinema tarihinin görüp görebileceği en değişik isimdir. Onun farklı tarzı ve karışık yapısı da ilgimizi çeken tarafı olsa gerek. Yaptığı filmleri anlamasak dahi nedense seviyor, sayıyor ve en önemliler arasında gösteriyoruz. Merak etmeyin, Lynch’in kendisi de bazen ne yaptığının farkında değil; sadece yapıyor. Çünkü neden yapmasın?

20 Ocak 1946 doğumlu David Lynch’in gelecek planında esasında sinema yapmak yoktu. Kendisi yönetmenliğinin yanında tanınmış bir de ressamdır ki eğitimini aldığı ilk meslek plastik sanatlardır. Çizim merakı daha çocukluğundan beri vardır. Karıncaları izlemeyi seven Lynch, havalı olduklarını düşündüğü için sürekli cephane ve silah çizermiş. Resimden sinemaya geçiş öyküsü ise epey bir ilginçtir: Üniversite döneminde kütüphanede gördüğü bir tablo ve aynı anda pencereden gelen rüzgar uğultusu sonrası ‘neden resimleri oynatmıyorum’ diye kendine sormuş, sormasının ardından da bunu icraata dökerek şöyle bir kısa film çıkarmış:

Ne anladınız? Büyük ihtimal hiçbir şey. David Lynch’in filmlerindeki en büyük sorun filmlerinde bir anlam aranması, anlam çıkarılmaya çalışılmasıdır. Kendisi, sinemayı bir beyin ferahlatma jimnastiği gibi görüyor esasında. Aklındakileri tek tek kağıda döküyor sonra da sinema perdesine aktarıyor. Filmlerindeki rüya imgeleri de biraz bundandır. Sinema onun için bir zevktir. Kendisi de röportajlarında mümkün mertebe filmlerinde ne yaptığını kendisinin de bilmediğini dile getirir. O sebeple yazımın devamında filmlerinin imgelerini, metaforlarını veya alt metinlerini çözümleyeceğimi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Slavoj Zizek’in sadece Lost Highway için yazdığı koca bir kitap vardır ki aslında koca bir zahmettir bu. David Lynch’in filmleri siz ne anlamak isterseniz odur. Bir anlam yüklenilmek zorunda değildir. Anlamsızdır; zaten filmlerini güzel yapan da bu anlamsız, karanlık ve tiksindirici yapısıdır. Bu kasvetli tarafı da yapmacık değil, bizzat çocukluğundan beri gelen bir ruh halidir. Yaşadığı mahallenin kasvetli havasını ileriki yaşlarında öve öve anlatacak olan Lynch, çocuk cesedinin 5 gün boyunca sokakta kaldığı bir mahallede büyümüştü. Mahallesindeki çarpıklık, cinayetler, morg onu bu tarz şeyleri sevmeye itmişti belki de.

İlk kısa filminin ardından Lynch işi çok sevmiş ki devamını getirmeye karar vermiş. Kariyerinde 10 tane filmi olan yönetmenin hiçbir filmi kısa filmleri kadar karanlık ve ürpertici değildir. Pennsylvania Güzel Sanatlar’da okurken yaptığı kısa filmlerden bir diğeri The Alphabet ve The Grandmother’dır ki ikincisi izleyebileceğiniz en enteresan kısa filmlerden biridir.

Lynch, ressamlık eğitimi tamamladıktan sonra kısa filmler ile başlattığı sinema aşkını geliştirmek için Los Angeles’a taşınır ve orada ilk uzun metrajı olan Eraserhead’i çeker. Los Angeles hakkında bir bilgi gireyim: Los Angeles’ta yaşadığı sürece hep aynı yerde yemek yermiş. Her neyse… Eraserhead, sinema tarihinin en ilginç ve en rahatsız edici filmlerinden biri olmaya adaydır. Siyah beyaz çekilen filmde garip bir adamın sevdiği kız ve ailesiyle olan çarpık ilişkisi ayriyeten sokakta bulduğu uzaylı olup olmadığı belli olmayan bir bebeğe bakma hikayesi anlatılıyor. Filmin atmosferi alabildiğine iç karartıcı, karakterleri nefret ettirip tiksindirecek derecede kasvetli ve ana karakterin bebek ile olan ilişkisi rahatsız edici olabiliyor. İlk uzun metrajı ile sert ve iyi bir giriş yapan Lynch daha da Eraserhead gibi insanı boğan bir film çekmedi. Onun yerine insanların algılarıyla oynayan, onlara ‘yahu ben ne izliyorum’ dedirten filmler yapmayı tercih etti.

David Lynch, 3 senelik bir molanın ardından sinemaya geri dönüş yapar.. 1980 yılında, çektiği The Elephant Man, sinema tarihinin en iyi dramlarından biridir ki benim açımdan bakarsak kamu spotu olarak izletilmesi gereken de bir şaheserdir. Lynch, daha çok birazdan bahsedeceğim Blue Velvet, Lost Highway ve Mulholland Drive 3’lüsü ile tanınır; halbuki en harika çalışmalarından biri kesinlikle The Elephant Man’dir. Gerçek bir şahsiyeti anlattığı film güzellik gibi soyut bir kavramın dışta değil içte olduğunu acı ve sert bir şekilde anlatıyor. Hastalık sebebiyle yüzü ve vücudu dezenformasyona uğramış bir adamın sirk sahnelerinden alınıp kendisi ile ilgilenilmesi ve beyefendiye doğru evrilmesinin anlatıldığı filmde yaratıkların bile bir kalbi olduğu, herkesin sevebileceği aşırı dramatik bir şekilde gösteriliyor. Akademi’de 8 dalda aday olan film ne yazık ki hiçbir ödülü alamadı. Zaten Lynch’in kariyerine 13 Akademi adaylığı olmasına rağmen hiç ödülü yoktur.

Lynch daha sonra Dune gibi arkasında koca bir evren barındıran ilk saf bilimkurgu-uzay temalı filmini çeker. Dune hayranları için -yorumlara göre- tatmin edici olan film Lynch’in filmografisindeki en garip 2 filmden biridir esasında. Lynch gibi birinin bilimkurgu-uzay temalı bir savaş filmi yapmış olması şimdi geriye bakınca epey bir ilginç duruyor. Yine de işini harika yaparak Dune hayranlarını yüz üstü bırakmaz ve sinema tarihine başarılı bir uzay filmi yapar. Dune sonrası Lynch en popüler 3 filminden biri olan Blue Velvet’i çeker. Blue Velvet onun çılgınlığında bir diğer tepe noktası olur. Diğerlerine göre anlaşılması daha kolay ama içinde bilimum manyağın olduğu, değişik bir senaryosu vardır filmin. Blue Velvet sonrası 4 sene ortadan kaybolan yönetmen ardından Wild at Heart ile geri dönüş yapar ve Blue Velvet’in bir tesadüf olmadığını, cidden böyle manyak karakterleri ve hikayeleri sevdiğini bir kez daha gösterir. Wild at Heart, Blue Velvet’in hiçbir bağı olmayan kardeşi gibidir. Wild at Heart, Cannes Film Festivali’nde en iyi film seçilir.

Sinemanın ardından Lynch televizyona giriş yapar ve kült bir çalışmaya dönüşecek olan Twin Peaks’i çeker. Bugünlerde kendisi tarafından yenisinin çekildiği dizi dönemin en enteresan dizilerinden biri olur. Lynch’in hayal gücünün sınırlarını bir kez daha zorladığı, izleyenlerin etkisinden günümüzde bile hala çıkamadığı çok sağlam bir yapısı vardır. Filmlerine nazaran anlaşılabilir hikayesi de diziyi izlemeniz için epey makul bir sebep. 2 sene süren dizinin ardından Lynch tekrar ortadan kaybolur ve yepyeni, Zizek’e kitap yazdıracak projesi ile 4 sene sonra geri döner. Lost Highway, Lynch’in sınırlarını bir daha zorladığı, izleyenin apışıp kaldığı bir çalışma olur. Öyle bir film ki koskoca sinema yazarı Zizek film hakkında kitap yazsın. Ararsanız onlarca imge, metafor, simge çıkartabileceğiniz film karısını öldürdüğü için hapse atılan bir adamın bir anda şekil değiştirip başka bir adama dönüşmesini anlatıyor.

Lost Highway sonrası kariyerinin en sıradan filmi olan The Straight Story’yi çeker. Adı üstüne film düz bir hikayeden ibarettir. Hala onun çektiğine inanamadığım bu yol filmi yaşlı bir adamın hikayesini anlatıyor. Sıradan, basit ve sade bir film olan The Straight Story, Lynch’in filmografisinde en çok sırıtan filmdir. 2001 yılına gelindiğinde yönetmen bu sefer karşımıza Mulholland Drive ile çıkar. Dikkat ederseniz filmler arasında hep yıllar var ki bu onun filmleri zevk için çektiğinin de bir kanıtı olarak gösterilebilir. Mulholland Drive, diğer filmlerine nazaran daha oturaklı bir filmdir; Lynch bu sefer kurgu ve senaryo yeteneğini konuşturmuş, hikayenin başını ve sonunu birbirine muhteşem bir şekilde bağlayarak seyirciyi şaşırtmayı başarmıştı. Naomi Watts’ın muhteşem oyunculuğuyla da film iyice taçlanıyordu. Lynch’in en sevdiğim filmlerinden biri Mulholland Drive’dır çünkü bu filmde o manyak tarafını bir köşeye bırakmış ve daha çok senaryonun konuştuğu, olay örgüsünün olduğu bir film yapmıştır. Anlaşılabilir bir film olması bile filmin Lynch nezdinde sadeliğini gösteriyor. Ardından 5 sene daha ortadan kaybolan yönetmen 2006’da Inland Empire ile geri döner ama maalesef izleme şansına erişemediğim için bir yorum yapmak istemiyorum.

Lynch, bir tabloda gördüğü ilginç silüetler sonrası kafasındakileri sinema yapabileceğini farketti. Yukarıda da bahsettiğim gibi en büyük sorun, filmlerinde bir anlam aramaktır. Lynch’in Tarkovsky’ye benzeyen bir yanı vardır fakat Lynch’in sineması daha karanlık ve daha absürttür. Tarkovsky gibi o da sadece kafasından geçenleri film yapar fakat Tarkovsky seyirci hiçbir şey anlamadığı için övünürken Lynch, hiçbir şey anlatmadığını hatta onlar gibi kendisinin bile hiçbir şey anlamadığını ifade etmekten çekinmez. Lynch birçok yönetmene nazaran daha dürüst biridir. Kendisine sorulan filmlerin için yerleştirilen reklamlar hakkında ne düşünüyorsunuz sorusuna ‘BULLSHİT’ diye cevap vermesi açık sözlülüğünün ve sinemayı ticari olarak görmediğinin bir kanıtıdır. Sevimli biri gibi dursa da, garip yanları da vardır. Bu yazacağım sizi ondan soğutmasın: Bazen rahatlamak adına ölü hayvanları kesip otopsi yaptığını söyler. Çıkardığı iğrenç görüntüyü de fotoğraflayıp sergilermiş. Bunlar işte hep çocukluk.

David Lynch epey de sosyal biridir. Radyo programı yapmışlığı, reklam klibi çekmişliği hatta müzik kayıt etmişliği bile var. Sanırım bir tek müzikte çuvallıyor çünkü sesi çok kötü. Konferanslara katılıp konuşmacı olmayı, filmleri yorumlamayı da pek bir seviyor. Katıldığı bir konferansta kendisine yöneltilen ‘yaratıcılık için meditasyon yapıyor musunuz?’ sorusuna: “Evet, her gün kesinlikle meditasyon yapıyorum.” cevabını vermiştir. Lynch, yaratıcılığına epey dikkat eden biri. Sırf yaratıcılığını azaltabilir diye psikoloğa gitmemişliği vardır. Gene sosyalliği üzerinde durursak 1995 yılında çekilen ve içinde 40’a yakın yönetmenin yer aldığı Lumiere et Compagnie adlı deneysel çalışmada da yer almıştır. Lumiere’lerin zamanında kullandığı kamera ile 3 planda ve 30 saniyede çekilmesi gereken kısa filmde Lynch, kendine düşen payda ne kadar farklı bir adam olduğunu bir kez daha kanıtlar.

Sözün özü, ilginç bir kişiliğe sahip olan David Lynch, aklından geçenleri sinema yapmayı seven biri. Onun için sinema kafasını rahatlamak ve biraz eğlenmek demek. Filmlerinde kendisinden noktalar görmeniz mümkün. Blue Velvet’te karıncaların bolluğu onun karınca sevdasındandır. Kişiliğini filmlerine yansıyan Lynch’in filmlerinin kasvetli ve karanlık olması şaşılacak bir şey değil. Bu onu sinemamızın avant-garde kişiliklerinden biri yapıyor. Neden bir David Lynch filmi izlemeliyim diye sorarsanız sanırım bunun cevabını veremem. Bir sebebi yok. Sadece izleyin derim. Bu devirde bu kadar farklı ve kendine has filmleri olan birini bulmak gerçekten zor.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın