Search
EKİBİMİZ
porno izle- Canlı Bahis Siteleri- canlı casino siteleri- ngsbahis yeni giriş- enbet giriş adresi-

Hep Gülen Adam: Robin Williams

Birçok şey yazılabilir Robin Williams hakkında. Yazılır yazılmasına da, söze nasıl başlanır bilinmez. Kimileri vardır bu hayata ‘öylesine’ bir uğrar. Yaşar gibi yaşar ve ardından da yokluğa karışır. Bu yokluk öyle bir yokluktur ki, hayata “gerçek” anlamda bir şeyler bırakamadan göçer gider bu dünyadan. “Ölmek” kelimesi birçok anlamı barındırıyor içinde. Doğarsın, büyürsün, ‘yaşarsın’, ardından ölürsün. Bu, bu kadar basittir aslında. Fakat, size bahsettiğim ‘öylesine’ insanlar var ya hani, işte bu kelimenin tam zıttı insanlar geçti bu dünyadan. Herkes yaşar, fakat herkes yaşamaz aslında. Tıpkı herkesin öldüğü fakat aslında ‘herkesin ölmediği’ gibi.

Sözü sizler için çok bulandırmak istemem. Bu cümleleri kurdum, çünkü sinema dünyası üç yıl önce bugün Robin Williams’ı kaybetti. Sadece sinema dünyası değil aslında, Robin Williams; topluma değer katmış, topluma mal olmuş bir sanatçıydı, sinemacıydı. Bu yüzdendir ki çok sevildi, sayıldı yaşarken. Ölmedi Robin Williams. O, bu dünyaya ‘şöyle bir uğrayan’ insanlardan olmadı. Yaşadı, sonuna kadar yaşadı. Ve bir yerde pes etti. Bazen pes edersin. Pes etmek de eylemsizliğin içinde bir eylem barındırır oysa ki. Robin Williams, bambaşka filmlerle bambaşka insanların kalbine dokundu o sıcacık gülümsemesiyle. Rolünü oynayıp gitmedi, rolüyle bütünleşti. O, öyle bir oyuncuydu. Ona da başka türlüsü yakışmazdı.

Dilerseniz size biraz da Robin Williams’ın bu hayat yolculuğuna nasıl başladığını ve bu hayat yolculuğunda onu ne gibi şeyler beklediğini anlatayım. 1951’de Şikago’da dünyaya gelen Williams, Ford firmasında yönetici bir baba ile, zamanının tanınmış modellerinden olan bir annenin çocuğuydu. Her zaman özel bir öğrenciydi. Sadece 20 öğrencinin alındığı Juliard Okulu’na 1973 yılında geçti. Aktörlük kariyeri de sinemada değil televizyonda başladı. Canlandırdığı karakterlere adeta hayat veren usta oyuncu, Happy Days dizisinde canlandırdığı karakterle o kadar sevilmiş ki, ondan sonra da o karakteriyle özel bir dizi yapmışlar ona. O dizi de Amerika’da çok sevilmiş.

Aynı zamanda iyi de bir komedyen olan Williams, yakaladığı başarıyı stand-up kariyeriyle de süsledi. Her zaman dünyanın en komik oyuncuları arasında gösterilen Robin Williams, aslında dünyanın en naif, ince düşünen insanlarından biriydi oysa ki.

Sinema kariyerine 1980 yılında ‘Temel Reis’ filmiyle başlayan Williams; daha sonra Seize the Day, Club Paradise , The Survivors gibi filmlerde oynadı. Fakat asıl başarısını 1987 yılında vizyona giren ‘Good Morning , Vietnam’ adlı filmle yakaladı. Bu film ile Akademi ödüllerine aday olan Robin Williams, Altın Küre ödülünü de evine götürdü. Ve daha sonraki başarısı da 1989 yılında vizyona giren ‘Ölü Ozanlar Derneği’ filmiyle geldi. Ve ne tesadüftür ki, Ölü Ozanlar Derneği’nin felsefesi de ‘Seize the Day’. Yani ‘Anı Yaşa’. Tıpkı 80’lerin ortasında çektiği ‘Seize the Day’ filmi gibi.

Robin Williams’ın önü bundan sonra açılır ve birçok filmde boy gösterir. Bunların çoğunluğu komedi filmi olur. Fakat 1998’de Good Will Hunting filmiyle, Robin Williams tekrar hatırlanır. Ve bu film çok sevilir. Bu film ile akademide ‘En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu’ ödülünü evine götüren Robin Williams, tüm sinema camiasında sevilen bir oyuncu haline gelir. Fakat bu sadece usta oyunculuk performansından da değildir, çünkü kendisi gerçekten alçakgönüllü ve samimi bir karaktere sahiptir. Ve ölümüne kadar da sayısız filmde oynayan Robin Williams, benim aklıma Ölü Ozanlar Derneği’ndeki edebiyat öğretmeni John Keating rolüyle kazınır. John Keating rolünü ondan başkası oynayamazdı. Oynayamaz da. Bu yüzden, Robin Williams. Kelimelerden, cümlelerden çok daha fazlası benim için, sinema dünyası için de öyle.

The Fisher King

Robin Williams ve Jeff Bridges’in başrolü paylaştığı film, bir dj’in eski parıltılı yaşamına veda ettikten sonra alkoliğe dönüşmesini ve ardından da bir şizofrenle karşılaşmasını anlatır.. Filmde birçok not vardır dikkate alınacak. Terry Gilliam’ın yönetmenliğini yaptığı film 1991 yılında vizyona girmiştir. Ve sadece Robin Williams’ın değil, Jeff Bridges’in de bilinmeyen filmlerinden biridir. ‘I Got The Power!’.

Jumanji

90’ların önemli filmlerinden olan Jumanji, birçok usta oyuncuyu kadrosunda barındırır. 1995 yılında vizyona giren ve yönetmenliğini Joe Johnston’un yaptığı film, adeta anlatılmaz. İzlenmesi gerekir. Bir oyun oynarsınız ve ardından hayatınız değişir. İnanılması güç fakat buna inanın. Başınıza neler geleceğinizden habersizsiniz..

Bu film de Robin Williams’ın oyunculuğunu konuşturduğu, fakat günümüzde unutulan filmlerden.

Patch Adams

Robin Williams’ın kıyıda köşede kalan filmlerinden biri de Patch Adams. 1998 yılında vizyona giren ve yönetmenliğini Tom Shadyac’ın üstlendiği bu film aslında bir kitaptan uyarlamadır. Bu filmi izlemek istiyorsanız yanınıza peçetelerinizi almanız gerekiyor. Ve şunu da ekleyelim, tıp fakültesi öğrencilerinin mutlaka izlemesi gereken bir film. Aslında yok yok, herkesin izlemesi gereken bir film. “Yanınıza peçetenizi alın.” dedim fakat bu sözüm sizi yanıltmasın. Çünkü hayata dair gülümseten detaylardan biri de aslında bu film. Ölüm bir gün hepimizi bulacak, ondan kaçamayacağız. Ve bununla yaşamaya alışmalıyız.

Son olarak, benim de yaşam felsefem; gülümseyin! Merak etmeyin bir şeyler değişecek…

One Hour Photo

Robin Williams’ın çok çok sevdiğim bir filmi de, One Hour Photo. Ülkemizde, “Baskı” adıyla vizyona girmiş bu film 2002 yılında. Yönetmenliğini Mark Romanek üstlenmiş. Ve “takıntı” dediğimiz şeyin aslında nerelere kadar gideceğinin de ispatı niteliğinde bu film.

Konusunu çok söylemek istemiyorum fakat şunu bilmeniz gerekir ki, bir takıntı hayatları mahvedebilir. Sizin hayatınızı da öyle. Bir alışveriş merkezinde fotoğrafçıda çalışan Seymour Parrish, bir ailenin fotoğraflarını bastırmak için gelmesiyle onlara özel bir ilgi duymaya başlar. Bu film Robin Williams için de çok önemli. Çünkü bu filmde gerçekten ‘kötü’ bir karakteri canlandırıyor. O ‘komik’ kimliğinden sıyrılıyor. Filmden en akılda kalıcı replik de benim için şu, “İnsanlar hayatlarındaki mutlu anların fotoğraflarını çekerler. Hiç kimse unutmak istemediği bir şeyin fotoğrafını çekmez.” Filmi izleyeli yıllar olsa da bu cümle aklımdan çıkmıyor, biliyorum ki çıkmayacak. Sözü uzatmamak gerek, bu filmi mutlaka izleyin!

House of D

Başrolünü Robin Williams ve Californication dizisinden tanıdığımız David Duchovny’nin paylaştığı bu filmin yönetmenliğini yine aynı zamanda David Duchovny yapıyor. Hatta filmi yazan da kendisi.

Bir sanatçının yaşadığı sorunlar etrafında geçmişine gidişini anlatan bu film, sanatçının gençlik yıllarını ekrana taşıyor. Bu arada film Türkçe’ye, ‘Can Dostlar’ olarak çevrilmiş. Robin Williams’ın 1998 yılında oynadığı ve akademi ödülünü kazandığı filmin adı da, “Can Dostum”. Artık tesadüf müdür bilemeyiz.

Sevdiklerinizle geçirdiğiniz anların kıymetini bilin. Aslında bu film tamamen bunu anlatıyor. Paris’te yaşayan sanatçı olan Tom Warshaw, bu filmde ‘gerçekten’ ne olduğunu ve kim olduğunu keşfediyor. Tabii ki çevresindekilerle.



Alice gibi başka dünyalara dalmak isterken, evim her zaman Dorothy'ninkine çıktı. Dorothy'nin evinden Küçük Prens'in içinde olduğu o yıldızlara bakıyorum. "İşte o yıldızlardan birinde ben yaşıyor, ben gülüyor olacağım.. İşte bu yüzden geceleri gökyüzüne baktığın zaman, bütün yıldızlar gülüyor gibi gelecek sana. Yalnız senin gülmeyi bilen yıldızların olacak!"


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.